• Bağlantılarım

UĞUR MUMCU'DAN İKİ SESLENİŞ

5/1/2010 · Kategori: Fikra- KoseYazisi

UĞUR MUMCUDAN İKİ SESLENİŞ

 

Ben Atatürkçüyüm.
Ben Cumhuriyetçiyim.
Ben Laikim. Ben anti-emperyalistim. Ben bağımsız Türkiye'den yanayım.
Ben özgürlükçüyüm. Ben insan hakları savunucusuyum. Ben terörün karşısındayım.
Ben, yobazların, hırsızların, vurguncuların, çıkarcıların düşmanıyım.
Öyleyse vurun, parçalayın! Her parçamdan benim gibiler, beni aşacaklar çıkacaktır.

UĞUR MUMCU


SESLENİŞ

Dağ gibi karayağız birer delikanlıydık. Babamız sırtında yük taşıyarak getirirdi aşımızı, ekmeğimizi.
Arabalar şırıl şırıl ışıklarıyla caddelerden geçerken bizler bir mumun ışığında bitirirdik kitaplarımızı. Kendimiz gibi yaşayan binlerce yoksulun yüreğini, yüreğimizde yaşayarak katıldık o büyük kavgaya. Ecelsiz öldürüldük. Dövüldük, vurulduk, asıldık.

Vurulduk ey halkım, unutma bizi...

Yoksulluğun bükemediği bileklerimize çelik kelepçeler takıldı. İşkence hücrelerinde sabahladık kaç kez. İsteseydik, diplomalarımızı, mor binlikler getiren birer senet gibi kullanırdık. Mimardık, mühendistik, doktorduk, avukattık. Yazlık kışlık katlarımız, arabalarımız olurdu. Yüreğimiz, işçiyle birlikte attı. Yaşamımızın en güzel yıllarını, birer taze çiçek gibi verdik topluma. Bizleri yok etmek istediler hep. Öldürüldük ey halkım unutma bizi...

Fidan gibi genç kızlardık. Hayat, şakırdayan bir şelale gibi akardı göz bebeklerimizden. Yirmi yaşında, yirmi bir yaşında, yirmi iki yaşında, işkencecilerin acımasız ellerine terk edildik. Direndik küçük yüreğimizle, direndik genç kızlık gururumuzla. Tükürülesi suratlarına karşı bahar çiçekleri gibi taptaze inançlarımızı fırlattık boş birer eldiven gibi. Utanmadılar insanlıklarından, utanmadılar erkekliklerinden. Hücrelere atıldık ey halkım, unutma bizi...

Ölümcül hastaydık. Bağırsaklarımız düğümlenmişti. Hipokrat yemini etmiş doktor kimlikli işkencecilerin elinde öldürüldük acımaksızın. Gelinliklerimizin ütüsü bozulmamıştı daha. Cezaevlerine kilitlenmiş kocalarımızın taptaze duygularına, birer mezar taşı gibi savrulduk. Vicdan sustu. Hukuk sustu, insanlık sustu.

Göz göre göre öldürüldük ey halkım, unutma bizi...

Kanserdik. Ölüm, her gün bir sinsi yılan gibi dolaşıyordu derilerimizde. Uydurma davalarla kapattılar hücrelere. Hastaydık. Yurtdışına gitseydik kurtulurduk belki. Bir buçuk yaşındaki kızlarımızı öksüz bırakmazdık. Önce kolumuzu, omuz başından keserek yurtseverlik borcumuzun diyeti olarak fırlattık önlerine. Sonra da otuz iki yaşında bırakıp gittik bu dünyayı, ecelsiz.

Öldürüldük ey halkım, unutma bizi...

Giresun'daki köylüler, sizin için öldük. Ege'deki tütün işçileri, sizin için öldük. Doğudaki topraksız köylüler, sizin için öldük. İstanbul'daki, Ankara'daki işçiler sizin için öldük. Adana7da, paramparça elleriyle, ak pamuk toplayan işçiler, sizin için öldük.

Vurulduk, asıldık, öldürüldük ey halkım, unutma bizi...

Bağımsızlık, Mustafa Kemal'den armağandı bize. Emperyalizmin ahtapot kollarına teslim edilen ülkemizin bağımsızlığı için kan döktük sokaklara. mezar taşlarımıza basa basa, devleti yönetenler, gizli emirlerle başlarımızı ezmek, kanlarımızı emmek istediler. Amerikan üsleri kaldırılsın dedik, sokak ortasında sorgusuz sualsiz vurdular.

Yirmi iki yaşlarındaydık öldürüldüğümüzde ey halkım, unutma bizi...

Yabancı petrol şirketlerine karşı devletimizi savunduk; komünist dediler. Ülkemiz bağımsız değil dedik; kelepçeyle geldiler üstümüze. Kurtuluş Savaşında emperyalizme karşı dalgalandırdığımız bayrağımızı daha dik tutabilmekti bütün çabamız. bir kez dinlemediler bizi. Bir kez anlamak istemediler.

Vurulduk ey halkım unutma bizi...

Henüz çocukluğumuzu bile yaşamamıştık. Bir kadın eli değmemişti ellerimiz. bir sevgiliden mektup bile almamıştık daha. bir gece sabaha karşı, pranga vurulmuş ellerimiz ve ayaklarımızla çıkarıldık idam sehpalarına. Herkes tanıktır ki korkmadık. İçimiz titremedi hiç. Mezar toprağı gibi taptaze, mezar taşı gibi dimdik boynumuzu uzattık yağlı kementlere.

Asıldık ey halkım, unutma bizi...

Bizi öldürenler, bizi asanlar, bizi sokak ortasında vuranlar, ağabeyimiz, babamız yaşlarındaydılar. ya bu düzenin kirli çarklarına ortak olmuşlardı ya da susmuşlardı bütün olup bitenlere. Öfkelerini bir gün bile karşısındakilere bağırmamış insanların gözleri önünde öldürüldük. Hukuk adına, özgürlük adına, demokrasi adına, batı uygarlığı adına, bizleri, bir şafak vakti ipe çektiler.

Korkmadan öldük ey halkım, unutma bizi...

Bir gün mezarlarımızda güller açacak ey halkım, unutma bizi... Bir gün sesimiz, hepinizin kulaklarında yankılanacak ey halkım, unutma bizi.

Özgürlüğe adanmış bir top çiçek gibiyiz şimdi., hep birlikteyiz ey halkım, unutma bizi,

unutma bizi,

unutma bizi...

UNUTMA BİZİ

Hayın tuzaklarda kan uykularda
Vurulduk ey halkım unutma bizi!
İşkenceler için tahta çarmıha
Gerildik ey halkım unutma bizi!

Zulüm sığmaz iken köye şehire
Bize mezar oldu kan Kızıldere
Yavuklu yerine çıplak mavzere
Sarıldık ey halkım unutma bizi!

Her seher vaktinde tan atışında
Kızıl güller açtı dağlar başında

Faşist namluların her kurşununda
Dirildik ey halkım unutma bizi!

Uğur Mumcu'dan mektup var!


Tam 15 yıl 2 gün önce kalleşçe öldürülen Uğur Mumcu, 25 Ağustos 1975'te Sesleniş isimli o meşhur yazısını yazmıştı. Cumhuriyet devrimi yolunda ölenlerden söz ediyor ve (Zülfü Livaneli'nin o dönemde çok bilinen şarkısının sözlerinden yola çıkarak), onların ağzından, Unutma bizi diyordu...

Dün Atatürkçü Düşünce Derneğinin Uğur Mumcu anısına Konya'da düzenlediği Cumhuriyet Devrimleri ve Şehitler konulu konferansın konuşmacısıydım. Konya'ya gitmeden önceki son gece, rüyamda Uğur Abi'yi gördüm...

Heyecanlanıp, Abi... Oralardan Türkiyenin bugünkü hali nasıl görünüyor? Eğer o yazıyı bugün yazsaydın, neler derdin dedim...

Rüyanın gerisini hatırlamıyorum ama ertesi sabah bilgisayarımı açtığımda umumcu@ötedunya.comdan gelmiş bir mektubun beni beklediğini gördüm.

Uğur Abi beni kırmamış ve bugünkü duygularını paylaşmıştı...

İşte o mektup:


***

Sesleniş (2)

Vurulmuştuk, asılmıştık öldürülmüştük...

Bizim de sevdalarımız, hırslarımız, zaaflarımız vardı...

Biz de bilirdik, tuttuğumuz taşı altına çevirmeyi!

Ama zor bir işe soyunduk ve bu dibi delik dünyayı adam edebileceğimizi düşündük!

Bunun için de binlerce genç yürek, el ele verdik...

Ölüp gidebilirdik; göze almıştık bunu...

Tek korkumuz unutulmaktı; o yüzden unutma bizi demiştik sana...

Ama sen küçük çıkarların peşine düşüp, bizi unuttun ey halkım, affetmem seni!


***

Yoksulluğun bükemediği bileklerimize takılan çelik kelepçelere aldırmadık...

İşkence hücrelerinde çektiğimiz acılar yakmadı canımızı, senin yaktığın kadar! İsteseydik, bizim de diplomalarımızı, mor binlikler getiren birer senet gibi kullanabileceğimizi... Ama bunu yapmadığımızı...

Senin pırıl pırıl bir dünyada yaşamanı sağlamak için öldüğümüzü unuttun ey halkım...

Hain güçlerin oyuncağı ettin kendini...

Beyaz camdan, gazetelerden, sinemalardan yaptıkları dolduruşa kandın...

Nereden geldiğini, kim olduğunu, neler yapabileceğini düşünmedin uzun bir zamandır...

Sana söylenen her yalana inandın...

İşte biz asıl, senin bu hallere düştüğünü görünce öldük ey halkım, affetmem seni...


***

Fidan gibi genç kızlar, bugün bir metrekare bez parçasıyla kafese kapattı, geleceğimiz kadar parlak saçlarını...

Hayat, şakırdayan bir şelale gibi değil; doldurulmaktan korkulan bir beyaz defter sayfası gibi duruyor önlerinde...

En az bizim kadar saf ve temizler...

Onlar da yirmi yaşında, yirmi bir yaşında, yirmi iki yaşında...

Onlar da işkencecilerin acımasız ellerine terk edilmiş halde...

Ama bizden tek farkları, bunun farkında bile olmamaları!

Çünkü küçücük yürekleriyle direnebileceklerini asla öğretmedin onlara...

Bu yüzden yobazın, din tacirinin suratlarına karşı bahar çiçekleri gibi, taptaze inançla fırlatıp atamıyorlar duygularını.

Biz bu teslimiyet için mi can verdik ey halkım, affetmem seni!


***

Bağımsızlık, Mustafa Kemal'den armağandı bize.

Sırf sen eski karanlık günlere dönme diye...

Sırf zincirlerini kır, insan gibi yaşa diye...

Ölmeyi bile göz alıp, ölmüştük sonunda...

Hiçbir zaman; Kemalizmi anayasadan çıkarmaya çalıştıklarında seyirci kaldığın o günkü kadar ölmemiştik ama!

Özgürlük diyerek, demokrasi diyerek kırmızı beyaz bayrağı yeşile boyamak isteyenlere kandın ey halkım, affetmem seni!


***

Egemenliğimiz; ABD Başkanının iki dudağı arasında artık...

Ülkemizi savunmak için bile izin almamız gerekiyor o şımarık işgalciden...

Kurtuluş Savaşında emperyalizme karşı dalgalandırdığımız bayrağımızı daha da dik tutabilmek değil miydi senin görevin oysa?

Sen bunu bile sineye çektin, kabullendin, isyan etmedin...

Kurtuluş Savaşı kahramanlarına ihanet edenlere seyirci kaldın ey halkım; affetmem seni!


***

Birinci vazifeni unuttun ey halkım...

Aziz vatanın bütün kaleleri zaptediliyor tek tek...

Bütün tersanelerine giriliyor!

Ülkemize can veren dev şirketler, en değerli araziler, bankalar, sakallı-kefiyeli Arap şeyhlerine satılıyor babalar gibi!

Millet, fakr-ü zarurete düşmüş; resmi yoksul sayın, 12 milyon kişi...

Hepsi, iktidarın dağıtacağı üç-beş çuval kömüre, erzağa muhtaç!

Sen, bu ahval ve şerâit içinde dahi vazifeni unuttun ey halkım; affetmem seni!


***

İşte bu yüzden, biz şimdi burada yastayız...

Madem böyle olacaktı, biz neden öldük o zaman diye hayıflanıyorsak; namerdiz!

Sadece Ah... Biz hâlâ yaşıyor olmalıydık diye isyan içindeyiz ey halkım, affetmem seni... Affetmem seni... Affetmem seni...

Mustafa MUTLU

Vatan

26 Ocak 2008

GAZETELER 2

1/1/2010 · Kategori: Inceleme

Ankara Bürosu

=============

Adres.........: Atatürk Bul.No:127

                Selcan İşhanı Kat:10

             Bakanlıklar/ANKARA

Tel...........: 312 4199102

Faks..........: 312 4199209

E-posta.......: sedatnurikayis@yahoo.com.tr

 

Özlem ZORCAN

Temsilci V.

 

İzmir Bürosu

=============

Adres........: 1379 Sok. No: 59 K:6/608

               Alsancak/İZMİR

Tel...........: 232 4844545

Faks..........: 232 4846000

E-posta.......: izmir@birgun.net

 

 

BUGÜN

 

Kuruluş Tarihi: 17 Ocak 2003

Adres.........: Meliha Avni Sözen Cad.

                No:17 B Blok Mecidiyeköy-Şişli/İSTANBUL

Telefon.......: 212 3558500

Faks..........: 212 2730954

Web...........: www.bugun.com.tr

E-posta.......: haber@bugün.com.tr

 

Koza-İpek Gazetecilik ve Yayıncılık

A.Ş. adına sahibi

 

H.Akın İPEK

Yayın Sahibi

 

M. Fatih KARACA

İpek Medya Grup Bşk.

 

Erhan BAŞYURT

Genel Yayın Yönetmeni

 

Hikmet UYSAL

Yazı İşleri Koordinatörü

 

Sibel AKMEN KORKMAZ

Yazı İşleri Müdürü

 

Güngör ERGÜN

Haber Müdürü

 

Celal TOPRAK

Ekonomi Müdürü

 

Köşe Yazarları

==============

Ali Atıf BİR (iletişim)

Ahmet TAŞGETİREN (politika)

Can AKSIN (politika)

Celal TOPRAK (ekonomi)

Erdoğan SÜZER (ekonomi)

Gülay GÖKTÜRK(politika)

Hakan AYGÜN (politika)

Mehmet METİNER (politika)

Toktamış ATEŞ (politika)

 

Ankara Bürosu

=============

Adres.........: Nenehatun Cad. No:105

                GOP/ANKARA

Tel...........: 312 4465544

Faks..........: 312 4465509

E-posta.......: ayavuz@bugun.com.tr

 

Adem Yavuz ARSLAN

Temsilci

 

Fırat GAZEL

Haber Müdürü

 

CUMHURİYET

 

Kuruluş Tarihi:  7 Mayıs 1924

Adres.........:  Prof. Nurettin Mazhar Öktel Sok. No:2

                 34381 Şişli/İSTANBUL

Telefon.......:  212 3437274(20 Hat)

Faks..........:  212 3437264

Web..........: www.cumhuriyet.com.tr

E-posta......: postakutusu@cumhuriyet.com.tr

              

Yeni Gün Haber Ajansı Basın ve Yay.AŞ.’yi temsilen Cumhuriyet Vakfı adına

İlhan SELÇUK

İmtiyaz Sahibi

 

İbrahim YILDIZ

Genel Yayın Yönetmeni

 

Güray ÖZ

Yazı İşleri Müdürü

 

Mehmet SUCU

Sorumlu Müdür

 

Hakan KARA

Haber Merkezi Müdürü

 

Köşe Yazarları

==============                    

Ataol BEHRAMOĞOLU(güncel)

Ahmet CEMAL(kültür)                     

Ali SİRMEN(dış politika)                      

Cüneyt ARCAYÜREK (ANK/politika)         

Deniz KAVUKÇUOĞLU(kültür)

Deniz SOM(politika)                                                        

Emre KONGAR (politika)

Enis BATUR(kültür)

Erdal ATABEK(Güncel)

Erinç YELDAN (ekonomi)                  

Ergin YILDIZOĞLU(ekonomi)

Erol MANİSALI (dış politika)

Güray ÖZ(dış politika)

Hikmet ÇETİNKAYA(politika)                                      

Işıl ÖZGENTÜRK(kültür) 

İlhan SELÇUK(politika)                                          

Metin ERKSAN(tarih)

Mustafa BALBAY (ANK/politika)

Mustafa PAMUKOĞLU (ekonomi) 

Mümtaz SOYSAL (politika)          

Nilgün CERRAHOĞLU (dış politika)

Oktay AKBAL(politika)

Oktay EKİNCİ(politika)

Orhan BİRGİT(politika)

Orhan BURSALI(bilim)

Orhan ERİNÇ(politika)                   

Özgen ACAR(ANK/dış politika)

Özlem YÜZAK (ekonomi)        

Öztin AKGÜÇ(ekonomi)                                                  

Selim İLERİ(kültür)

Selmi ANDAK(kültür)

Server TANİLLİ(tarih)                   

Şükran SONER (ekonomi)                                                     

Turgay FİŞEKÇİ(kültür)                  

Türkel MİNİBAŞ(ekonomi)           

Ümit ZİLELİ(güncel)

Vecdi SAYAR(kültür)

Vedat ÖZDEMİROĞLU(güncel)

Yahya ARIKAN (ekonomi)

Yakup KEPENEK (ANK/ekonomi)                                     

Zeynep ORAL(kültür)

                                  

Ankara Bürosu

=============

Adres.......: Ahmet Rasim Sok. No:14

              06550 Çankaya/ANKARA

Telefon.....: 312 4423050

Faks........: 312 4423010

E-posta.......: ankcum@cumhuriyet.com.tr

 

Mustafa ÇAKIR

Haber Müdürü

 

Mustafa BALBAY

Temsilci

 

İzmir Bürosu

============

Adres......: Halit Ziya Bulvarı

             1352 Sokak No:2/3 İZMİR

Telefon....: 232 4411220

Faks.......: 232 4418745

 

Serdar KIZIK

Temsilci

 

DÜNYA

 

Kuruluş Tarihi: 2 Mart 1981 (1953)

Adres.........: DÜNYA Globus Basınevi Balamir Sok. No:7

    Kavacık- Beykoz /İSTANBUL

Telefon.......: 216 6811837-6811913

Faks..........: 216 6813963-6803975

Web...........: www.dunyagazetesi.com.tr

E-posta.......: dunya@dunyagazetesi.com.tr

 

Didem DEMİRKENT

Dünya Süper Web Ofset A.Ş. adına

Sahibi

 

Osman S. AROLAT

Başyazar

 

Hakan GÜLDAĞ

Genel Yayın Yönetmeni

 

Ömer TÜRKDÖNMEZ- Önder BARLAS

Sorumlu Yazı İşleri Müdürleri

 

İbrahim İlktuğ GÖKMAN

Haber Merkezi Müdürü

 

Köşe Yazarları

==============

Ferit Barış PARLAK (güncel)

Gazi ERÇEL (ekonomi)

Prof.Dr.İlter TURAN (politika)

Kenan MORTAN(araştırma)(kenanmortan@gmail.com)

Mehmet Uğur CİVELEK (ekonomi)

Osman S.AROLAT (güncel) (osman.arolat@dunya.com)

Rüştü BOZKURT(işletme-yönetim)(rbozkurt@dunya.com)

Taylan ERTEN (politika)(taylane@dunya.com)

Tevfik GÜNGÖR( ekonomi)(gungoruras@superonline.com)

Zafer ARAKKİRLİ (dış politika)( Yorum (0) Yorum yaz!

HAPSOLURUM SESİNE

17/5/2009 · Kategori: Siir

HAPSOLURUM SESİNE

 

sular aklımı çeldi

çıkıp geldim kanlı resimlerden

sen geldin rüzgar tadında

geldiğim gündü çığlığım

dudaklarıma kondu kuşlar

alev aldı bir öpücük

çatladı gecenin çekirdeği

öfkemin kanadında

 

hangi kitapta bu korku

ağıtlar acısı

bir anneden koparılan gülücük

anlamsız fırtınalar saçında

yolayrımı geçip gittin

kırıldı ince yanım

bir eksiğim sensin

sürgün düşmüş ateşin

angın ve kül

 

aşkın çölünde

sözcükler kimsesiz

nehirler saçları kesik

kırıldı aynaları eylülün

 

kuşluk çeşmeleri

kız bakışı utangaç

damarı çatlak mermer

kırdı utancını

asıldı evrenime

sevgi tezgahında telaş

iz ve keder

 

dağ devrilir bir gün

uzaklar yakın olur

şavkı yitik suçlu bıçaklar

açlığın akşamı arsız

gözü ırmak köpüğü

deli bir sayfa ömrüm

hüküm giymiş bir kere

bu şehir karabasan

insanlar duyarsız

 

gökgözlü atlar

gurbetinde koşunun

ihaneti bilmez

eşkiya kısıtlı zaman

masal bile değil

soluğu mekansız

acısı tebdil

ortaksa kahrına

sevgi ölümcül

 

ağız donmuş

söz mahkum

düşürme sessizliği peşine

giderim bütün yorgunlukları

sensiz kalır yılan ıslığı kuşkular

yolcular çıkagelir

hapsolurum sesine

 

Bekir KOÇAK, Gizemi Temmuzda Saklı, (s. 59-61)

Yaşar Kemalle Edebiyat ve Politika

30/10/2008 · Kategori: Soylesi

Yaşar Kemalle Edebiyat ve Politika
Aydınlık, 1-2 Mayıs 1993

Fethi Naci

Yaşar Kemalin ünlü Fransız şairi ve yazarı Alain Bosquet ile konuşmalarının Gallimard Yayınevince yapılan birinci baskısı biterken Türkçe ilk baskısı Toros Yayınları tarafından yayımlandı.
Yaşar Kemalle içki içmek ve sohbet etmek için yıllardır buluştuğumuz Kalyonda, bu defa Yaşar Kemal Kendini Anlatıyor dolayısıyla “ciddi bir konuşma” için buluşuyoruz. Bu “ciddi” konuşmanın, önceki buluşmalardaki sohbetlerden tek farkı var: İçki içmiyoruz. Yaşar Kemale, “Konuşmaya başlamadan bir ön-soru sormak istiyorum,” diye başlıyorum. Yaşar Kemal, “Yani şimdi ciddi ciddi konuşacağız öyle mi?” diyor, “Bunca yıldan sonra!” diye ekliyor ardından. Konuşma başlıyor. Sonrası mı? Ben sordum, o söyledi:
— Bir iki yıl öncesine kadar günlük basın da, edebiyat çevreleri de pek anmıyordu adınızı. Yabancı ülkelerde kazandığınız başarılar bile ya hiç ya da gereğince duyurulmuyordu. Şu son bir yılda bu durum birden bire değişti: Basını, televizyonu, siyasal iktidarı “Kültür Bakanlığı Büyük Ödülü”, birden bağrına bastı sizi... Olumlu bir gelişme... Siz nasıl açıklıyorsunuz bu değişmeyi? (Aslında ben de, Yaşar Kemal de “sen“ diye konuştuk, ama okurlara saygımızdan, sonradan “sen”leri “siz”yaptım.)
— Böyle bir soruyu çoktandır bekliyordum. Şimdiye kadar kimsecikler akıl edip de sormadı. Bir zamanlar basında adım, ister istemez, geçerdi. Buna dayanarak kimi arkadaşlar da adımı reklamcıya çıkardılar. Kendi reklamımı öylesine usturuplu yapıyormuşum ki, böylesi bir kurnazlığa akıl sır ermezmiş. Oysa bu işlerin hemen hemen hiçbirinde sayım suyum yoktu. Beni yakından tanıyan arkadaşlarım, bu işin tam tersini yaptığımı bilirler. Dünya televizyonlarından olsun, Türkiyeden olsun birçok röportajcıyı geri çevirdiğimi çok iyi bilirler.
Dünyanın en büyük gazetelerinin yazarlarını da... Çünkü benimle konuşabilmek için birçok büyük gazete, ilişkileri olan gazeteci arkadaşlarımı araya koymuşlardı. Beş yıldır, en çok tanındığım Fransadan hiçbir gazeteci, televizyoncuyla konuşmadım. Çocukluğumu çeken BBC televizyonuna izin verdiğimden dolayı da çok pişmanım. Konuşmak istemiyordum ya, İngiliz kitapçımı kıramadım, kimi arkadaşlarımı kıramadığım gibi.
Son yıllarda gazeteler, hemen hemen benim adımı anmaz oldular. Ya da anmak zorunda kaldıklarını sandıkları adımı gazetelerinde saklayacak yer bulamadılar. Sizinle bu ölü toprağı sorununu çok düşündük. Hepimiz de biliyoruz ki, bir yazarın ünü gündelik üne, gazete ününe, yani medyaya bağlı değildir. Medya ne yapar, yapsa yapsa kitabı biraz daha çok sattırır. İstediği kadar ünlendirir de. Yazar da şişinir. Şişinmesin de ne yapsın, o ün dedikleri çok tatlıdır. Tatlı olduğundan daha çok da beladır. İnsanlar bu belaya seve seve can atarlar. Bir süre gelir ki iş işten geçmiş olur. Yazar yetenekli bir yazarsa, o baş belası ünün yeteneğini nasıl yediğini görür.
Gazeteler adımı andı ya da anmadı sorununu hiç konuşmak istemiyorum. Bir yazar, gerçek bir yazarsa, ansalar ne olur anmasalar ne olur! Bizim işimiz dünyayı, insan gönlünü zenginleştirmek değil mi en azından? Çanağında balın olsun, arısı Bağdattan gelir. Bu söze çok güvenmek gerek. Sen eserini olgunlaştır, gönlünce yap, arısı Bağdattan gelir. Bundan kuşku duymamak gerek. Üç bin beş yüz yıllık Homeros’un arısı yüzyılların ötesinden gelip onu arayıp bulmuyor mu? Ün için çalışsan çabalasan, ünlü olsan eline ne geçer ki, çanağında balın olmayınca ne fayda ki...
Bunu çok konuştuk. Bu değişimi hiç mi hiç anlamıyorum. Keşke değişim benim eserlerimi anlamalarından ileri gelse. Ne bileyim ben. Ben bu değişimi anlamıyorum. Türkiye değişti desek, o da yok. Belki Kültür Bakanı değişti de biz başka şeyler mi değişti sanıyoruz? Böye bir yanlışlığın içinde miyiz? Olumlu bir gelişme mi, edebiyata, sanata bir saygı mı, bilemiyorum. Bu yel böyle eser mi? Adımı anmayan radyolar, televizyonların coşkusu sürüp gider mi, yel dönüp de tersine eser mi? Vallahi hiç kestiremiyorum. Umutsuz bir vaka. Her şey bir umutsuzluğu gösteriyor. Böylesine az kültürlü, böylesine az kitap okuyan bir ülkenin bir yazara sevgisi, coşkusu ne anlama gelir, bilemiyorum. Çürümeye başlamışken son bir soluk alış mı? Anlayamıyorum. Bu benim ülkemdeki durumuma, hangi dağda kurt öldü, derler.
— Yaşar Kemal dendi mi “yeni bir roman dili” geliyor akla; bu dili nasıl yarattınız? Kaynaklarınız?
— Yeni bir yaratım, ister şiir, ister hikaye, ister roman dili olsun zor. Hele roman dili, bin beter. Neden ki derseniz, bizim roman geleneğimiz yeni. Bizim kuşaktan önce de belirli bir roman diline ulaşmış kişi az ya da hiç yok. Kırık dökük bir şeyler ya da. O zaman halkın konuştuğu dili, sözlü edebiyatını kaynak almaktan başka hiçbir umar yok.
Anadolunun dili çok zengin bir dil. Büyük de bir sözlü edebiyatı var. Destanları, türküleri, ağıtları, masalları, tekerlemeleri var. Ben gençliğimde bir folklor meraklısıydım. Bir destan anlatıcısıydım. Sözlü edebiyatta bile her kişilik, yani şair, anlatıcı, kendisine başka yeni bir dil yaratmıştır. Gelenekten kurtulmak ne kadar zorsa da kişilikler bir destan, bir şiir, bir ağıt dili yaratmaktan kendilerini kurtaramamışlardır. Ben bunun geçliğimde tam bilincine vardım diyemezsem de kokusunu aldım diyebilirim. Veyselle Karacaoğlan, Pir Sultan Abdalla Dadaloğlu kendilerine has bir şiir dili yaratmışlardı. O geleneksel halk şiirinin kırılmaz anlatımını, sesini kırmışlardı. Her destan anlatıcısı da bölgesinin damgasıyla birlikte anlattığı destana, masala, tekerlemeye kendi damgasını vuruyordu. Sonraları, farkına vardığım bu başkalıklar, kişilikler, anlatımlar üstünde çalıştım, bilinçlendim. Romana başladığım zaman artık hazırdım. Gençliğimden de biliyordum. Ustam Güdümen Ahmet, Küçük Memet, Murtaza gibi anlatamıyordum Köroğlunu. Bende hikaye, başını alıp benim gönlümce başka yerlere gidiyordu. Öğrendiklerimi tıpı tıpına anlatmak hoşuma gitmiyor, bana yavan geliyordu boyuna yinelemek. Beni dinleyenler de benimle birlikte yaratıyorlardı sanki. İnsan hikayeyi anlatırken onların bakışlarından, kıpırdanışlarından, onayladıklarından, onaylamadıklarından anlatımına, yaratımına yön veriyordu.
Bir kişi bir romanı yaratırken, önce dili yaratmak zorundaydı. Bu dil halkın dili olmazdı, destan, masal, şiir dili de olmazdı. Yazılı anlatım bambaşkaydı. Sözlü anlatımın geleneği, olanakları başka, yazılı anlatımınki bambaşkaydı. Yazarken bunun farkına vardım. Uzun romanları yazarken de başka bir şeyin farkına vardım, dilin yapısı romanın biçimini, içeriğini oluşturuyordu. Buna çok uzak bir olasılıktır diyenler var. Dilin yapısı nasıl olur da hem biçimi, hem de içeriği belirler? Roman yazarak bu işin derinine ulaşırsak orada dilin yarattığı biçimleri, içerikleri de buluruz gibime geliyor. Dilbilimciler işin bu yanıyla da uğraşırlarsa iyi ederler.
Buradan yola çıkınca, bir yazarın yazdığı her romanın dili aynı olursa işin içinde bir yanlışlık var demektir. Anlattıklarımız da, anlatım biçimlerimizi belirler. Böyle olunca da bir yazar anlattığı her romanı aynı anlatımla yazarsa tatsız bir şey olur. Tatsız bir şey olduğu gibi, bir düş dünyası, bir mit dünyası, bir roman dünyası da kurulamaz. Ben, her romanını aynı anlatımla anlatan romancının romancılığına inanamam. Yeni bir dil yaratılmadan da, yani roman dili, şiir dili, doğru dürüst bir roman, şiir yaratılamaz. Yeni bir renk, çizgi dili de yaratılmadan doğru dürüst bir resim yaratılamaz.
— Romanlarınızda hep –gelişmiş haliyle de olsa– aynı dili kullanmıyorsunuz. Aynı yıl yazdığınız bir romanda başka dil, bir başka roman da başka dil kullanıyorsunuz. Nedenlerini açıklar mısınız?
— İnce Memede 1947’de başlamış, yarım bırakmıştım. Bu romanı 1953-54’te bitirdim. Aynı yıl da, İnce Memedi bitirdikten bir ay sonra Tenekeye başladım. Onu da bitirdim. İki romanı arka arkaya okursak, o romanları ayrı ayrı yazarların yazdığını sanırız. Bilmem, bana öyle geliyor. Ama bütün romanlarımda bir anlatım bütünlüğü, bir kişilik bütünlüğü yok mu? Alçakgönüllü görünmeyi hiç sevmem, ama benim kişiliğim, benim demek hiç hoşuma gitmiyor ya, ne gelir elden, epeyce şart. Bir maymun için diktiğimiz bir giyiti file giydirebilir miyiz? Her romanın başka başka koşulları var.
— Çağdaş Türk romancılığında gelenekten yararlanan tek yazar sizsiniz. Bu konuda neler diyorsunuz?
— Bu sorunu tartışmalıyız. Gelenekten, folklordan yararlanmak ne demek, bunun üstünde durursak kültürümüze çok faydası olur. Bizde yazık ki hiç kimse bir sorunun üstünde derinlemesine durmuyor. Gelenekten yararlanmamış bir yazar, bir müzikçi, bir ressam var mı? James Joyce bile gelenekten yararlanmış başlıca kişilerden biridir, diye yazıyor eleştirmenler, büyük bilim adamları. Gelenekten yararlanmayanlar, yararlanmak istemeyenler, dünyada da Türkiyede de birtakım gariban zıpçıktılar. Her zaman söylediğim gibi, birçok kişinin de söylediği gibi bilimde ve sanatta atlamalar yoktur. En son yaratış, zincirin son halkasıdır. Benim sanatımda ilk akla gelen, geleneğe daha çok yüklenmemdir belki. Burada haklısınız.
Ben halk içinde yetiştim. Okuryazarlığı öğrenmeseydim, şimdi Anadolunun bir köyünde, kasabasında destan anlatıyor, türkü söylüyor olurdum. Yolumu ta çocuklukta çizmiştim. Bu etki doğaldır ki, bir kişinin yaşamından kolay kolay silinecek bir etki değil. Böylesi etkiler yazarlık yaşamında çok tehlikelidir. Bir insanı kötüye de götürür. Halkı, halk sanatlarını özümsemek, onu kaynak bellemek, temel kültür bellemek var, bir de ona öykünmek var. Bizde yerel kültür özümsenmedi, ona öykünüldü. Osmanlılar da Batıyı özümseyememiş, işin kolayına kaçıp ona öykünmüşler.
Benim yeryüzünde akrabalarım var: Stendhal, Çehov gibi. Benim epik anlayışım onlara yakın. Özellikle Stendhal’a. Yereli anlamak, yerel dilden roman dili yaratmak, çağın gelmişini geçmişini özümsemek, anlamak... Ve yeni bir sanat biçimine, diline, içeriğine ulaşmak. Bilirsiniz, boyuna söylerim, herkesin bir Çukurovası vardır. Kafka’nın da, Dostoyevskinin, tekmil büyük ustaların da... Kimse gökten düşmedi. Yalnız öykünücü o tuhaf yaratıkların Çukurovaları yoktur. Onları bu yeryüzüne Anka getirmiştir, nereden getirmişse. Ya da Ankanın küllerinden varolmuşlardır, o çok değerli yaratıklar.
— Çukurovayı anlattığınız romanlarda 1950’lere kadar geldiniz. İstanbuldan söz açan Deniz Küstü de artık epey uzaklarda kalan bir İstanbul’dan söz ediyor. Daha yakın günlerden söz açmamanız –“daha yakın günler”, ekonomik, sosyal, siyasal büyük dönüşümlerin yaşandığı günler– yaşantınıza, tanıklığınıza bağlı kalmaktan mı, henüz yaşantınızı, tanıklığınızı dilediğinizce yazıp bitirememenizden mi kaynaklanıyor, yoksa başka nedenleri var mı?
— Bir tek insanın macerasını anlatırken, onu gökyüzüne yerleştiremeyiz ki... Bir toprak üstündedir, birtakım ilişkiler içindedir, bir sosyal düzeni yaşamakta, bir yerel kültürü içermektedir... Daha böylesi ilişkileri uzatabiliriz. Bir insan, benim için koşulları içindeki insandır. Onun psikolojisini verirken onun koşullarını göz ardı edemeyiz. Onun koşullarını yanlış vermek de olmaz. Benim anlattığım Çukurova ellilere kadarki Çukurova değil ki, daha yakınlara kadar gelmemiz gerek. İstanbul da öyle. Ben Deniz Küstüyü 1977’de yazdım. O kadar uzak değil. Bugünkü İstanbul elbette o günkü İstanbul değil. Ben İstanbulun nasıl çürümeye başladığını, yabancılaşıp yozlaştığını yazmaya çalıştım. Ona göre de bir dil oluştu gibime geliyor o romanda. Şimdi İstanbulu yazsam daha beter yazarım. İstanbulu da, Çukurovayı da yeniden yazmaya başlayacağım. Nelerin değiştiğinin epeyce farkındayım. Benden sonra kimi bilimciler de, az da olsa, Çukurovanın, İstanbulun üstüne eğildiler. O nostaljicileri bile bir şeyler getirmiş sayıyorum. Nostaljicilerin ayakları biraz daha İstanbulun kaldırımlarına basabilse, belki biraz daha yardım edebilirler bilime de, sanata da... Demem o ki, bundan sonra Çukurovayı da, İstanbulu da yazarken eskisi gibi değilim. Biraz daha zenginim.
— İnsanoğlunun zorda kalınca mit yaratarak, kurduğu düş dünyasına sığınarak zor koşullara dayanması üzerinde çok durdunuz. Ama Türkiye gibi artık “kapalı” ekonomiden kopmuş, pazar ekonomisine açılmış bir ülkede, sizin bir konuşmanızda belirttiğiniz gibi “çadırlarda bile televizyon izlenen bir ülkede”, insanların kendilerine düş dünyaları yaratarak bu dünyalara sığınmaları ne dereceye kadar olanaklı? Ya da artık gerekli mi? Artık başka çareler düşünemez mi insanlar?
— Her çağın bir mit yaratma biçimi var. Eski Mısırda başka mitler var. Sümerlerde, Asurlarda, Hıristiyanlarda, Müslümanlarda, kuzeyde, güneyde mit yaratma biçimleri hep değişiyor. Benim savım şu ki, kıyamete kadar insanlar mit dünyaları, düş dünyaları yaratarak o dünyalara sığınacaklardır. Bir karanlıktan gelip başka bir karanlığa karışırken, insanlar ne yapabilirler dersiniz. Bir de bunca doyumsuzluk varken... Bütün bunlar bitti, diyeceksiniz, bitti diyelim, yenileri çıkar, onlar da bizim aklımıza hayalimize gelmeyecek mitler yaratacaklardır. Günümüzün bu karmaşasında bile her gün ne mitler yaratılıp sığınılıyor. Benim Dağın Öte Yüzü üçlüsünde bir topluluğun nasıl, niçin mit, düş dünyası yarattığını söylediğim gibi, bireyin de nasıl mit dünyası yarattığını anlattım. Ah, bir vaktim olsa da bugün İstanbulda her gün yepyeni mitlerin yaratıldığını anlatabilsem! İnsanlar çare düşünemez mi, neyin çaresini düşünecekler, durum gittikçe kötüleşiyor. Korkarım ki, bu gidişle eski mitlere sığınacağız. Atalarımız gibi korku mitleri yaratacağız. Yel tanrıları, güneş, horoz, boğa, ay, toprak, toprak ana mitleri yaratıp onlara sığınacağız. Bir de insanoğlu düş gördükçe insandır. Düş görmeye, düş dünyaları yaratmaya bayılıyoruz. Mutluluğumuz düş dünyaları yaratmaktır. Aşk dediğimiz ulvi yücelme bir düş, bir mit değil mi? Kahramanlık da öyle değil mi? Öyle değilse Don Kişot yüzyıllardır kitaplığımızda ne arıyor?
Ben de kendimi azıcık bir yazar sayıyorsam, insan gerçeğine bilinçli olaraktan miti, düşü getirdiğimdendir. İnsanlar, sıkıştıkça kendilerine bir düş, bir mit dünyası yaratıp oraya sığınırlar. İnsan nereden gelip nereye gittiğini buluncaya, doyumsuzluğunu altedinceye kadar mit ve düşe sığınma sürecektir. Ondan sonra gene sürecektir. Çünkü insan yaşama sevincine, tükenip batsa bile, dünyanın güzelliğine doyamıyor ki... Şu İstanbula bakalım: Öldürülmüş, kirletilmiş, şehirlikten, insanlıktan çıkarılmış, cehenneme döndürülmüş, soluk alınmaz olmuş, kötülükler, cinayetler almış başını gitmiş, bütün insanları biribirlerine düşman gibi bakan, bencil, çökmüş, çürümüş... Bütün bunlara karşın, daha da bin katı kötülüklere karşın bu şehirde bile yok edilemeyen bir güzellik kalmış. Yok edemediğimiz, belki yok edip de yeniden yarattığımız, üstüne bir mit, bir düş dünyası kurduğumuz.
— Yaşar Kemal Kendini Anlatıyorda İnce Memedden söz ederken şöyle diyorsunuz: “...Demek ki bu dünyada mecbur olan kişiler var.. Dünyamızı bu başkaldırmaya mecbur kişiler yapmış, yapıyordu. Bu başkaldıran kişiler insanlığın özüydü. Ve dünyayı onlar değiştirerek bu duruma getirmişlerdi. Bundan sonra da onlar dünyamızı değiştirerek, geliştirerek, kötülüklere karşı koya koya ileriye, daha insanca yaşanacak bir dünyaya götüreceklerdi. Üstelik de, her şeylerini, canlarını yitireceklerini, yenilgiyi bile bile savaşıma girecekler, bir de bakmışsınız ki, sonunda bunlar yengiye ulaşmışlar.” Sonra da, dünyanın kurtuluşunu “insanlığın özü” dediğiniz bir avuç insana bırakmak size de pek inandırıcı gelmemiş olmalı ki, “Çağımızda, günümüzde çok mecbur insan biliyorum, işi genelleştirirsek insanlık başkaldırmaya mecburdur,” diyorsunuz. Kötülüğe başkaldırmak iyi, ama kötülüğe herhalde bu kötülükten zarar görenler başkaldırır, bu kötülükle beslenenler niçin başkaldırsınlar? Onların çıkarları bu kötülüğün sürüp gitmesinde... Demek istediğim, “mecbur insan”, romanlarda iyi; ama dünyamızın daha iyiye doğru değiştirilmesi, galiba, “alelade insan”ın bu değişimi istemesiyle, bu değişim için savaşmasıyla olacak. Brecht’in bir sözü vardı: “Ne mutsuzdur o ülke ki, kahramanlara muhtaçtır!” (Belleğimde kaldığı gibi söylüyorum.) Sorudan çok, eleştiri gibi oldu, can çıkmayınca huy çıkmıyor; siz ne diyorsunuz?
— Biliyorsunuz, ben hiçbir zaman kahramanlara inanmam. Yazdığım başkaldırı romanlarında da, o kahraman dediklerimizin halkın elindeki araçlar olduğunu hep vurguladım. Bu araçları halk kendi yaratıyor, kendi de koruyor, onlarla birlikte de başkaldırıyor, onlarla birlikte yeniliyor, yeniyor. O mecbur insan tipini, kişiliğini, birtakım sebeplerden ötürü halk şıp diye buluyor. Ya da uzun aramalardan sonra buluyor. Ama buluyor. En azından benim roman kişilerim böyle. Siz yazdınız, Yörük kocasının İnce Memedin içindeki kurdun onu rahat bırakmayacağını söylediğini. Ben, her insanı yaratıcı saydığım gibi, her insanın içinde de bir başkaldırı kurdu olduğuna da inanırım. O başkaldırı “mecbur” insanı da yaratır. Fıkara, Sefil İbrahimin oğlunun yakasını bir eline geçiren halk, yani köylüler bir daha onun yakasını bırakıyor mu? Fıkaracık çırpınıyor, çırpınıyor, bin ağa öldürse beş bininin geleceği bilinci var ya, ne yapsın, yakasını köylülerin elinden bir türlü kurtaramıyor ki...
— Uzun süredir doğa-insan ilişkilerinden söz ediyorsunuz. Bir de Savrun Çayının gözesine, gençliğinizde haftada iki kere Çukurovadan inip çıkmanız var. Yaşar Kemal Kendini Anlatıyorda da uzun uzun yazdınız. Doğanın her öğesinin ayrı bir kimliği var diyebilir miyiz, ayrı bir kişiliği, her otun, her çiçeğin bir kendine özgülüğü var diyebilir miyiz? Ne diyorsunuz, kafanızı bu işe bu kadar taktığınıza göre?
— O kadar çok konuştum ki doğanın bu yanı üstüne, fazla uzatmayacağım. Savrun suyuyla maceramı belki otuz yıldır söylüyorum, yazıyorum. Doğanın en küçük parçasının bile bir kimliği, bir kişiliği var. Kişiliği derken, bir ad bulamadığım için böylesine bocalıyorum. Bir gün insanlar, bilim adamları, yazarlar bunun da adını koyacaklar, iş gündeme gelmiş gibi. Yıllarca ben Savrun Çayı kıyılarında dağlara yürürken, doğayla iç içe yaşadım. Pirinç tarlalarında yıllarca su kontrolörlüğü yaptım da... Ben su bekçiliği diyorum. Onlar o zamanlar kontrolörlük diyorlardı. Her neyse. İşte o zamanlar yavaş yavaş, bir daldaki bir çiçeğin öbürüne benzemediğini, bir çimenlikte hiçbir yaprağın, bir köredeki hiçbir karıncanın, bir pınarın, Toroslardan ovaya inen Savrun Çayı gibi birçok çayın hiçbirinin biribirine benzemediğini gözlemledim. Bunların hepsini de Savrun Çayından öğrendim. Sonra düşüncelerimi geliştirdim. Birkaç gün önce de UNESCO’nun Courier dergisinde astrofizikçi Hubert Reeves’le yapılmış bir konuşmayı okurken aşağıdaki satırlar gözüme çarptı. Çok sevinmedim dersem yalan olur. Bu konuşmadan uzun bir parça alacağım için okuyucularımız kusura bakmasınlar.
“Basit bir örnek ele alalım. Bugün yeryüzünde beş milyar insan yaşamakta ve bunların hepsi için de aynı fizik yasaları geçerli olmasına karşın, her biri biribirinden farklılıklar gösterir. Tümünün özgün kişilik, tarih ve çizgilerinin farklılığı doğa yasalarının ne kadar sınırlayıcı olursa olsun, belirli ölçülerde ‘oyun’ alanı, kısaca özgürlük bıraktığını açıkça gösterir. Diğer bir örnek de kar kristalleridir. Bu taneciklere mikroskop altında bakarsak, onların hepsinin altı uçlu olduğunu görürüz. İşte bu bir yasadır. Eğer altı uçları yoksa onlar kar kristalleri değildirler. Ancak onlara daha yakından bakarsak onların altı uçlu olmalarına karşın, biribirlerinden farklılık gösterdiğini saptarız. Bu konuda harika kitaplar yayınlanmıştır. Bu kitaplarda, biribirinin bu kadar aynı olan kar kristallerinin ne sonsuz değişik örnekler oluşturduğu gözlemlenir. İnsanlar söz konusu olduğunda da durum gene kar kristalleri ya da kelebeklerdeki durumun aynıdır. Doğa iki işle aynı anda uğraşmaktadır. Bir yanda işleri organize edip yasalar koyarak düzeni sağlar, öte yanda düzenin sıkıcı tekdüzeliğini kırarak, belirsizliğe ve deterministik olmayan olgulara, yeni sapmalara olanak tanır.”
Beni doğaya, ayrıntılarına götüren Savrun suyudur. Büyük bilim adamlarının da derdi başka. Öyleyse son soluğuna kadar doğayı, insanları, ilişkileri son soluğuna kadar, mümkünse, yaşayabilmek, zenginleşmek dünyayla, evrenle. Doğa maceramı zenginleştirerek, benzemezliklerin gizine varmak...
Gençliğimde doğada biribirine benzer iki öğe arıyor, bir türlü bulamıyordum. Meğer o altıgen kar tanecikleri bile biribirlerine hiç benzemiyorlarmış. Doğa çok çok zengin. Yazarlar da doğaya yardım etmeli, doğayla birlikte insanları zenginleştirmeli.
— Biraz da politika konuşalım. Şu anda sosyalizm üstüne ne düşünüyorsunuz?
— Gençliğimden bu yana ne düşünüyorsam, şimdi de aynını düşünüyorum. Yani şunu demek istemiyorum, gençliğimden bu yana aynı yerdeyim, demiyorum. Bilimsel sosyalizm düşüncesini, dünyayı, doğayı, insan ilişkilerini öğrendikçe, daha çok doğayla, insanla, kitapla zenginleştikçe daha iyi anlıyorum ve insanoğlunun başka bir umarı olmadığına daha çok inanıyorum. Siz bir yerde şöyle bir şey yazmıştınız, sosyalizm düşüncesi insan soyunun yarattığı en kutsal düşüncedir, demiştiniz. Ben de bir yerlerde buna benzer bir şeyler söylemiştim. İnsan soyunda bilimsel inanç elbette en sağlıklı inançtır.
— Sovyetler Birliğinin çöküşü üstüne ne diyorsunuz?
— Biliyorsunuz, benim tavrım her zaman açıktı. Sovyetler Birliği üstüne düşündüklerimi 1965’ten sonra her zaman yazdım söyledim. 1971’de Abdi İpekçinin benimle yaptığı konuşma epeyce kapsamlı bir konuşmadır. Sovyetler Birliği hakkındaki düşüncelerim açık ve seçiktir. Sovyetler Birliği çöktüğünde, hemen o anda Sovyet düşmanı kesilip sosyalizmin yanlışlığını hemen o anda anlayan kişilerden değilim. Türkiye İşçi Partisinde sekiz yıl çalıştım. Yöneticilerden de biriydim. İşçi Partisinin, İşçi Partisi lideri Mehmet Ali Aybarın Sovyetlere karşı tavrı bellidir.
Size bir şey söyleyeyim mi, Sovyetler Birliğinin çökmesi, sosyalizmin de çökmesi değil, tam tersine dünya sosyalizminin zaferidir. Bunun böyle olduğunu da, bütün sosyalizm çöktü, bitti yaygaralarına karşın, insanoğlu çok yakında görecektir. İnsanın içindeki eşitlik, adalet, özgürlük duygusu var oldukça sosyalizm savaşımını zafere kadar insanoğlu sürdürecektir.
Sovyetler Birliği dünya sosyalizminin kamburuydu. Bunu yakında herkes öğrenecek.

Demir Kapı Kör Pencere / 1

28/10/2008 · Kategori: Elestiri

Demir Kapı Kör Pencere / 1

Geçenlerde bir TV programından dönüşte, TEM üzerinden geçerken Sağmalcılar hapishanesini gördüm. Kapatılmıştı, projektörlü kulelerdeki ışıklar sönmüş, bina bir hayalet şatosu halini almıştı.

TIKLAYIN

Ali Sirmen

Sağmalcılar’da kimi zaman acı ama çoğu zaman dudaklarda gülümseme tadı bırakan 2.5 yıl.

Geçenlerde bir TV programından dönüşte, TEM üzerinden geçerken Sağmalcılar hapishanesini gördüm. Kapatılmıştı, projektörlü kulelerdeki ışıklar sönmüş, bina bir hayalet şatosu halini almıştı.

O zamana kadar hapishane binalarının bizatihi kendi görüntülerinin dehşet verici olduğunu düşünürdüm. O gece, boş bir hapishane binasının daha da dehşet verici olduğunu düşündüm ve gözümün önünde, orada geçirdiğim, iki buçuk yılın görüntüleri canlandı.

Bu dizide dilim döndüğünce onları anlatmaya çalışacağım.

Türkiye’de yazar, çizer, gazeteci, aydın, düşün adamı için hapishane, pek de bilinmeyen bir dünya değildir. Daha önce eski tüfeklerin masalarında, sonra da, kendi akranlarımla yaptığım sohbetlerde konu sık sık gündeme gelir, acı tatlı anılar anlatılırdı.

Hep düşünmüşümdür, yabancı meslektaşlarımız birbirlerine gittikleri tatil yerlerini, güzel otelleri anlatırlarken, bizimkilerin sohbetleri hapishane dünyasının sınırları içinde dolanıp durur...

İki buçuk yılımı geçirdiğim eski adıyla Sağmalcılar, son adıyla Bayrampaşa Hapishanesi kapanmasıyla gündeme gelmiş olmasaydı, ben de oradaki anılarımı kaleme almayı bilmem düşünür müydüm?

Türkiye gibi bir ülkede hapse düşmenin utanılacak bir yanı yoktur, bunun övünülecek bir tarafı da olmadığını belirtmeye bilmem ki gerek var mı?

Hapishane, yoklukların, acıların, baskının, gözyaşlarının diyarı olarak bilinir.

Korkarım, bütün bunları hissetmiş arkadaşlarımla birlikte yaşadığım bu ortak macerayı anlatacağım dizide acılı öğeleri yeterince bulamayabilirsiniz. Onları yaşamadığımız için değil, asıl anlatmaya değer gördüklerimin onlar olmadığını düşündüğümden.

Anımsadıklarım, hep bana komik görünen, zaman zaman düşündürse bile gülümseten olaylardır.

1986 yılında Sağmalcılar’daki uzun konukluğun sona erip özgürlüğüme kavuştuğumda söyleşilerimden birinde, olaya bu biçimde yaklaştığım için dinleyicilerden birinin eleştirisiyle karşılaştım.

Beni hapishaneyi sevimli göstermek ve insanların çektiklerini görmezden gelmekle suçluyordu.

 

‘Hapisliği gülümseyerek hafife almak gerekir’

Kendisine şunları söylediğimi anımsıyorum:

- Ben çekilen acıları biliyorum, görmezden de gelmiyorum. Ama şairin dediğini biraz değiştirirsek, Türkiye’de hapislik her zaman herkesin başında/ kim bilir nerede nasıl, kaç yaşında o yüzden biraz da bizi sindirmek için yapılan bu olay karşısında ağlayıp sızlanmak değil, gülümseyerek, hafife almak gerekir.

Sanırım böyle günlerde, asıl önemli olan böbürlenmek değil, direnmektir.

Doğrusu son Ergenekon olaylarına bakınca, 25 yıl içinde Türkiye’de pek bir şeylerin değişmediğini de görüyorum.

İşte bu yüzden bu anılarda da, Sağmalcılar’da çok değerli dostlarımla geçirdiğim günlerin kimi zaman acı, ama çoğu zaman dudaklarda gülümseme tadı bırakan olaylarını bulacaksınız.

Bu arada belirtmek isterim ki, hepsinin tanıkları hâlâ canlı olan kişilerin adları burada ya baş harfleriyle ya da değiştirilerek verilmiştir.

 

Sağmalcılarla tanışma

12 Eylül 1980 darbesinin üzerinden bir yıldan fazla geçtikten sonra, Barış Derneği Sanıkları olarak, Şubat 1982de tutuklandık.

Tutuklu 26 kişi şunlardı: Mahmut Dikerdem, Reha İsvan, Orhan Apaydın, Erdal Atabek, Aykut Göker, Tahsin Usluoğlu, Haluk Tosun, Şefik Asan, Aybars Ungan, Ali Taygun, Uğur Kökden, Metin Özek, Niyazi Dalyancı, Ataol Behramoğlu, Ali Sirmen, Gencay Şaylan, Ergun Elgin, Orhan Taylan, Hüseyin Baş, Nedim Tarhan, Nurettin Yılmaz, Melih Tümer, Mustafa Gazalcı, İsmail Hakkı Öztorun, Kemal Anadol, Gündoğan Görsev.

 

9 ay sonra Sağmalcılar'a

22 Şubat 1982 günü, tutuklanıp Kartal Maltepe Cevizlideki Zırhlı Tugayın tepede kartal yuvasını andıran, bizim için özel olarak tutukevine çevrilmiş olan cephaneliğinde dokuz ay geçirdikten sonra, kışın yaklaşması üzerine, oradan bir zamanlar Ortadoğu ve Balkanların en büyük en modern cezaevi olarak medar-ı iftiharımız diye anılan Sağmalcılara naklimize karar verildi. Bir askeri nakliye otobüsü ile yola koyulduk.

Olayın Cevizli bölümünü öbürleriyle birlikte, hazırlamakta olduğum Benim Hapishanelerim kitabımda etraflıca anlatacağım için burada ele almıyorum.

Dokuz ay süreyle, çevremizdeki askeri disiplin ve düzene alışık olan bizler, cezaevinin avlusuna girip, oradan otobüsten inerek, meşhur binaya daldığımızda çevremizdeki kalabalık ve gürültüden şaşkına döndük.

Cezaevi müdürü, savcısı ve komutanı gelmişlerdi, daha sonra anılarını kitaplaştıracak olan Başgardiyan İsmail Oğuz da oradaydı.

Kolay değil, gelen tutuklulardan biri emekli Büyükelçi (Mahmut Dikerdem), bir diğeri İstanbul Baro Başkanı (Orhan Apaydın), biri Türkiye Tabipler Odası Başkanı (Erdal Atabek), beşi darbeyle feshedilmiş Meclisin milletvekilleri, (Kemal Anadol, Nedim Tarhan, Nurettin Yılmaz, Mustafa Gazalcı, İsmail Hakkı Öztorun), dördü çeşitli üniversitelerde öğretim üyesi (Metin Özek, Melih Tümer, Gencay Şaylan, Haluk Tosun) biri İzmir Elektrik Mühendisleri Odası Başkanı (Ergun Elgin) idi. Gazeteci makulesi arasında da Hüseyin Baş, Niyazi Dalyancı, Uğur Kökten ve bendeniz bulunuyordum. Ali Taygun tiyatrocu, Orhan Taylan da ressam olduğundan gazetecilerle birlikte resmi sıfatı olmayan ayaktakımı arasında sayılabilirlerdi. Ama belli ki, öbür önemli konukların nasıl ağırlanacakları askeri ve sivil makamlar tarafından inceden inceye konuşulmuş.

Girdiğimiz yan kapının hemen yanından çöpler dökülüyordu, etrafta burun direğini kıran bir koku...

 

Bana hırsızlar koğuşu düştü

Merdiven altında, hepimiz bir yerlere iliştik. Encamımızın ne olacağını öğrenmeyi bekliyoruz. Önceleri, hepimizi ayrı koğuşlara gönderme kararıyla birlikte, her birimizin kimlerin yanına gideceği anlatıldı. Bana hırsızlar koğuşu düşmüştü.

Bu ara zaten sağlığı netameli olan Orhan Apaydın fenalaştı ve hapishanenin hastanesine kaldırıldı. Apaydın, tahliye edilene kadar orada kalacaktı.

Koğuşlarımıza sevki bekliyoruz, olmuyor, yetkililer gidip geliyor... Uzatmayalım, hepimizin birlikte C-16ya gönderilmesi kararlaştırılıyor.

C-16Kaçakçılar Koğuşu”, oraya verilmemiz bize geçilmiş bir kıyak.

 

Tecritten sıyırıyoruz

Hapishane ve tutukevlerinin uygulamasında, buraya gelenler ilk kez tecrit denen bir bölmede, durumlarına göre, birkaç gün ile iki hafta arasında bir süre kalırlar. Sonra koğuşa sevk edilirler.

Tecrit genelde merdiven altında, küçücük, şansı olanların ancak yerde yatabilecekleri (çünkü o kadar sıkışıktır ki, yatacak yer bile yoktur) dar bir mahal; günde bir kez kuru ekmek ve bulaşık suyu gibi bir çorba gelir tuvaleti olmayan, pislik ve itiş kakış içinde bir yer, adeta cehennemin yeryüzü şubesi gibi bir mekândır.

Yılları bulan hapishane deneyimimde edindiğim izlenim o ki, bu ilk bakışta insanlık dışı gibi görünen dönem infaz ve tutukluluk kurumunun en yararlı uygulamalarından biri. Çünkü insan oradan çıkıp da, koğuşa gittiği zaman adeta tahliye edilmiş gibi hissediyor kendini ve ortama çok daha kolay uyum sağlıyor.

Nitekim, daha önce, TCK 125ten de yargılanmakta olan, Nurettin Yılmaz Diyarbakır Cezaevinden Kartal Maltepeye bizim yanımıza geldiğinde sevinçten uçuyor, kendini adeta özgürlüğüne kavuşmuş gibi hissettiğini söylüyordu. Bir keresinde,

- Ben tahliye talebinde bulunmam, ya buradan bırakıp tekrar oraya götürürlerse... demişti.

Aynı duyguyu hemen hemen bir yıl sonra yeniden tutuklanıp, Metriste kırk gün geçirip, bir daha Sağmalcılara, hem de yine C-16 ya getirildiğimizde biz de yaşayacak, kendimizi evimize! dönmüş gibi hissedip, Tek Kâğıt İsmail”, “Eşape Burhan”, “Tatü ve Sezai ile uzun süre görüşmemiş kırk yıllık dostlar gibi sevinçle kucaklaşıp hasret giderecektik.

Neyse, oraya hapishaneden sevk ile gittiğimizden mi, yukarıdan gelen bir kıyak emriyle mi, nedendir tam bilemiyorum, biz tecritten sıyırıp doğru koğuşa yöneldik.

Cumhuriyet, 21 Ekim 2008

Dosyanın Tamamı İçin: http://www.cumhuriyet.com.tr/?im=yhs&kid=24&hn=12402

Baykal: Bayramdan sonra yeni sürprizler olabilir

1/10/2008 · Kategori: Soylesi

Baykal: Bayramdan sonra yeni sürprizler olabilir


Baykal: Bayramdan sonra yeni sürprizler olabilir

MURAT YETKİN
POLİTİKA / 30/09/2008

CHP lideri Deniz Baykal, yolsuzluklar konusunda bayramdan sonra yeni sürprizleri olabileceğini söyledi. “Bu konular çığırından çıkmaya başladı” diye konuşan Baykal, CHP’nin yolsuzluklarla mücadelesinin toplumun geniş kesimlerince dikkatle izlendiğini ve “AKP’nin yolsuzluklarla ilgili tutumunun, kendi tabanına da rahatsızlık verdiğini” gördüklerini söyledi.
Baykal, yolsuzluklara hangi partiden, kim karışmışsa hesabını vermesi gerektiğini söyleyerek Çankaya’nın CHP’li Belediye Başkanı Muzaffer Eryılmaz aleyhindeki yolsuzluk iddialarının CHP tarafından da soruşturmaya alındığını hatırlattı.
CHP lideri, Radikal’in sorularını yanıtlarken, CHP’nin laik cumhuriyetin kazanımları konusunda yaptığı muhalefet ile yolsuzluklara karşı yürüttüğü muhalefet çizgisinin farkları ve benzerlikleri konusunda da açıklamalarda bulundu.
Baykal’ın sorularımıza yanıtları şöyle:

Yolsuzluğun partisi olmaz
Çankaya’nın CHP’li  Belediye Başkanı Muzaffer Eryılmaz hakkındaki yolsuzluk iddiaları üzerine İçişleri Bakanlığı’nın yanı sıra siz de inceleme soruşturma başlattınız. Bu iddiaları ciddiye aldığınız anlamına mı geliyor?
Kamu sorumluluğu üstlenen insanlar yolsuzluk iddiaları konusunda çok duyarlı davranmalı. Günümüzde bu konular çığırından çıkmaya başladı. Biz standartları yüksek tutmaya çalışıyoruz. Yolsuzluklara hangi partiden, kim karışmışsa hesabını vermeli. İddialar konusunda peşin hüküm vermiyoruz. Arkadaşımız kendisi de oradaki durumdan şikâyetçi, peşinen suçlu saymıyoruz, ama ortada bir yolsuzluk şikâyeti var ve yüksek sesle dile getiriliyorsa, soruşturulması gerekiyor. Hukukçulardan oluşan bir heyet bu konuya ayrıntılarıyla bakıp rapor verecek. Ona göre gereğini yapacağız.

Trilyonluk rantlar
Daha önce de aralarında CHP’li belediyelerin de bulunduğu yolsuzluk iddiaları ortaya atılmıştı.
Maalesef belediyeler imar yetkilerini kullanırken bu tartışmaların içine giriyorlar. Özellikle İstanbul’daki belediye faaliyetinin neredeyse yüzde 95’i bakıyorsunuz imar planları üzerine. Belediyelerin imar yetkileri önemli bir yolsuzluk kaynağı haline geliyor. Şehirler büyüyor, ihtiyaçlar artıyor, trilyonluk rantlar karşısında her insan dayanamıyor maalesef.  Buna bir çare bulunmalı. Bu zorlaştırılmalı.

Belediye imar yetkileri
Başbakan Tayip Erdoğan sizi hep eleştirmekle, öneri getirmemekle suçluyor. Bu konuda bir öneriniz var mı?
Başbakan bunu dediği gün bir İstanbul’da Deprem Sempozyumu toplamıştık, ben de orada önerilerimizi açıklıyordum. Mesela yolsuzlukların önlenmesi için dokunulmazlıkların kaldırılmasını da önerdik, eğer öneri istiyorsa. Belediye imar yetkileri konusunda bir çare arıyoruz. Bir yasa değişikliği ile belediyelerin plan değişikliklerini parsel bazında değil, ada bazında yapması yoluna gidilebilir. Şahısların isteğine göre değil, kat sayısından bina yüksekliğine, ticari alan, ya da yerleşim alanı olmasına dek o ada için herkese aynı uygulanacak standartlar belirlenebilir.

Bayram sonrası sürprizleri
AK Parti hükümetine yönelik yolsuzluk iddiaları ataklarınızla ana muhalefet partisi olarak öne çıktınız. Bayram sonrasında yeni dosyalar var mı?
Bayram sonrasında yeni sürprizler olabilir. Ama müsaade edin bunu bayram sonrasına bırakalım.

Laiklik mi, yolsuzluk mu?
Daha önce izlediğiniz muhalefet çizgisi ‘etkili olmamakla’ eleştiriliyordu. Bundan böyle izleyeceğini muhalefet çizgisi hakkında fikir verebilir mi bu durum?
Şöyle bir anlayış olduğunu biliyorum: ‘Laik cumhuriyetin kazanımları konusunda CHP muhalefetiyle mütedeyyin kitleyi rahatsız ediyordu, şimdi yolsuzluklar konusunda etkili olduğu görüldü.’ Bu doğru değil.
Birincisi, CHP’nin laik cumhuriyetin kazanımları konusunda yaptığı muhalefetin etkili olmadığını söylemek mümkün değil. Kamuoyunun bu konuda harekete geçmesinde ve Anayasa Mahkemesi’nin AKP’yi laiklik karşıtı hareketlerin odağı olmaktan mahkûm etmesinde bizim muhalefetimizin etkisi büyüktür.
İkincisi, laikliğe karşı tutuma muhalefetimiz ile yolsuzluklara karşı muhalefetimiz birbiri yerine konulabilir değildir. 

‘Zeytini yoran da CHP’
“Yani bize ‘keşke o zaman da laiklik yerine yolsuzluklara odaklansaydınız, daha mı iyi olurdu?’ diye soruluyorsa, cevabım hayır; o dönem o gerekiyordu. AKP’nin laik cumhuriyetle ilgili zaafları ortaya çıktı, onu oraya çiviledik, saptadık.
Terörle mücadele, ulusal birlik, Türkiye’nin dünya ile ilişkileri, bir Ortadoğu ülkesine dönüşmemesi konularındaki muhalefetimiz de öyle. Hepsinin yeri ayrı. Şimdi yolsuzluklar dökülüyor ortaya.
Bize, fıkrada olduğu gibi ‘sonunda zeytini yakaladın’ deniyorsa, ben de diyorum ki, ‘Zaten yoran da CHP’.
Şaka bir yana, şu anda yolsuzluklarla ilgili mücadelemiz toplumun geniş kesimleri tarafından dikkatle izleniyor. 

‘Belgeler çıkıyor, ses çıkmıyor’
Daha önce de yolsuzluk iddiaları ortaya atmıştınız. Bu defaki etkisi belgeler ortaya koymanızdan olabilir mi?
İlk kez bu düzeyde yolsuzlukla karşılaşıyoruz. İktidar partisinin Genel Başkan Yardımcısı Şaban Dişli 1 milyon dolarlık bir yolsuzluğun içinde görülüyor. Kemal (Kılıçdaroğlu) bey koyuyor belgelerini ortaya, kimse sesini çıkaramıyor. Sonra Deniz Feneri çıkıyor ortaya. Hem Kemal bey, hem de Ali Kılıç yerinde araştırıyor, belgeler ortaya dökülüyor, kimse sesini çıkaramıyor. Bir diğer Genel Başkan Yardımcısı Dengir Fırat’ın adı yolsuzluğa karışmış. Söylüyoruz, üzerimize geliyorlar. Üzerimize gelince Kemal bey koyuyor belgesini ortaya ki, hayali ihracat yaptıkları mahkeme tarafından belgelenmiş. 

‘Destekçileri de rahatsız’
“Toplumun geniş kesimi bundan memnun, ‘Aferin CHP’ye diyor. AKP yönetimi rahatsız, ama AKP’yi destekleyenlerden de rahatsız olanlar çıkmaya başladı. İşte Ahmet Taşgetiren ‘altına 4 çekeri çekip, Beykoz’da arazi kapatanlardan’ duyulan rahatsızlığı anlatıyor.Abdurrahman Dilipak öyle. Soner Yalçın ‘İslam’ dergisindeki dört ismi yazdı. Zahid Akman, Zekeriya Karaman, Hasan Hüseyin Ceylan, Fehmi Koru. Dün Allah’ı, ahlakı, yoksulları unutanlara hatırlatmak içim yola çıkan idealist gençler bugün nerede? Biri RTÜK’ün başında, ikisi Deniz Feneri’nin içinde, ikisi Armada’da ortak, bunlar AKP döneminde, o sayede olmuş. İşte bu tablodan rahatsız olanlar, bizim mücadelemizden memnun.
Ama bundan, bizim diğer mücadele alanlarımızın yanlışlığı sonucu çıkmaz. Yolsuzlukla mücadele ederken, bırakalım eğitim sistemini istedikleri gibi bozsunlar, dini temellere göre değiştirsinler diyebilir miyiz? Mücadeleyi her alanda götürüyoruz.”

Masumiyet Müzesi

28/9/2008 · Kategori: Kitap Tanitma

Masumiyet Müzesi

Masumiyet Müzesi, yazar ayrım yapmasa da dört ana bölümlü bir roman. İlk bölümde Kemal'in Füsun'la birlikte olup seviştiği günler, ikinci bölümde Kemal'in Füsun'u araması, bulması, üçüncü bölümde Füsun'a tekrar kavuşması, birlikte geçirdikleri günler ve son bölümde Masumiyet Müzesi'ni kurması anlatılıyor.

Metin Celâl

Cumhuriyet / Kitap- Girişte, bestseller romanları hatırlatan, bir anlamda 'teaser' diyebileceğimz kısa bölümle okurun romana ilgisini sağladıktan sonra çok akıcı bir anlatım tutturuyor Orhan Pamuk. Kurulan yapı, anlatım biçimi, Fransız Klasiklerini hatırlatıyor. Sanki 70'li yıllarda geçen bir Stendhal romanı okuyormuş hissine kapılıyorsunuz.Kemal, hemen her gün ikiyle dört arası Füsun'la buluşup Merhamet apartmanında sevişirken bir yandan da nişan hazırlıkları sürüyor. Kemal sözlüsü Sibel ile buluşuyor, akşamüstleri işyerindeki bürosunda sevişiyor, gezip tozuyor. Onlar buluşup gezdikçe, İstanbul'un sosyete hayatını tanıyoruz. Bu aşamada, babasının yıllarca gizlice genç sevgilisiyle yürüttüğü ilişkisi, çektiği acıları anlatması Kemal'i etkilemiyor. Yolunu çizdiğini, Sibel'le evlenip mutlu bir hayat süreceğini düşünüyor. Füsun'un evlerine davet ederek, belki de ilişkinin daha ciddi hal alması teklifine de kulak vermiyor. Eğer Füsun kendisini terk etmez, hele bu hayat için de kendisine uyun görülecek metreslik rolünü kabul ederse her şey daha da güzel olacak. Hilton'da salon kiralanıyor, kıyafetler diktiriliyor, kaçak yabancı içkiler temin ediliyor, davetliler listesi hazırlanıyor. Bu aşamada Kemal'in tek yaptığı (belki de hatası) davetli listesine Füsun'un ailesini de dahil ettirmesi. Bir yanıyla 'Nasılsa Füsun gelmez' diye umsa da, diğer yanıyla nişanda onu da görmek istiyor. Kaçınılmaz olarak Adalet Ağaoğlu'nun Bir Düğün Gecesi'ni hatırlatan 47 sayfalık nişan töreni ikinci bölüme geçtiğimizin işareti. Buradan itibaren anlatım değişmeye başlıyor. Orhan Pamuk, alıştığımız üslubuna dönüyor, sözün tadını çıkartıyor, bölümler uzuyor. Nişanın ertesi günü, üniversite giriş sınavından çıktıktan sonra buluşacakları Füsun Merhamet Apartmanı'na gelmiyor. Kemal, terk edilme acısını, aşk sanıp yaşamaya başlarken bir yandan da 'sevdiği şeyin yerine bir başkasını koyabilmek,' yani tekrar sahip olabilmek amacıyla yaptığını bilmeden Füsun'dan kalan tüm izleri, eşyayı hatırlıyor. Zamanında 'seni seviyorum' demediği sevdiğinin yerine onları sevip okşayacaktır.Aşk acısını ruhsal ve bedensel olarak hissediyor. 'Sanki içime bir tornavida ya da kızgın demir sokulmuş içeriden kanırtılıyormuş hissine kapılırdım' diyor. Ailesinden, arkadaşlarından, işinden yavaş yavaş uzaklaşmaya, sadece Füsun'un anıları, ondan kalan eşya ile yaşamaya başlıyor. İşyeri Şanzelize Butik'ten başlayarak Füsun'u arıyor. Füsun ve ailesi sır olmuş, kaybolmuştur. Yitik sevgilinin izinin sürülmesi Orhan Pamuk'un ana temalarından. Masumiyet Müzesi'nin ilk evresinde sevgilinin bu denli somut anlatılması şaşırtmıştı. Ama, daha ilk sayfadan onu kaybedeceğinin işaretlerini de vermişti. Orhan Pamuk, roman boyunca gelecek sayfalarda neler olacağını açıkça olmasa da satır aralarında sürekli bildiriyor. Romanını merak unsuruna değil, nasıl yaşandığı / olduğuna bağlıyor. Anlatımının, romancılığının gücünü gösteriyor. Konu (zengin erkek - fakir kız aşkı) tam anlamıyla 70'li yılların Türk 'salon' filmlerini temel aldığına göre, konudan belki de daha çok nasıl anlatıldığı önemli.Proust'un kahramanı Albertine'in izini sürmesi gibi, Kemal de Füsun'u arıyor. Arkadaşlarını buluyor, karşılık alamayacağı adresi belirsiz mektuplar yazıyor. Artık anlatım da romanın başındaki akıcılıkta değil. Ağır. Kemal'in tavırlarındaki değişiklik nişanlısı Sibel'in dikkatini çekiyor. Sibel, yardımcı olmaya çalışıyor, onu ruh doktoruna yolluyor. Hatta, Kemal geçici bir ilişki olarak Füsun'la yaşadıklarını itiraf edince, nişanlı bir kızla erkeğin aynı evde yaşamasının tasvip edilmeyeceğini bilmesine rağmen bir sağlık kürü gibi, Boğaz'daki yalılarında onu misafir edip karıkoca hayatı yaşıyor. Ama Kemal, bu aşk hastalığının bitmesini arzulasa da düzelemiyor. Sibel'in Fransa'ya gitmesini fırsat bilip acısını daha yoğun yaşamak için Fatih'de bir otele yerleşiyor. Sonunda pes eden Sibel de, tüm dedikoduları, sosyetenin içinde düşeceği kötü durumu göze alıp Kemal'den ayrılıyor. Belki de Kemal'in Sibel'den ayrıldığı haberinin ulaşması ile Füsun insafa geliyor ve küçük bir not yollayıp Kemal'i Çukurcuma'daki evlerine davet ediyor. Füsun'un kendisine iyi bir ders verdiğini kabul edip, ona evlenme teklif etmeye karar veriyor Kemal. Onu son görüşünden 339 gün sonra, 19 Mayıs 1976 Çarşamba günü Füsunlara gidiyor. Çiçekle kapılarını çaldığında tanıştığı kişilerden biri de Füsun'un beş ay önce evlendiği kocası Feridun. Feridun, Füsun'a çocukluğundan beri âşık, şişman ve sevimli, işsiz bir genç sinemacıdır. Romanın üçüncü bölümünde, Kemal'in Füsunlara haftada en az dört gece yemeğe gitmesi, ilişki kopmasın diye Füsun'un başrolünde oynayacağı, Feridun'un çekeceği filmin finansörü olması, Yeşilçam'ın barlarında yaşananlar anlatılıyor. Füsun, Kemal'i eve davet etmesine rağmen, ona yakın davranmıyor. Nadiren anlık yakınlaşmalar olsa da ortak geçmişlerine dair bir işaret vermiyor. Kemal de durumun hassasiyetini fark edip, eve bir daha gelmemesine yol açacak bir girişimde bulunmuyor. Çünkü çektiği aşk acısı Füsunlara akşam yemeğine gittikçe bir süreliğine de olsa azalıyor.Füsun'u bir gün kaybedeceği korkusuyla ona ait nesneleri gizlice almaya (çalmaya) başlıyor. Kleptoman oluyor. Suçunu örtmek için de her hırsızlık ertesinde eve değerli hediyeler getiriyor. 'Mutluluk insanın sevdiği kişiye yakın olmasıdır yalnızca' düşüncesiyle Füsun'un ailesi ile birlikte lokantalar, gazinolara gidiyor, Füsun ve kocasıyla film için hazırlık bahanesiyle İstanbul'un tüm yazlık sinemalarını dolaşıyorlar. Böylece 70'li yıllarda ve 80'lerin başlarında İstanbul'un orta sınıfın alt katmanlarının nasıl yaşadığının da şahidi oluyoruz. Füsun'un annesi Nesibe Hanım'ın, Füsun'un evliliğinin namusu kurtarmak için yapılmış geçici bir ilişki olduğunu anlatması ve er geç Füsun'la birlikte olacaklarını ama sabırla beklemesi gerektiğini öğütlemesi Kemal'e şevk veriyor. Kırdığı kalbi tamir etmeye çalışıyor. Yedi yıl on ayda 1593 kez Füsunlara akşam yemeğine gidiyor. Bu sürede Füsun'un Kemal'e davranışları değişmiyor, ona uzak bir akraba olarak davranıyor.Feridun'un çekeceği, Füsun'un başrolünü oynayacağı sanat filmi için Limon Filmcilik'in kurulması, sinemacılarla yapılan görüşmeler için sık sık Pelür Bar'a gidilmesi (Papirüs ?) umutlandırsa da, Füsun, Kemal'in sadece ilişkiyi kopartmamak için bu oyunu sürdürdüğünün farkında sanırım. Tüm olaylar Kemal'e göre anlatıldığı, hiç kimse ondan bağımsız varolmadığı ve Füsun hiç ağzını açmadığı (yazar açtırmadığı) için ne düşündüğünü bilemiyoruz.Gereğinden çok uzadığını, bilinen hikâyeleri tekrar ettiğini düşündüğüm Yeşilçam maceralarının tek faydası, Feridun'un ilk filminin başrolüne başka bir sanatçıyı, Papatya'yı seçmesi, ona gönül verip evden uzaklaşması' Füsun böylece, ilk af sinyalini veriyor. 1983'te Kemal, Füsun'a ehliyet sınavı için şoförlük öğretmeye başlıyor. Ama Füsun bunların eski matematik derslerine dönmesine izin vermiyor. Babasının ölümünün ardından Füsun, İnci Pastanesi'nde profiterol yiyerek Kemal'le nadir konuşmalarından birini yapıyor. Dönemin şartlarına uygun olarak ailesine, arkadaşlarına takdim ederse ve söz, nişan, nikâh, düğün törenlerini yaparsa onunla evleneceğini söylüyor. Sadece el ele tutuşarak sözlülük evresi geçiriyorlar. Arabayla yapılacak Paris seyahati bir ön balayı gibi olacak. Füsun'un annesinin de katıldığı bu seyahat ile üçüncü bölüm bir Türk melodramına yakışan şekilde Edirne yakınlarında son buluyor. Füsun'u tamamen kaybeden Kemal, yıllar boyunca topladığı eşyayı sergileyeceği bir müze açmaya karar veriyor. Böylece, yaşadığı yıllara bir anlam verebilecektir. Bu müze, Fusünların Çukurcuma'daki evi olacaktır. Dünyanın belli başlı tüm küçük müzelerini dolaşıyor, en uygun örneği buluyor. Masumiyet Müzesini inşa ettiriyor (ki roman burada da bitebilirdi; s. 564). Bu müzenin katalogu da roman biçiminde olacaktır. Yazması için Orhan Pamuk'a başvuruyor. Orhan Pamuk'un bu teklifi kabul etmesi ile de roman yazılıyor.Masumiyet Müzesi, akıcı anlatımı ile okunaklı, başarılı, edebiyat keyfi veren usta işi bir roman.

18 Eylül 2008

İnce Memed 4 / Yaşar Kemal’in Romanı

20/9/2008 · Kategori: Roman Inceleme

İnce Memed 4 / Yaşar Kemal’in Romanı

 

Fethi NACİ

(Edebiyat dünyası en büyük eleştirmenlerinden Fethi Naci’yi kaybetti. ‘Anısına’

onun Yaşar Kemal’in İnce Memed’leri üzerine kaleme aldığı bir yazıyı yayımlıyoruz)

 

“İnsan soyu başkaldırmayı yemek içmek, yasamak, uyumak, çocuk yapmak gibi bir yaşama biçimi yapmazsa...”
İnce Memed’in ilk cildinin birinci kitabını (Çağlayan Yayınevi iki kitap olarak yayımlamıştı birinci cildi; kapağı hâlâ gözümün önünde: Üstte ve altta iki kalın eflatun şerit, ortadaki beyaz şeritte süslü matbaa harfleriyle yazılmış bir İnce Memed.) okumaya başladığım geceyi unutmam olanaksız. Saraçhanebası’nda -şimdi yerinde yeller esen- bir apartmanda oturuyorduk. Gece yarısına doğru dışardan garip bir uğultu gelmeye başlamıştı, ardı arkası kesilmeyen bir uğultu. Ertesi sabah gazeteler o ünlü 6-7 Eylül olayını yazıyordu. Birkaç gün sonra da Asım Bezirci’nin yengesi geliyor, polislerin 6-7 Eylül’ü düzenleyenlerden biri olmakla suçladıktan sonra Asım’ı alıp götürdüklerini bildiriyordu. Otuzdan fazla “solcu”nun aynı suçla suçlanarak alınıp götürüldüğünü bir iki gün içinde öğreniyorduk. (Bu düzmece tutuklamalar beraatla sonuçlandı, yatan yattığıyla kaldı!) Evet, İnce Memed’i 6 Eylül I955’te okumaya başlamıştım, dün (22 Ocak 1987) bitirdim; böylece İnce Memed en uzun sürede okuduğum roman oldu: 31 yılda!
Kaç dile çevrildi İnce Memed? O dillerde kaç baskı yaptı? Bir yabancının yabancı bir ülkede çevirdiği İnce Memed filmi nasıldı? Bilmiyorum bunları; bildiğim, İnce Memed’in yalnız Türkiye’nin en ünlü romanı olmadığı, dünyada da 20. yüzyılın tanınmış romanları arasında yer aldığı. Burada dostum Sunullah Arısoy’un adını anmak isterim; şimdilerde pek sesi soluğu çıkmayan Sunullah, yanlış anımsamıyorsam, İnce Memed hakkında ülkemizde ilk eleştiriyi yazan yazarımızdır.

Nedir İlginç yapan İnce Memed’i?
Öyle sanıyorum, yarısını bu bölüme başlık olarak aldığım cümlede dile getirilen görüş; şöyle bitiyor o cümle: “... bugünden de bin beter olacak, içi boşalacak, duymayı, düşünmeyi, sevmeyi, dostluğu, arkadaşlığı, göğü, yerin, kurdun kuşun, akarsuyun, tanyerindeki ışığın, yürekteki sıcaklığını unutacak.” (s. 304) O sayfadan bir iki alıntı daha: “... korkma, içindeki o yüz bin yıllık ağının, korkunun üstüne yürü, ona başkaldır. (...) Getirdiğin iyilikler de, belki bir gün insanlar için kötülük olur, kendi iyiliğine de başkaldır. (...) Allah sana büyük hazinesini, tek kıymetli varlığını armağan etti, yüreğindeki umudu verdi sana. Başkaldırman için umuttan daha değerli bir şey, bir silah veremezdi sana.” 
Romandaki olaylar 1930’lu yıllarda geçiyor: İnce Memed 3’ün 589. sayfasında “Onuncu yıl affında...” diye başlayan bir cümle var. İnce Memed 4’te zaman zaman “fes”ten söz edilmesi (s. 14, 119, 299, 330, 346, 416 ve 484) yanıltmamalı; gerçi “Şapka İktisası (giyilmesi)” hakkındaki kanun Kasım 1925’te çıkarılmıştır ama eşkıyaların “fes”e bir çeşit üniforma gözüyle baktıklarını sezdiriyor Yaşar Kemal: İnce Memed, eşkıyalığı bırakınca, “fesi atıp şapka giyer” (s. 14), ama yeniden eşkıyalığa dönmeye karar verince gider Zeynullah’tan “püsküllü’ mor bir fes” (s. 299) alır. (Arif Saim Bey de “görkemli lord şapkası”nı giyiyor. s. 366).
Yaşar Kemal, 30’lu yılların Çukurova’sından ekonomik, toplumsal, siyasal bir kesit veriyor; Türk köylüsünün yaşadığı yoksulluğu ve zulmü; ağalar, beyler ve bürokrasi ittifakının kahredici baskısını, insanı aşağılamasını gözler önüne seriyor. Bu insanlık dışı yaşama koşulları içinde, toplumsal sorunlara toplumsal çözüm yolları bulunmasının olanaksız olduğu bir dönemde, bir köylünün tek çare olarak “ihkak-ı hak”ka başvurduğunu, adaleti kendi silahıyla yerine getirmek zorunda kaldığını gösteriyor: Köylülerin sıtmadan kırılmasını önlemek için savaşan öğretmen Zeki Nejad’ı büyük çeltik ekicisi Şakir Bey öldürtür; bununla da yetinmez, “Çukurova’nın o uzun bacaklı yağmurları” altında (“Uzun bacaklı yağmur” deyimine bayılıyorum!) ırgatları günlerce bekletir, ücretlerini ödemez ve sonunda İnce Memed, “Dövülmüş demir olsa dayanamaz buna/ eriyecek yüreğim./ Ben gayrı zuhur ve huruç edeceğim!” dercesine, bile isteye bıraktığı eşkıyalığa bile isteye döner: “... Onu (Şakir Bey’i. -F.N.) çınarın altında durdurdu, gözlerinin içine dikti gözlerini, ‘bu muallim Zeki Bey için,’ diye tetiğe bastı, ‘Bu da sıtmadan ölen çocuklar için...’ Bir daha tetiğe çöktü, çok soğukkanlıydı. Yüzü de gülüyor gibiydi. ‘Bu da hakkını yediğin ırgatlar için.’” (s. 300)
İnce Memed’in deyişiyle, “dünya kurulduğundan bu yana zulüm altında olan, zulme, yoksulluğa, alçalmağa, aşağılanmağa, öldürülmeğe, tutsaklığa, on yıl akserliğe, Yemen’e” dayanan köylüler, kendi yapamadıklarını İnce Memed yapınca, başkaldırınca, İnce Memed’i evliya yerine koyuyorlar, başlarına taç yapıyorlar. Bir yanda İnce Memed, köylüler, Anacık Sultan (din), bir yanda da ağalar, beyler, jandarma, mebus Arif Saim Bey ve gene köylüler, ağalara uşaklığı seçmiş köylüler. (Köylüler konusunda nesnelliği elden bırakmaz Yaşar Kemal; kendilerini sıtmadan, kurtarmak için ölen öğretmen Zeki Nejad’ın cenaze töreninde “köylülerden birinin bile gözükmediğini” açıkça belirtir. Ayracı açtığıma göre Zeki Nejad’ın arkadaşlarından birinin cenaze töreninde çektiği “dokunaklı nutuk”a da değineyim; Zeki Nejad’ın arkadaşı, sözlerini, “O kendisi için hiçbir şey istemiyordu”, diye bitiriyor; anlaşılan o da, benim gibi, gençliğinde J. Steinbeck’in Bitmeyen Kavgasını okumuş, o romanda geçen bir sözü benim gibi çok sevmiş ve unutamamış ve tam yerinde kullanmış!)
Yaşar Kemal, dağdaki eşkıyaların hepsinin İnce Memed gibi zulme başkaldırmış kimseler olmadığını belirtiyor; Arif Saim Bey’e şöyle dedirtiyor: “Eşkıyalığı siz, siz, siz (Arif Saim, “ağa”lara söylüyor bu sözleri. F.N.) yaratıp besliyorsunuz, İnce Memed gibi bir ikisi dışında dağdaki eşkıyaların hepsi sizin adamlarınız. Onları hükümete karşı, halka karşı zulüm aletleri olarak kullanıyorsunuz.” (s. 435)
Köylüler dayanılmaz bir yoksulluk içindedir. Bu yetmiyormuş gibi bir de ağaların ve jandarmanın zulmü... Bir dayak makinesi durumuna getirilmiş Kertiş Ali onbaşı... “Dayaktan başı gözü yarılanların, ayağı kolu kırılanların esamisi okunmuyordu. Candarmalar bir karanlık işkence yeli gibi esiyorlardı. Toros’un üstünde...” (s. 162) Karafırtına Albay Azmi Bey: “Köyde, ayağının üstünde kalabilecek bir tek adam bırakmadı. Yediden yetmişe hepimizi, kadın erkek, kız kısrak demeden yatalak etti.” (s. 497) “İşkenceden bağıranları görünce bu adamın zevkten gözleri dönüyor, ağzı sulanıyor, dudaklarını yalıyor, kollarını açarak gerin babam gerin ediyordu.” (s. 500) Bu da Binbaşı Nafiz Bey: “Bir iki gün içinde ilk dağ köylerine ulaşan candarmalar süngü tak, köylere hücum ettiler, daha köylülere, nedir, ne oluyor, demeye vakit bırakmadan, onları yayan yapıldak, yatakları sırtlarında Çukurova yoluna düşürdüler, candarmaların korumasında, uzun ağıtlar, ilenmeler, çığlıklar, iniltiler gökleri tutarak düze indirildiler. Dağlara çıkan yollar tutulmuş, candarmanın haberi olmadan ne yukarıdan bir tek kişi aşağıya inebiliyor, ne de bir tek kişi aşağıdan yukarıya çıkabiliyordu.” Yaşar Kemal, bir tek Asım Çavuş’u ayırıyor öteki jandarmalardan; Asım Çavuş, anlayışlı, halkı seven, anlayan biri; gerektiğinde İnce Memed çetesine önemli haberleri bile açıklıyor (s. 335). İlginçtir: Yaşar Kemal, İnce Memed’e “mebus Arif Saim Bey”i bile öldürtüyor da bir tek jandarma subayını öldürtmüyor; Albay Azmi Bey’i İlyas Çavuş’a, Yüzbaşı Faruk Bey’i Bünyamin’e öldürtüyor; İnce Memed, Binbaşı Nafiz Bey’i bacağından yaralamakla yetiniyor...

Ağalarla bürokrasi kol kala
Ağalar, Kurtuluş Savaşı kaçakları. Zenginlik kaynakları: “Bütün bunları hep zengin eden kimdi; kim olacak, Zülfü Bey’di. O Muallim Rüstem’e, o Taşkın Bey’e, Molla Duran’a bütün bu topraklan, babalarından, dedelerinden kalmışçasına tapulayan kimdi, kim olacak... O beceriksizlere kalsa, bu her karışı kan eden topraklar şimdi hazinenindi, ya da buralı olmayan, bu kasabanın adını bile bilmeyen Kurtuluş Savaşı kahramanlarınındı.”
Ne var ki ağaların gücü İnce Memed’e yetmez, bürokrasinin yardımına sığınırlar: Mebus Arif Saim Bey’in getirttiği jandarma birlikleri İnce Memed’in üstüne sürülür. Yaşar Kemal, ekonomik gücü ellerinde tutan ağaların siyasal gücü elinde tutan bürokrasiyle ittifakını çok ustaca belirtir roman boyunca.
Ağalar, İnce Memed işinin kesin çözüme vardırılması için İşe Arif Saim Bey’in karıştırılmasının zorunlu olduğu kanısına varınca, eski eşkıyaları toplarlar. Arif Saim Bey’in çiftliğini soydurturlar, bununla da yetinmezler, Arif Saim Bey’i gereğince kışkırtabilmek için eşkıyalara Arif Saim Bey’in kâhyasını öldürtmeleri, Arif Saim Bey’in babasında bulunan, söylentiye göre “Mustafa Kemal Paşa’nın yadigar ettiği’’ altın saati almaları buyruğunu verirler. Albay Azmi Bey, Binbaşı Nafiz Bey ancak bu soygundan sonra gelir: Çünkü soygunu İnce Memed’in yaptığını yaymışlardır.
Ağaların çıkarları için yapmayacakları yoktur: İnce Memed’in atına karşı düzenledikleri “harekât”ta, Seyis Seydi’ye uyarak, İnce Memed’in atının ağzında, tam damağında, Allah yazdı bir mühür olduğunu bile söyleyebilirler!
Ya mebus Arif Saim Bey? İkide bir “kan dökerek kurtardığımız bu vatan” diye nutuk çeken bu mebus kim? Eşkıya Bayramoğlu’na göre: “Konur dağda seni çok iyi tanımıştım. Bir can için bana köpekler gibi, sürüngenler gibi önümde yatarak, sürünerek yalvarmış, götümü öpmüştün.” (s. 372) Zenginliğinin kaynağı: “Zülfü Bey’in bu kasabada toprak vermediği bir kimse kalmamıştı. (...) Ya Arif Saim Bey, o çiftlikleri nereden, nasıl almıştı, ceman yirmi sekiz bin dönüm eden çiftlikleri?” (s. 323) Mebusun halka bakışı: “... bu halktan, bu ezilmeye, aşağılanmaya, küçük görülmeye, insandan sayılmamaya alışmış halktan hiçbir şey çıkmaz.” (s. 356) Ve Mebus Arif Saim Bey’in halka zulmü: Kâhyası köyün ortasında altı kişiyi öldürmüştür ve Arif Saim Bey onu bir gün bile hapiste yatırmamıştır (s. 327). Arif Saim Bey’in “Döve döve adam öldürdüğü, otomobiline insan çiğnettiği, yüz otuz evlik bir köyü olduğu gibi yerinden ataraktan Toros’un kayalıklarına sürdüğü daha belleklerden silinmemişti.” (s. 357)
Ve bunca yoksulluk, bunca zulüm, bunca insanlık dışı koşullar içinde yaşayan köylüler...

“Vay cevizin hali, vay benim hatim”
Ve köylüler... Anacık Sultan’ın yüzüğünün kerametine inanan (s. 26); “Abdülselam Hoca bir muska yazarmış, ölünün boğazına tak, ölüyü dirilt.” (s. 27) diyen; “efsunlu” olunca yılanların kendisine dokunmayacağına inanan (s. 29); Köroğlu’nun kıratının hâlâ yaşadığına inanan (s. 78); Anacık Sultan’ın İnce Memed’e giydirdiği tılsımlı gömleğin artık İnce Memed’e kurşun geçirmeyeceğine inanan (s. 324); “yıldırım taşı”nın kurşun geçirmeyeceğine inanan (s. 373); İnce Memed’in atı diye kurşuna dizilen atın “on iki ak libaslı kişi” ile birlikte dağlara doğru çekilip gittiğine (s. 198)... inanan köylüler... Her darda kaldıkça bir şey uyduran, uydurduğu şeyen inanan köylüler... İnce Memed’i yakalayıp öldürmeye giden, köylerine döndükleri zaman İnce Memed’le karşılaşınca ona ziyafetler çeken köylüler... Adlarını değiştirip Memed yapan, ölünceye kadar dayak yeseler bile adlarının “Memed” olduğunu tekrarlayan köylüler... “Zavalsız yılanı öldürmek olmaz.” (s. 52) diyecek kadar, canlı olan her yaratığa saygılı köylüler... “Sırasında dünyanın en korkak, sırasında dünyanın en yürekli insanları...” (s. 500)...
Ve büyük dostluklar, büyük vefa duyguları... İnce Memed’i kurtarmak için ölümü göze alan Topal Ali (s. 419); ölümü göze alarak İnce Memed’in safına katılan eşkıyalar (s. 426)...
Ya İnce Memed?.. “İyi ki bıraktım şu eşkıyalığı” diyen, “burada şu denizin kıyısında, Akyalı Köyü’nde, Abdülselam Hoca’nın yanında, bu kutsal adamın koltuğu altında, Hürü Anam da. Seyran da evimde, rahat, etliye sütlüye karışmadan... Ben böyle yaratılmış, yumuşacık, içinde kimseye karşı, Hatçe’yi öldüren Yüzbaşı’ya karşı kin bile gütmeyen birisiyim.” (s. 87). Ama Şakir Bey, öğretmen Zeki Nejad’ı öldürtünce, ırgatlar ödenmeyen ücretlerini almak için, bir bölük jandarmanın yaylım ateşine aldırmayarak, konakları dümdüz edince, vakt ermiştir artık, yeniden “mor dağlar”ın yolunu tutar.
Kısa boyludur İnce Memed, utangaçtır. Topraktan öğrenmiştir öğrendiklerini. (Zeki Nejad imza atmasını da öğretmişti.) Alabildiğine duyguludur. Zeynep Hatun’un iyiliği karşısında tutamaz kendini, ağlar. İçi insan sevgisiyle doludur. Sarı Sultanoğlu bile “... biz bu İnce Memed’i bu Toros’un elinden zor alırız. Çünkü Bey, bütün Alevi Dedeleri, bütün Sünni İmamları, bütün kızlar, kadınlar ermiş saymışlar İnce Memed’i.” (s. 390) der.
Öğretmen Zeki Nejad’dan bir hayli şey öğrenen İnce Memed, romanının sonuna doğru, bir halk ayaklanması düşü görür, sonra, mebus Arif Saim Bey’in kaldığı konağa gider: “İnce Memed’in elindeki tüfeğin ucundan arka arkaya beş kere yalım sündü.” (s, 556). Sonra... “İnce Memed’den bir daha haber alınmadı, imi timi bellisiz oldu.”
İnce Memed 4 de öteki İnce Memed’ler gibi biter: Köylüler, toprağa saban atmadan önce, büyük bir ateş yakarlar, sevinç türküleri söylerler, yalımlar her yanı sarar, İnce Memed 3’te üç dağın doruğunda patlayan ışık, bu kez, İnce Memed 4’te dört dağın doruğunda patlar: “... bu ateşle birlikte de Alidağın, Düldül Dağı’nın, Yıldızdağın, Binboğa’nın doruklarında birer top ışık patlar, dağların doruğu üç gece ağarır, apaydınlık, gündüz gibi olur.” (s. 557).
Nerdeyse yarım yüzyılda yazılan İnce Memed bu sözcüklerle biter.

İnce Memed’ler, Yaşar Kemal’in öbür romanlarına benzemez
Otuz iki yıl gibi büyük bir zaman dilimi içinde yayımlanan dört cilt İnce Memed’de Yaşar Kemal hep aynı üslubu, hep aynı roman tekniğini kullanır. Bu yıllarda yazdığı öbür romanlarda anlatı biçimi değişir, İnce Memed’lerde hep aynı kalır: Hep o çocuksu, hep o masalsı anlatım; anlatıcı ile anlatılanlar hep aynı dünyanın insanlarıdır sanki; sanki özdeşleşmişlerdir, dilleri aynıdır, dünyaya bakışları aynıdır, inançları aynıdır, aynı mucizelere inanırlar... Yaşar Kemal “tükürmüşüm sizin romanınızın kurallarının içine” demektedir halkını anlatabilmek için -hatta daha fazlası için- halkını savunmak, halkının çektiklerini dile getirmek ve halkına umut vermek için. “Başkaldırı”yı temel ilke yapmış bir romancının roman kurallarına başkaldırmasını olağan saymak gerek.
Yaşar Kemal, İnce Memed’lere özgü bir roman anlayışını bilinçle kullandığı içindir ki Müslüm gelince zor durumdaki Memed’in “Başının yöresinde dönen kuşlar sevinç içinde şakıdılar.” (s. 25); İnce Memed’in atı diye uyuz bir atı kurşuna dizdikleri zaman, “Şafağa karşıydı, köprünün üstündeki yüksek tepenin yamacından on iki ak libaslı kişi ışıklar içinde balkıyarak aşağı indiler, köprüye ayak basar basmaz da İnce Memed’in atı ayağa kalktı, derin bir uykudan uyanırcasına silkindi, ışık içindeki adamlar ona yaklaşırlarken, şaha kalktı, burun delikleri şişti, ön ayakları göğü döğerek üst üste kişnedi. (...)... yürüdüler, dağlara doğru çekildiler gittiler. Orada, köprünün gözünün altında atın kurşuna dizildiği yerde küçücük, arada sırada sert çakan bir ışık kaldı.“ (ss. 197-198); İnce Memed yeniden eşkıyalığa dönünce, “Başında o sarı ışık dönüyor, şavkıyor, savruluyordu.” (s. 300); Anacık Sultan’ın İnce Memed’e giydirdiği gömleği “... giyenlere hiçbir hastalık yaklaşamazdı. Onlara kurşun işlemez, onları kılıç kesmezdi. Bu gömleklerden giyenler bilcümle kötülüklerden arınırdı. Onları ateş yakmaz, su boğmazdı. Kollarındaki zincirler kendiliğinden sökülür, mahpushane duvarları bir bakışta yıkılırdı.” (s. 320); Anacık Sultan, kestirdiği geyiğin köyün fukaralarına dağıtılmasını isteyince, “Kayalar çatırdamağa, aralarından taze, buğulu mavili çiçekler, bir uçtan bir uca silme çıkmağa başladı.” (s. 322); Anacık Sultan gömülürken, “Bu sırada ölünün üstüne ak bir bulut geldi durdu, o, her zaman Ocağın üstünde salınıp duran bulut.” (s. 485) ve “O ak buluda, o üç kuş doruğun üstünde süzüldüler kaldılar. Gece de bir yıldız kümesi dönerek, ışıkları savrularak doruğun üstüne indi.” (s. 486)... Yaşar Kemal mi yazıyor, halk mı söylüyor, karışır birbirine. Ve bütün İnce Memed’lerde Yaşar Kemal bilinçle yapar bunu.
Yaşar Kemal, roman kurallarına aldırmadığı için ya da İnce Memed’lerin kurallarını kendi koyduğu için, romanın akışını aksatacağını bile bile Bayramoğlu’nun nasıl eşkıya olduğunu, Şakir Bey’in zenginliğinin kökenini anlatmaya başlar.
Yaşar Kemal, İnce Memed’lerin klasik romanın alışılmış kalıpları içinde yazılamayacağını çok iyi biliyor; darda kaldıkça durmadan mit yaratan, yarattıkları mitlere sığınan, bunu bir savunma aracı, bir yaşama bağlanma aracı olarak kullanan insanların yaşamlarını günlük yaşamın mantıki düzenine bağlı kalarak anlatamayacağı için, gerekince, düşle gerçeği iç içe veriyor. Ustaca.
Yaşar Kemal, düşle gerçeği iç içe verme yöntemini, İnce Memed’in eşkıyalığı bıraktıktan sonra yaşadığı korkuyu anlatırken de kullanıyor. Sanrı (hallucination}, biliyoruz, “uyanık bir kişinin, kendi dışında var sandığı ama gerçekte yok olan olguları algılaması”dır. İnce Memed, 101. sayfada, bir kebapçıda bir adam görür: “Memed, adamın kendisini bir iyice tanıdığım, tanıyınca da şaşkınlıktan küçük dilini yuttuğunu anladı.” Memed’in bu adamla kovalamacası 292. sayfaya kadar sürer. Hürüce, Memed’e “Oysa öyle bir adam yokmuş.” der; Memed, 300. sayfada eşkıyalığa döner ve “o adam” bir daha görülmez. Burada Yaşar Kemal’in romana getirdiği yenilik, sanrı ile gerçek olayı birbirine karıştırmasıdır: 139. sayfada “o adam”ı Memed’den başka Abdülselam Hoca’yla “kapıdan çıkmakta olan kadınlar” da görür; 223. sayfada, “o adam”, “üç el kurşunu arka arkaya atın tam alnının ortasına” boşaltır; 224. sayfada Memed’le Zeki Nejad “atın koşumunu çözdüler, eyeri Memed, heybeyi, dizgini, bellemeyi öğretmen aldı, eve doğru yola düştüler.”
Yaşar Kemal, Memed’le “o adam” ilişkisinde sanrı ile gerçeği birlikte vererek sayfalar boyu süren bir gerilim sağlıyor. Memed’in atı vurulduğu zaman öğretmen Zeki Nejad’a, “... bu Şakir olacak köpek kan içici bir insan kasabıdır. İşte ilk önce senin başına geldi. İlk seni öldürtmek istedi. Seni öldürerek bana gözdağı vermek istedi.” dedirterek okura bir ipucu veriyor. Memed, dağlara dönünce, kasabanın o alışamadığı ortamından uzaklaşınca, tedirginliğinden kurtulunca, “o adam”dan da kurtuluyor.
Yaşar Kemal, ağaların, jandarma subaylarının, mebus Arif Saim Bey’in tutkularını, ikiyüzlülüklerini, korkularını, mal mülk düşkünlüklerini gözler önüne sererek 1930’lu yıllardan bir kesit verirken mizahı bir silah gibi kullanıyor. Köylülere de eleştirel bir tutumla yaklaşıyor, onları idealize etmiyor, ama bu hiçbir zaman mizaha dönüşmüyor.
İnce Memed 4’te dil, büyük yazıcı ustalığıyla kullanılmıştır.
Bu kitapta Yaşar Kemal’in bir buluşu var, çok sevmiş onu, belli, üç kere tekrarlıyor: “Her bir su o kadar aydınlıktır ki, sanki akan su değildir de ışıktır. Dibine kitap düşse okunur.” (s. 9) Bir sayfa sonra: “... Ve sularının dibine Kuran düşse okunur.” ve 487. sayfada: “... göller aydınlanır, diplerine Kuran düşse okunur.”
Doğa’dan, Ferhat Hoca’dan, Memed çocuktan, Molla Duran’ın öteki ağalardan ayrılan yanlarından söz edemeyeceğim, çünkü yazı çok uzadı. Bir cümleyle bitireyim: Türk halkının 1950 yılında, çeyrek yüzyıllık bir siyasal iktidarı niçin değiştirdiğini anlamak için toplumbilimsel incelemeler okumak elbette gereklidir, elbette yararlıdır; ama bence İnce Memed 4’ü, bu, resmi tarihin dışında yazılmış romanı okumak, bu iktidar değişiminin nedenlerini anlamak için yeter.

Bu yazı İş Bankası Kültür Yayınları’nın yayımladığı Fethi Naci’nin ‘Yüz Yılın 100 Türk Romanı’ adlı kitabından alınmıştır.

Türk Sinemasından Unutulmaz Replikler

12/9/2008 · Kategori: Haber

Türk Sinemasından Unutulmaz Replikler

Yeşilçam filmlerinde geçmiş olan, senaryo gereği söylenmiş olan bu sözlere bir çok kişi alaylı yaklaşmaktadır. Oysaki bizce; bu sözlerde eski yılların bu yıllara umudu, o yılların insanlarının birbirlerine olan kalplerinin temizliği, birbirlerine karşı dürüstlükleri var...

Şimdiki yıllarda ise (üstüne alınmayan tüm insanları tenzih ederiz)insanlar daha içten pazarlıklı, daha da karşısındakinin kuyusunu kazmaya dönük bir yaşam içerisine girmiş durumda. Tabii buna maddi veya manevi bütün durumlar etki yapmakta ama bunlar gerçek ki günümüzde, o eski yılların temiz kalpliliği ile dürüstlüğü kalmamasından dolayı, işte aşağıdaki bu film sözlerine bazı insanların yaklaşımı gülmek veya komik bulmak oluyor.

Biz bu yazıları kaç kere okuduysak okuyalım veya filmlerden izlerken kaç kere duyduysak duyalım kesinlikle ve kesinlikle o yılların masumluğunu ve dürüstlüğünü gördük...


Güzel olduğunuz kadar küstahsınız da.
Anneciğim, ben bu amcayı çok sevdim. Ona baba diyebilir miyim?
Bana annemi tekrar anlatır mısın babacıgım?
Senin annen bir melekti yavrum.
Neden ağlıyorsun anneciğim?
Hayır yavrum ağlamıyorum. Gözüme toz kaçtı.
Benim de senin yaşlarında bir oğlum vardı evladım.
Seni sevmiyorum, seninle oyun oynadım, bunu anlamadın mı hala. (Aktör veya aktrist amansız bir hastaliğa genellikle ince hastalığa tutuldugu zaman sevgilisine söylediği ilk cümle.)
Annen sen doğarken öldü yavrum.
N'olur gerçeği söyleyin doktor yaşayacak mıyım?
O kızla evlenirsen, seni mirasımdan mahrum, evlatlıktan men ederim.
Nayır Necla, n'olamaz.
Hayır siz kovmuyorsunuz, ben vazifemden istifa ediyorum.
Tanrım, bu resim... Bu resim.
Ben fakir bir gencim, sen ise zengin bir fabrikatörun kızısın.
Biz ayrı dünyaların insanıyız.
Aman tanrım, göremiyorum... Göremiyorum... Kör oldum.
Görüyorum... Görüyorum..
Evlenince pembe panjurlu bir evimiz olacak.
Hayır.. Durun.. Kemal suçsuzdur.. Aradığınız suçlu benim.
Durun siz evlenemezsiniz. Siz kardeşsiniz!
Bizim bu dünyada yaşamaya hakkımız yok mu be hakim bey abicim. Ha?
Bu ses.. Bu ses.. Olamaz, git.. Git buradan..
Vücuduma sahip olabilirsin ama ruhuma asla.
Üstlendiğin vazife cok muhim Kemal, bu görevi layıkıyla yapacağından eminim.
Ben kör bir gencim, hayatımı keman çalarak kazanırım. Reca ederim duygularımla oynamayın.
Sen arkadaşımın aşkısın.
Sizi ebediyete kadar bekleyecegim.
Lütfen haddinizi biliniz.
Metanetinizi muhafaza ediniz. Tanrıdan ümit kesilmez.
Tanrım ne kadar bedbahtım.
Bana yıllar once çılgıncasına sevdiğim bir kadını hatırlattınız.
Babanın kanını yerde koma ogul.
İşte bana yazmıis olduğun aşk dolu mektuplar. Meğer hepsi yalanmış. Al bunları.
Hayır Tamer... Olaylar sandığın gibi değil.
Fakirsin sen.. Fakir.. Fakir..
Beni paranla satın alabileceğini mi sandın?
Bu resimdeki amca kim anne?
Sen kaç yiğidim, ben onları oyalarım.
Hayır.. Hayır.. Tertemiz hislerimle oynadın benim.
Biliyordum.. Ölmediğini biliyordum Rifat.
Oh ne saadet.
Yaa Justinyanus, iste buna Osmanlı tokadı derler.
Yettim yiğidim.
Yavrum İstanbul sana neler etmiş?
Saadet dolu yuvamıza kara bir gölge düşürdün.
Bizim gibi insanlar şerefleri için yaşarlar, namusları için ölürler. Ama sen bunu anlayamazsın.
Ben artık yarım bir insanım.
Çocuğumun ameliyat parası için yaptım herşeyi.
Ağlamak istiyorum.
Demek ikimizde aynı kadını sevdik.
Olmadı Neriman, yapamadım.. Seni unutamadım.
Ben sırtımda taş taşır, yine seni okuturum yavrum.
Söyleyemedim anne, babamın simitçi olduğunu yine söyleyemedim.
Son nefesimde herşeyi itiraf etmek istiyorum. Katil benim.
Demek aşkımız bir yalandı.
Parayla saadet olmaz evladım, bunu sakın unutma.

Vakit'te tüyler ürperten yazı

12/9/2008 · Kategori: Fikra- KoseYazisi

Vakit'te tüyler ürperten yazı

Vakit'in Ankara Temsilcisi Serdar Arseven, akıllara durgunluk verecek bir yazı kaleme aldı. Dünkü köşesinde "Ben Isırırım Ama Köpeklerin Yalamasına Bile Müsaade Etmem" başlığını kullanan Arseven, "Önyargılıyım. İtham Müslüman'a yönelikse ‘iftira' derim, kafire yönelikse ‘doğru' derim" dedi. Köşesine "Deniz Feneri meselesiyle niye ilgilenmediğimi soruyorlar" diye giriş yapan Serdar Arseven'ın yazısındaki bazı ifadeler şöyle:

MÜSLÜMANI YIPRATMAM: Haksız servet artışı varsa, bunun acısı mutlaka çıkacaktır. Ahirette de dünyada da. O hesapları kendi içimizde sorabiliriz. Bu benim tavrımdır. Ben; bir Müslüman'ı, hele bir fasık saldırıyorken, asla yıpratmam. Üstadın anlayışındayım. Belki kendim ısırırım Müslüman kardeşimi. Lakin köpeklerin yalamasına dahi müsaade etmem. Hele tarassut köpeklerinin asla.

‘İFTİRA' DERİM: Çifte standartlarım var. Bu çifte standartlar nasıl mı işler? Basit; itham Müslüman'a yönelmişse ‘iftira olduğu önyargısından' hareketle çıkarım yola. Deniz Feneri benimdir, Ergenekon terör örgütü kahrolası darbe düzeninin.

AZILI DİN DÜŞMANLARI

Arseven'in Ergenekon hakkındaki görüşleri ise, şu şekilde: Ergenekon söz konusu olduğunda ise, bu adamların ne azılı din düşmanı olduklarını bilmemden ve dahası, bu ülkenin kurtuluşunun ancak bu darbeci zihniyeti ortadan kaldırmakla mümkün olacağına dair idrakimden dolayı olayın üstüne giderim.İddianameyi esas alır bindiririm. Bu bu çifte standardı uygularken karşılaştığım birtakım çirkin tavırları göz önünde bulundurmam.

'Aşk-ı Memnu' yeniden

12/9/2008 · Kategori: Edebiyattan Sinemaya

'Aşk-ı Memnu' yeniden

Kanal D'den bir edebiyat uyarlaması daha... Reşat Nuri Güntekin'in "Yaprak Dökümü"nden sonra şimdi de Halit Ziya Uşaklıgil'in "Aşk - ı Memnu" adlı eseri dizi oldu



Tek kanallı televizyon döneminde yayınlandığında büyük ilgi gören ve Müjde Ar'ın şöhret basamaklarını tırmanmasına neden olan "Aşk-ı Memnu" 33 yıl sonra yeniden ekrana geliyor.
Halit Ziya Uşaklıgil'in eserinden Ece Yörenç ve Melek Gençoğlu'nun günümüze uyarladığı dizide Kıvanç Tatlıtuğ, Beren Saat, Nebahat Çehre ve Selçuk Yöntem başrolleri paylaşıyor. Genel konu şöyle:
Adnan, 11 yıl önce eşini kaybedince, sosyal hayattan uzaklaşıp bütün ilgisini kızı Nihal ve oğlu Bülent'e vermiştir. Aile yadigâri emektarları, çocukların yarı Fransız dadısı ve hamiliğini yaptığı uzak akraba çocuğu Behlül ile İstanbul'un en önemli yalılarından birinde yaşayan Adnan Bey, yine İstanbul'un tanınmış ailelerinden Melih Bey takımından Firdevs Hanım'ın kızı Bihter'le yıllar sonra tekrar karşılaşır.
Firdevs Hanım çok hırslı bir kadındır. Kızlarıyla rekabet halindedir. Bihter babasının ölümünden sorumlu tuttuğu annesine kin duymakta ve Firdevs Hanım'ın kızı olarak anılmaktan büyük utanç duymaktadır. Yalnızlığın ve hüznün içinde Adnan Bey'le karşılaştığında onun güvenli elini tutar. Öte yandan Firdevs Hanım için de Adnan Bey en cazip eş adayıdır. Onu elde etmeye çalışırken kızı Bihter'le yolları kesişir ve anne kız arasında yıllarca sürecek büyük bir çatışma başlar.
Bihter, Adnan Bey'in köşkünde mutluluğu ararken, tutkuyla tanışır. Behlül ve Bihter birbirlerine doğru sürüklenirler. Yasak aşkları bu ailedeki herkesi ayrı ayrı etkileyecektir.
Yapımcı : Kerem Çatay
Yönetmen : Hilal Saral
Oyuncular : Kıvanç Tatlıtuğ (Behlül), Beren Saat (Bihter), Nebahat Çehre (Firdevs), Selçuk Yöntem (Adnan), Zerrin Tekindor (Deniz), Hazal Kaya (Nihal), Batuhan Karacakaya (Bülent), Rana Cabbar (Süleyman), Gülsen Tuncer (Ahsen), Fatma Karanfil (Şayeste), Nur Fettahoğlu (Peyker), Baran Akbulut (Beşir), Pelin Ermiş (Cemile)
KANAL D / 20.00


Gülüm'e ofis şoku


"Son Ağa"da Salim Ağa'yla bir olup eski nişanlısına karşı çıkan Gülüm'e ağabeyinden büyük sürpriz var

Yönetmenliğini Özer Kızıltan'ın üstlendiği, başrollerini Tamer Karadağlı, Feride Çetin, Emel Müftüoğlu, Durul Bazan ve Zerrin Sümer'in paylaştığı "Son Ağa" yeni bölümüyle bu akşam ekrana gelecek. Hep başkaları için yaşamış bu yüzden de mutlu olamamış bir ağanın çevresinde dönen komik olayları anlatan dizinin bu haftaki bölümünün konusu şöyle:
Ankara'dan dönen Gülüm, ofisinin ağabeyi tarafından satıldığını duyunca şoke olur. Salim ve Gülüm Ürgüp projesinde Necati'yi sıkıştırmak için işe girişirler. Necati de boş durmaz ve Salim'e karşı harekete geçer. Kurtuluş ve Hande için düzenlenen iftar yemeği ise yeni sürprizlere yol açar.
STAR / 20.00



Kraliçenin gizemli ölümü

BELGESEL: KLEOPATRA
CNN TÜRK'ün belgesel kuşağında bu kez "Kleopatra: Kraliçenin Gizemli Ölümü" adlı belgesel ekrana gelecek.
Devasa bir imparatorluğun firavunu, antik çağ Roma'sının en güçlü iki adamının, Julius Caesar ve Mark Antoni'nin sevgilisi. Tarih, onun kendisini zehirli bir yılanla öldürdüğünü kaydetti. İki bin yıl sonra, önde gelen bir adli - tıp uzmanının yönettiği bir araştırma, tamamen farklı bir hikâyeyi ortaya çıkardı; iktidar mücadelesi kraliçenin ölümüne yol açmış olabilir...
CNN TÜRK / 21.00


Şevval Sam'dan türkü ziyafeti

TÜRKÜLERLE SÜPER GECE
TRT'nin THM Radyo Sanatçıları'nın her hafta sevilen türkülerle ekrana geldiği "Türkülerle Süper Gece" bu hafta Şevval Sam'ı konuk ediyor. Yönetmenliğini Mustafa Gürsoy'un yaptığı programı Özgür Eren sunuyor. Kubilay Dökmetaş, Ali Çakar, Emine Ata, Zeynep Başkan, Zafer Albayrak, Mustafa Arı'nın beraber ve solo türkü söylediği yapım, Şevval Sam'ın seslendireceği Karadeniz türküleriyle renklenecek.
TRT 1 / 22.20



'Siyaset Meydanı' sezonu açıyor

SİYASET MEYDANI
Ali Kırca, yeni yayın döneminin ilk "Siyaset Meydanı"nda Kafkaslar'da yaşanan sıcak gelişmeleri tartıştırıyor. "Gürcistan'la Rusya arasında patlak veren kriz nasıl sonuçlanacak?", "Türk hükümeti nasıl bir strateji izleyecek?", "Türkiye'de yaşayan Gürcü, Abhaza ve Çeçenler bölgedeki durumu nasıl değerlendiriyor?". Tüm bu soruların yanıtları ekranda.
SHOW TV / 23.00


'Issız Adam' filminin setine davetlisiniz

BEYAZPERDE
Sinema eleştirmenleri Ali Hakan ve Alin Taşçıyan'ın sundukları "Beyazperde" bu hafta, yeni kuşağın en önemli yönetmenlerinden Çağan Irmak'ın, çekimleri İstanbul'da devam eden son filmi "Issız Adam"ın setine konuk oluyor. Fuaye Sohbet'te de, başrolünde Jean Dujardin'in rol aldığı, reklam dünyasının ele avuca sığmaz çocuğunun iç hesaplaşmasını gözler önüne seren yönetmen Richard Attenborough'nun, 2. Dünya Savaşı sırasında yaşanan bir aşk öyküsünü anlattığı "Kayıp Yüzük" filmi ele alınacak.
24 / 20.00


Eski dostlar anlatıyor

ICONOCLASTS
Kendi alanlarında en iyi ve yaratıcı isimler "Iconoclasts"da bir araya gelip birbirlerini anlatmaya devam ediyor. Programın bu bölümünde Robert Redford ve Paul Newman bir araya geliyor. Sıkı bir çevreci olan efsanevi oyuncu, yönetmen ve yapımcı Robert Redford, yaklaşık 30 yıl sonra televizyonda ilk defa oyunculuğu kadar yardımseverliğiyle de tanınan eski dostu ve rol arkadaşı Paul Newman'la birbirini anlatıyor.
NTV / 20.30



DİZİ GÜNLÜĞÜ

'Parmaklıklar Ardında'
Bir hapishanede yaşananları anlatan dizi kadrosuna eklenen yeni oyuncularla sezonu açıyor. Havalandırmada çıkan olaylar sonunda bilanço ağırdır. Yaralılar ve ölüler vardır. Aliye hastanede Beray'la aynı odaya düşecek ve Gülten'le ilgili gelişmeleri oradan izleyecektir. Savcının sürpriz bir biçimde görevine geri dönmesi ve yeni başgardiyan olarak Ekrem'i (Cengiz Bozkurt) işe başlatmasıyla B2 koğuşunun yapısı değişir. Trakyalı Elmas (Seher Terzi) ve Kevser (Pınar Ünsal) gidenlerin yataklarına yerleşirken Nur'un tahtına da Ziynet (Zeynep Eronat) talip olacaktır.
ATV / 22.20


'Elif'e Mustafa'dan itiraf
Elif ve Ahmet'in birlikte geçirecekleri son dakikalar bölünmüştür. Ahmet, Elif'i evine bırakır. Yağmur'dan sahte içki olayını ve bunda İlhan'ın da parmağı olduğunu öğrenen Ahmet çok sinirlenir. İlhan ve Yağmur'u zorla Oğuzlar'dan af dilemeye götürür. Hem İlhan hem de Ahmet'le sorun yaşayan Yağmur, Mehtap'ın bahsettiği yeni ağabeyi bulma çabasına girer. Bu sırada Rıdvan Nilgün'le birlikte Ahmet'i zor durumda bırakacak planlar yapmaktadır. Mustafa ise Elif'e olan aşkının bunalımından bir türlü kurtulamaz ve artık Mustafa için dilin kemiği yoktur.
ATV / 20.00


The Office
Birçok ülkede uyarlamaları yayınlanmış olan BBC'nin popüler dizisi ile aynı ismi taşıyan ABD yapımı "The Office" TNT'de... Dizi, Dunder Mifflin Kağıt Şirketi'nin Scranton Şubesi'nde çalışanların, 09.00'da başlayıp 17.00'de sona eren ofis yaşamını belgesel tadında gözler önüne seriyor. Modern ofis yaşamını alaylı bir dille eleştiren komedinin başkahramanı; kendini çalışanlarının doktoru, komedyeni, sırdaşı hatta tanrısı olarak tanımlasa da elemanlarının gözünde kaba, sevimsiz, sinir bozucu, ırkçı, cinsiyetçi ve verdiği hiçbir sözü yerine getirmeyen biri olan patron Michael Scott.
TNT / 19.15


Süper Babaanne
Sakine Nine ve Orhan, bankaya gittikleri sırada soyguncular tarafından rehin alınır. Sakine Nine keçiboynuzu sayesinde Süper Babaanneye dönüşerek soyguncuları etkisiz hale getirir. Merdane Hanım İlknur'dan misafirleri için pasta börek yapmasını ister. İlknur zorlanır.
TRT 1 / 20.50



Bez Bebek
Şoker yıllar önce zamanda yolculuk yapıp geri dönen Bilgin Çokbilmiş'in hafıza silme formülünün iksirini yapıp Kulina ve Makbuş'a içirir. Hafızalarını yitiren Kulina'yı dünyada çocukların bakıcısı olduğuna, Makbuş'u da oyuncaklar dünyasının baş perisi olduğuna inandırır.
FOX / 20.00



GÜNÜN FİLMLERİ

Silahşör
"Musketeer" (2001)
Yönetmen: Peter Hyams
Oyuncular: Justin Chanbers, Catherine Deneuve, Mena Suvari, Stephen Rea, Tim Roth
Chambers filmde ateşli ve inatçı kişiliği sebebiyle 17.yüzyıl Paris'inin ileri gelenleriyle başını belaya sokan kılıç ustası D'Artagnan' rolünde... Cesur ve genç silahşör D'Artagnan, katıldığı silahşörler takımı ile birlikte bir yandan 17. yüzyıl Paris'inde, Fransa'nın içinde bulunduğu kaos ortamına son vermek için mücadele ederken bir yandan da 14 yıl önce katledilen ailesinin intikamını almak istemektedir.
KANAL 1 / 21.00


Üç Kral
"Three Kings" (1999)
Yönetmen: Davit O. Russel
Oyuncular: George Clooney, Mark Wahlberg
Bir grup maceraperest Amerikan askeri Irak'taki Körfez Savaşı'nın hemen ardından ülkelerine dönmeyip, çölün derinliklerinde gömülü olduğu söylenen bir hazineyi bulmaya karar verirler. Bir süre sonra haritanın kılavuzluğunda yaşamlarını değiştirecek ve onları onurlu bir mücadeleye sürükleyecek macera dolu bir yolculuğa adım attıklarını anlarlar.
TNT / 21.15


Hz. Süleyman'ın Hazinesi
"King Solomon's Mines" (2004)
Yönetmen: Steve Boyum
Oyuncular: Patrick Swayze, John Standing, Alison Doody
Avcı Allan Quatermain, safarilere çıktığı Afrika'dan İngiltere'ye geri döner. Aynı sırada, Prof. Samuel Maitland, kral Twala'nın adamlarınca kaçırılır. Kral Maitland'ın kızına Sitandra's Kraal adlı bir yere gelmesini söyler. Maitland'ın kızı Elizabeth, Allan Quatermain'i rehberi ve koruyucusu olarak tutar ve yola çıkarlar.
TV8 / 21.00



Zor Para
"Hard Cash" (2002)
Yönetmen: Predrag Antonijevic
Oyuncular: Val Kilmer, Christian Slater
Hapisten yeni çıkan Thomas, ayağının tozuyla büyük bir soygun yapmaya karar verir ve istediğini yapar. Ama para daha önceden FBI tarafından işaretlenmiştir.
KANALTÜRK / 20.15

2050'de bunlar hayatımızda olmayacakmış

11/9/2008 · Kategori: Haber

2050'de bunlar hayatımızda olmayacak

 

2050 yılına kadar adım adım hayatımızda yokolacakların listesi!

Avustralyalı ‘gelecek bilimciler' Richard Watson ve Ross Dawson, 2050 yılına kadar yok olması muhtemel ‘şey'leri gösteren bir çizelge hazırladı.
Buna göre, gelecek yıl kül tablası, 2016'da ise bilgisayar fareleri ve emeklilik tarihe karışacak. Bu tahminlerin gerçekleşmesi zor gibi görünebilir ama onlar “Lütfen bu çizelgede kusur aramayın” diyor.

İşte 2050'de olmayacaklar listesi
Ross Dawson ve Richard Watson'a göre 'kavramlar', 'şey'ler ve onların son kullanma tarihleri...

2012: Dial-up internet erişimi

2013: Faks makinesi

2014: Kaybolmak

2016: Emeklilik, 'gay' barlar, bilgisayar faresi

2020: Telif hakları

2022: Bloglar, imla kuralları, Maldivler

2023: Çalışılmayan hafta sonları, Paris Hilton

2024: Masaüstü bilgisayar, AM radyo

2025: Parasız otobanlar

2026: Öğle yemeği, FM radyo, samimiyet, kırışıklıklar

2030: Anahtar, çocukluk dönemi, realite televizyonu

2033: Bozuk para

2034: Ucuz seyahat, Bangladeş

2035: Orta sınıf, petrol, spam, Aborijinler, Microsoft

2036: Petrolle çalışan araçlar, bağımlılık

2037: Buzullar, doğal yollarla çocuk sahibi olma

2038: Sükûnet

2039: "Özür dilerim", Avrupa Birliği

2040: Cüzdan, halka açık bedava yerler, karbon emisyonu, kağıt para, sağırlık

2042: Kravat

2044: Gelecek bilimciler

2049: Google, körlük

2050'den sonra: Estetik ameliyat, fiziksel acı, çirkinlik, ölüm

Savcılara Neden "Cumhuriyet Savcısı" Denir?

10/6/2008 · Kategori: Inceleme

Savcılara neden Cumhuriyet Savcısı denir

<****** src="http://s.wordpress.com/wp-content/plugins/adverts/adsense.js?1" type="text/**********">

Lozan’da doktora yaptıktan sonra Atatürk tarafından ‘Hukuk Reformu yapmakla’ görevlendirilen Adalet
Bakanı Mahmut Esat Bozkurt, savcılar için ‘Cumhuriyet Savcısı’ unvanının isim babasıdır.
Ata’nın huzurunda ‘Hukuk Reformu’ için fikir fırtınası yapılırken, Bozkurt çok tepki alır ve sıkıştırılır:

 

‘Neden sadece savcılara Cumhuriyet Savcısı denilir?
Cumhuriyet Başbakanı,
Cumhuriyet Bakanı,
Cumhuriyet Müsteşarı,
Cumhuriyet Valisi,
Cumhuriyet Büyükelçisi olmuyor da,
Neden Cumhuriyet Savcısı?
Savcılara neden bu imtiyaz?

Atatürk, Bozkurt’a ‘Ne diyorsun?’ diye sorar.
Bozkurt’un cevabı çok net olur:
‘Çünkü öyle zaman olur ki, cumhuriyeti korumak için başbakandan, bakandan, müsteşardan, validen,
büyükelçiden bile hesap sormak gerekebilir. İşte o hesabı soracak olan Cumhuriyet Savcısı’dır.’

Yılmaz Güney: Bütün Romanları / A. Ömer TÜRKEŞ

30/5/2008 · Kategori: Inceleme

Yılmaz Güney

Bütün Romanları


Nazım Hikmet’in, Melih Cevdet’in, Oktay Rifat’ın romanlarını gölgeleyen şair kimlikleriyse, Yılmaz Güney’in romanlarını unutturan onu bir efsaneye dönüştüren sinema hayatıdır. Oysa sanat alanına hikayeleriyle başlamıştı Yılmaz Güney. 50’lerin başlarında ilk hikayesi “Pazar Postası”nda yayınlandığında henüz bir lise öğrencisiydi. Dergiciliği sevmişti; hem yazdı, hem kimi dergilerin Adana dağıtımını üstlendi, hem de arkadaşlarıyla birlikte kendisi dergi çıkardı. 1955 yılında liseyi bitirip Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne kaydolduktan sonra siyasete ilgisi artan Yılmaz Güney’in kaderini değiştiren de yazma tutkusudur; “On Üç” adlı dergide yayımlanan "Üç Bilinmeyenli Eşitsizlik Sistemleri"(1956) hikayesinde "komünizm propagandası" yaptığı gerekçesiyle hakkında açılan dava sonucunda 1961 yılında bir buçuk yıl ağır hapis, altı ay sürgün, ömür boyu amme haklarından yoksunluk cezalarına çarptırıldı.

Yaratarak direnmek
Kendisini susturmak isteyenlere inat, bu ilk girişinden başlayarak her seferinde, mahpusluk günlerini daha fazla okuyarak, yazarak ve yaratarak geçirecektir Yılmaz Güney. Sinema deneyiminin olmadığı bu ilk hapishane döneminde bütün enerjisini “Boynu Bükük Öldüler” romanını tamamlamaya verecek ve bu süreci anılarında şu cümlelerle özetleyecektir; “ ‘Boynu Bükük Öldüler’ Nevşehir Cezaevinde, siyasiler koğuşunun en dip köşesinde, rutubetli bir duvara komşu bir ranzada, geceli gündüzlü on altı aylık bir çalışmanın ürünüdür. Ranzamdan hiç indirmediğim küçük bir masam vardı. Yatma zamanı gelince, ayakucuma çeker, ayaklarımı altına sokar uyurdum. Çoğunlukla, anlattığım insanları görürdüm düşlerimde, onlarla yaşardım. Altmış üç haziranında sürgünden döndüğümde, bir gazetede yayınlanması olanaklarını aradım, bulamadım. Altmış altıda, bir arkadaş basmak istedi. O günlerde ünü giderek artan bir sinema oyuncusuydum. Adım 'Çirkin Kral'dı.”

1971’de yayımlanıp 1972 yılı Orhan Kemal Roman Armağanı’nı kazanan “Boynu Bükük Öldüler”, Yılmaz Güney romanları arasında kuşkusuz en başarılısıdır. Toplumsal sorunları, özellikle kırsal kesim insanlarının dramlarını anlatma eğiliminin roman yazımına egemen olduğu, Yaşar Kemal, Kemal Tahir, Orhan Kemal gibi yazarların ustalık ürünlerini verdikleri, sosyalist düşüncelerin edebi alana yayıldığı bu yıllarda yazılan “Boynu Bükük Öldüler”, Halil ve Emine üzerinden 1950'li yılların Çukurova’sındaki hayatı anlatır. Kendisinin de ifade ettiği gibi, teorik bilgisi zayıftır, ideolojisi netleşmemiştir, ama hikayesindeki insanları tanımış ve çok iyi gözlemiştir. Bu gözlemlerini gerçekçi ve içten bir yaklaşımla taşıyacaktır hikayesine. “Boynu Bükük Öldüler”de -Fethi Naci’ye katılıyorum- “köylülere bir Yaşar Kemal bakışı var. Yılmaz Güney de, çok iyi tanıdığı köy gerçekliğini ve köylüleri olduğu gibi anlatıyor, ama elbette bir roman yapısı içinde, elbette yakından tanıdığı, yaşadığı insan ve toplum gerçeklerini seçerek, düzenleyerek. İlk romanlar çoğu zaman, yaşanmışlıkla doludur. Yılmaz Güney, gereksiz ayrıntıları ayıklamayı bildiği için, yaşanmışlığa dayanan romanı başarı çizgisini tutturmuş.”

“Boynu Bükük Öldüler”in tamamlanmasından yayımlanmasına kadar geçen zaman içerisinde sinemada oyunculuğuyla büyük bir başarı kazanmıştı Güney. Ancak senaryoları ve yönetmenliğiyle 70’lerin başında onu Türk sinemasının zirvesine oturtan “Umut”u ve “Ağıt”tıdır ki, bu filmlerinin arkasında ilk romanının izleri vardır. Klasik gerçekçi roman kurgusu taşıyan, karakter çizimleri ve mekan kullanımlarıyla bir edebi metni çağrıştıran, yani dilselin görsele aktarıldığı bir anlatımı olan “Ağıt”, Yılmaz Güney’in kendine özgü sinema dilini yakaladığı ilk filmdir. Ve bu dil edebiyatın dilidir. Sevgi Soysal’ın romancılığına Yeni Sinema hareketinin yaptığı katkı ne kadar önemliyse, Yılmaz Güney sinemasına edebiyatın yaptığı katkı da o kadar önemlidir.

“12 Mart” Romanları
Yılmaz Güney’in en verimli çağında pek çok devrimci, aydın ve sanatçıyla birlikte 12 Mart darbesine maruz kalması bugün bizim lanetle andığımız bir “kader”. Ancak Güney, tutsaklığa yaratarak direnmesini, dışarıdayken ihmal ettiklerini içerde gerçekleştirmesini bilen, kolay kolay mağlup edilemeyen bir sanatçıydı, aydındı ve hepsinden önemlisi sosyalizme içten bağlanmış bir devrimciydi. “Hücrem” kitabında karşılaştığımız özeleştirisinden de anlaşılacağı gibi, hapisliği “hoş gelmiş, sefa gelmişti” Yılmaz’a; “toplumsal değişimler insanı eğitir, etkiler, bilincini değiştirirdi. Oysa ben kitle mücadelelerinden ne kadar uzaktım. Gerek işçi-köylü hareketleri, gerekse öğrenci hareketleriyle organik bağım yoktu. Bir bakıma hayattan kopuk, giderek burjuva dünyasının pislikleri içinde, sübjektivizmin batağında eriyen bir insandım. İmdadıma 12 Mart yetişti.(...) Safım açık ve bellidir. Emekçi yoksul halkımım safında, bilimsel sosyalizme inanan, sosyalizm acemisi bir sanatçıyım. Bütün olanaklarımla kurtuluş mücadelesinin içinde olmaya çalışacağım... Bu yüzden başıma gelecek belaları göğüslemeye şimdiden hazırım.(...) Göğsümü gere gere “ben sosyalistim” diyemiyorum. Küçük ve acemi bir çırağım şimdilik. O yüce sorumluluğu tam anlamıyla, bütün ilişkiler sürecinde taşıyacak güçte, fedakarlık ve yiğitlikte değilim henüz. Fakat şunu belirtmeliyim ki, sağlıklı bir sosyalist olmak en büyük ve tek amacımdır.”

Yılmaz Güney’in işte bu duygu ve düşüncelerle kaleme aldığı “Selimiye Üçlüsü”nde, 1971-1973 tarihleri arasında yazılıp 1975’te ard arda yayımlanan “Salpa”, “Sanık” ve “Hücrem”de, hem bir özeleştirisinin öğeleri hem de mücadelenin eşiğindeki bir militan için kendi deneyiminden çıkardığı notlar yer alır: “Salpa”nın kahramanı Mehmet Salpa, hayatın daraldığını hissedip taşradan İstanbul’a kaçan, umduğunu bulamayan, yoksulluğunu anlamlandıramayan ama arayışını inatla sürdüren bir delikanlı. “Sanık”taki Yaşar Yılmaz da köyünden kalkıp gelmiş, ama üniversiteye kaydolmuş, mühendis çıkmanın eşiğine gelmiş, geleceğe umutla bakan bir genç. Sola sempati duyan, öğrenci gençliğin eylemlerine katılan ancak darbeden sonra gündelik hayatın rutinine gömülüp devrimcilerle ilişkileri kopan Yaşar Yılmaz, tarihimize “Sabotajlar Davası” olarak geçen hukuksal komedi nedeniyle tutuklanıp işkenceye götürüldüğünde başlayacaktır iç hesaplaşmasına. Hesaplaşma sırası “Hücre”de Yılmaz Güney’e gelecektir...

Türk romanında gerçek anlamıyla politik türe dahil edilebilecek romanların miladı 12 Mart’tır. “Selimiye Üçlüsü”nü de bu küçük “kanon” içerisinde değerlendirmek gerekir. Aslında bir ağıttır 12 Mart edebiyatı; kökleri halk masallarına, şarkılarına, türkülerine uzanan ve 12 Mart’la yenilenip geleneğe aktarılan bir ağıt... Masumiyet, yurtseverlik, halkçılık, fedakarlık gibi kavramlar öne çıkmış, romana yansıyan eylemler ve isyan değil, isyanın öznesi olan 68 kuşağının yenilgisi, en çok da hapishane-işkence anlatıları olmuştur. O zamana dek görülmedik bir baskı ve şiddeti içeren bu siyasi tarih, romanların, öykülerin, şiirin ve müziğin merkezine yerleşmişse de, Cumhuriyet tarihinin etnik bir kökene dayanmayan ilk toplumsal patlamasını “gerçekçi” bir biçimde ele almaya çalışan yazarların –kuşku duymadığım- iyi niyetleri ne yazık ki –bir kaç istisna dışında- iyi romanlar çıkarmaya yetmemiştir.

Yılmaz’ın meselesi
Roman kahramanı gençlerin masum ve mazlum kişiliklere büründürüldükleri 12 Mart Romanlarından farklı bir bakışın, harekete bağlanmışlığın izleri var Yılmaz Güney’in üçlemesinde. Yasalar önünde onun kahramanları da masum, ama sorgulanan da işte bu “masum”luk durumu. Yılmaz Güney’in romanlarındaki adalet kavramı burjuva hukuk normlarını aşar; yasalar karşısındaki masumiyete olumluluk yüklemez. Tersine, gençlerin masum olmaları halka karşı sorumluluklarını üstlenememişliklerinden, siyasi bilinç eksikliklerinden ve egemen ideolojinin etkisinden kurtulamamışlıklarındandır.

Siyasi bağlanımıyla hikayesi arasındaki uyuma, isyanın haklılığını sergileyen toplumsal eşitsizliğe yaptığı vurguya, anlatının içtenliğine ve akıcılığına rağmen, siyasi kaygıların edebi kaygıların üzerine çıkması, “Selimiye Üçlüsü”nün roman estetiğini zedelemiştir. Romanlarda konuşan, bundan sonraki hayatını sosyalizm mücadelesine adamış bir aydındır. Onun genç bir militana yol göstermek niyetiyle yükselen dış sesiyle zaman zaman didaktik bir havaya bürünür anlatılanlar. Aynı eğilimi 1977 yılında yazdığı “Soba, Pencere Camı ve İki Ekmek İstiyoruz” romanıyla “Sürü” ve “Düşman” filmlerinde de tekrarlayacak ve anlatının içine hikayenin akışından kopuk tahliller katacaktır Güney. Son filmi “Duvar”ın hikayesini oluşturan “Soba, Pencere Camı ve İki Ekmek İstiyoruz”, bir yandan kent varoşlarında hüküm süren yırtıcı hayatı, o hayat içerisinde tutunmaya çalışan lümpen kesim insanlarının dramlarını, sınıf ve fırsat eşitsizliklerini diğer yandan hapishane gerçeğinin en karanlık, en dibe vurmuş ve en dile getirilmeyen gerçeklerini sergilemesiyle tam bir yeraltı klasiği olmaya adayken, üstelik özellikle ilk bölümlerdeki olağanüstü güzellik ve görsellikteki Çinçin Bağları tasvirleriyle edebi anlamda da başarılıyken, Yılmaz’ın siyasi kaygıları bir kez daha öne çıkar. Romana eklemlenen siyasi bilinç sahibi roman kişilerinin bakış açısından yorumlanan olaylar ve yapılan tahliller, roman formuna hiç de uygun düşmez. Ancak buna rağmen “Soba, Pencere Camı ve İki Ekmek İstiyoruz” hem ele aldığı konular ve insan tipleri, hem de Yılmaz Güney’in sanatsal duruşunu sergilemesiyle dikkate değer bir romandır.

Daha önce Sevgi Soysal üzerine yazarken de söylemiştim; Sevgi gibi, Yılmaz gibi insanlar hakkında bir şeyler yazmak, ilk gençlik yıllarını onların kitaplarıyla, onların filmleriyle geçirmiş, onları okumanın, izlemenin siyasi göndermelerinin heyecanını yaşamış, onlarla aynı dünya görüşünü paylaşmış, onlara ilişkin duygu ve düşünceleri tazeliğini koruyan birisi için hiç kolay değil. Böylesine içiçe geçmiş tarihler söz konusu olduğunda özne ile nesne, okuyucu ile metin, eleştirmenle yazar arasında mesafe kalmıyor çünkü; şimdi geriye dönüp baktığımda, Sevgi’nin ya da Yılmaz’ın roman ve filmlerinin içinden geçen hayatın benim, benim kuşağımın tarihini barındırdığını görüyor ve bir kez daha heyecanlanıyorum. İyi ki vardılar, iyi ki yazdılar ve çok şükür hala bütün canlılıklarıyla hatırlanıyorlar...

A. Ömer Türkeş

'Şeriat isteriz!'

9/4/2008 · Kategori: Makale

'Şeriat isteriz!'

Türker Alkan

24/01/2008 (5579 kişi okudu)

Dincilerin öteden beri vurguladıkları bir slogan vardır: 'Şeriat isteriz!'
'Neden şeriat istersiniz?'
"Şeriatta hırsızlık olmaz. Çünkü bütün hırsızların eli kesilir. Eli kesilen bir insan nasıl hırsızlık yapsın ki? Şeriatta zina olmaz çünkü recm (taşlayarak öldürme) cezası vardır. Zina yapacaklar korkar, yapamaz. Dindar insanlar suç işlemez!"
Gerçekten dindar insanlar suç işlemez mi ya da daha az mı suç işler, bilemeyeceğim. Araştırılması gereken bir konu. Fakat 'şeriat' denince anlaşılması gereken şey hırsızların elini kesip zina yapanları taşlamaktan ibaret olmamalı elbette. Şeriat farklı yerlerde, farklı uygulamalara dönüşüyor. Afganistan'da kadınların 'burka' arkasına gömülmesi 'şeriat' oluyor. Suudi Arabistan'da kadınların araba kullanamaması ve tek başına seyahat edememesi anlamına gelebiliyor.
'Şeriat isteriz!' diye slogan atanlara sormak gerekmez mi: "Bir erkeğin dört kadınla evlenmesini mi istiyorsun?"
"Kadına kalan mirasın, erkeğe kalanın yarısı kadar olmasını mı istiyorsun?"
"Köleliğin yasal olmasını mı istiyorsun?"
(Suudi Arabistan'da 1962 yılına kadar kölelik yasal olarak vardı. Bizde 1800'lerin ortasında yasal olarak kaldırılmakla birlikte, 1900'lerin başına kadar fiilen kölelik vardı.)
"Kocanın üç kez 'boş ol' demesiyle karısından boşanmasını mı istiyorsun?"
"İki kadın tanığın bir erkek tanıkla eşdeğer sayılmasını mı istiyorsun?"
"Siyasal partiler dine aykırıdır, yasaklanmalıdır" görüşünü mü savunuyorsun?"
Liste böylece uzar gider. Bu listedeki hukuk kurallarının bir teki bile çağdaş dünyada geçerli olamaz, işlevsel olamaz. Nitekim Suudi Arabistan'da kadınların araba kullanamaması sık sık dünya basınının alay konusu olmaktadır. Suudi yöneticiler arada bir oturup açıklama yapıyorlar: "Kadınlara araba kullanma hakkını vermeyi düşünüyoruz!"
"Ooo çok güzel! Seçme ve seçilme hakkını da verecek misiniz?"
"O kadar da değil artık! Burada şeriat geçerlidir!"
Şeriatın ne anlama geldiğini görmek için Suudi Arabistanlı Fatima ile Mansur'un başına gelenlere bakmak yeterlidir. Senelerdir evli olan bu çift, gelinin babasının açtığı dava sonucunda hiç haberleri olmadan boşanıvermiş! Gelinin babası, damadın aşiretini kendi aşiretinden alt düzeyde gördüğü için boşanma davası açmış ve mahkeme gelinle damada sorma gereği bile duymadan boşanmaya karar vermiş! Eski karıkoca iki senedir tekrar evlenebilmek için mahkemelerde dolaşıp duruyormuş!
Benzer bir olay birkaç yıl önce Mısır'da geçmişti. Senelerdir evli olan ve birbirini seven bir karıkoca mahkeme kararıyla boşanmıştı.
Kimse mahkemeye başvuruda bulunmadığı halde, sırf yazar olan kadının yazdığı şeyler yüzünden dinden çıktığına hükmedildiği için!
Şeriat hukukunun çağdaş anlayışa ters düşen bir garabeti de tecavüze uğrayan kadınların 'zina' ile suçlanması (tecavüzün kanıtlanması için en az dört erkek tanık gerekiyor!) ve bazen taşlanarak öldürülmeye mahkûm edilmesi. Geçenlerde Suudi Arabistan'da tecavüze uğrayan bir kadına 200 kırbaç cezası verilmişti!
'Şeriat isteriz!' diye bağıranlar gerçekten ne istediklerini ne kadar biliyorlar dersiniz?

Türker Alkan arşivi - Diger Yazarlar

Çağdaş Türk Şiiri'ne Giriş 1/ Memet Fuat

19/3/2008 · Kategori: Makale

Çağdaş Türk Şiiri'ne Giriş 1/ Memet Fuat

Kategori: inceleme

Çağdaş Türk Şiiri Antolojisi – Giriş

 

Çağdaş Türk şiirine kesin bir başlangıç noktası göstermek gerekir mi? Değişik dünya görüşlerine bağlı eleştirmenler siyasal kaygılarla, kendilerini kuşaklar arasındaki çekişmelere kaptıran eleştirmenler ise bireysel kaygılarla, çağdaş Türk şiirini başlatan şair olarak Haşim'i, Yahya Kemal'i, Nâzım Hikmet'i, ya da Orhan Veli'yi anarlar. Daha gerilere, Nedim'e, Şeyh Galip'e kadar gidenler de çıkar. Üstelik bütün bu görüşlere akla yakın gerekçeler bulunabilir. Çünkü sanatların gelişiminde yer alan en keskin dönemeçler bile tam bir kopukluğu getirmez. Nedim - Yahya Kemal - Nâzım Hikmet - Orhan Veli, hiç benzemeyen yanlarına karşın, şiirlerinin bazı belirleyici özellikleriyle, birbirlerine yol açmış şairlerdir. Çağdaş Türk şiirini hem getiren, hem de içinde süren çizgilerden biridir bu. İkinci bir çizgi de şöyle çizilebilir: Şeyh Galip - Haşim - Necip Fazıl - Fazıl Hüsnü Dağlarca.

"Çağdaş" dediğimiz, "yeni" dediğimiz şiir bu çizgilerin neresinde başlamıştır?

Ayrıca, bu çizgilerin üstünde, sanatlarıyla daha alt düzeyde kalmış olsalar da, önemli atılımları gerçekleştirmiş başka şairler de var: Örnekse Yahya Kemal ile Nâzım Hikmet arasında, aruzdan heceye geçişi sağlayan, ama sonradan — belki de serbest nazmın gördüğü büyük ilgi yüzünden — şiiri bırakıp başka alanlara kayan sanatçılar yer alır.

İlle bir başlangıç noktası aramak gerekirse şöyle bir yöntem uygulanabilir:

Bir şiirin çağdaş kaygılar, çağdaş düşünceler, duygularla yazılıp yazılmadığı, okurken kolaylıkla anlaşılır. Örnekse Rabia Hatun'un şiirleri, çağımızda yazılmış, ama çağdaş olmayan şiirlerdir. Günümüzün insanı o şiirleri Fuzuli'nin, Bâki'nin, Nedim'in şiirlerini sevdiği gibi sever. Çok güzel şiirler olmasalar çağımızda yazılmış olmalarındaki tersliğin ağırlığını belki de taşıyamazlardı.

Şimdi soralım : Nedim'i, Yahya Kemal'i, Nâzım Hikmet'i, Orhan Veli'yi ya da Şeyh Galip'i, Haşim'i, Necip Fazıl'ı, Fazıl Hüsnü Dağlarca'yı okuyunca hangilerinin şiirleri günümüzde, çağdaş kaygılar, çağdaş düşünceler, duygularla yazılmış izlenimi veriyor? Benim görüşüme göre, bu çizgilerden ilkinde Nâzım Hikmet'den, ikincisinde ise Necip Fazıl'dan geriye gidilemez.

Nedim'de, Şeyh Galip'de, Yahya Kemal'de, Haşim'de çağdaş şiirin belli özellikleri, belli oranlarda bulunsa da, "yolu açmış" olmanın ötesine geçtiklerini söylemek kolay değildir; çağdaş şairler oldukları ileri sürülemez. Ne var ki bu durum onların çağdaş Türk şiirinin oluşumundaki etkilerini yok etmiyor. Kendileri "çağdaş" olmasalar da, arkalarından gelenlere çağdaşlaşmaya dönük pek çok şey bıraktıkları yadsınamaz.

Öte yandan şunu da hiçbir zaman unutmamak gerekir: Çağdaş Türk şiiri eskiyi yok sayarak, eskiden gelen her şeyi silerek gelişmedi. Batı'ya yönelip kendi geçmişine sırt çevirmedi. Çok kısa süren dönemlerde eskiye karşı zorlu çıkışlar yapıldığı, eskilerin toptan küçümsendiği oldu. Uygulamadan çok kuramda görüldü bu gibi küçümsemeler. Ama, yalnız yakın dönemlerin değil, edebiyatımızın çok daha eski dönemlerinin de güzel ürünleri, güçlü ustaları çağdaş şiirimizde hep yankılandı. Divan edebiyatından. Halk edebiyatından bazen örtülü, bazen açık olarak büyük oranda yararlanıldı. Kimi şairler çağdaşlıklarından hiçbir şey yitirmeden Divan şiiri tarzında yazmayı bile denediler, eskinin güzelliklerinden nasıl yararlanılabileceği konusunda tartışmalara girdiler, görüşlerini çeşitli uygulamalarla savundular. Çağdaş Türk şiirinin eski edebiyatımızla ilişkiler açısından çok aşırı gittiği bile ileri sürülebilir. Ama şu da bir gerçek: Bu aşırılık, bu eskilerdeki her güzelliği arayıp bulma, bugüne getirme çabası, dünyaya açılma, uygar uluslar arasına girme savaşımı verilen bir dönemde (çok kısa sürede büyük bir hızla pek çok konuda, pek çok şey öğrenilen, onun için de uygar ulusların kültürlerine hayranlıkla bakılan bir dönemde), şiirimizin Batı kopyacılığına düşmemesini, özgün bir şiir olarak çağdaş dünya edebiyatı içinde yerini almasını sağladı. Bugün bir iki şairimizin ulaştığı uluslararası basanlara, Türkçe yaygın bir dil olsaydı ya da yaygın dillere ters düşen bir yapıda olmasaydı çağdaş şairlerimizden belki ondan fazlası ulaşırdı.

1920'lerin ikinci yarısında Serbest nazım akımı başlarken Türk şiiri ne durumdaydı?

Divan şiirinden uzaklaşma; özgürlük, vatan sevgisi gibi kavramları, toplumsal sorunları şiire sokan Namık Kemal; bireyci, aşırı duygusal Servet-i Fünun şairleri; Tevfik Fikret'in ikinci dönemindeki, günün siyasal gelişmelerini izleyen güçlü, çarpıcı şiirleri; herkesin anlayacağı bir dille öğretici şiirler yazan Mehmet Akif; halkçı, memleketçi, aydınlık manzumeleriyle Mehmet Emin Yurdakul; Ahmet Haşim, yani Batı'yı daha bir yakından, anlayarak kavrama; Yahya Kemal'le eski şiir geleneğinin gücüne yeniden yaslanış; Aruz-Hece, Osmanlıca-Türkçe, Kır-Kent çatışmaları; yüzyıllardır aydın gözlerden uzak akıp gitmiş olan Halk şiirinin ortaya çıkışı; Kurtuluş Savaşı'nı yaratan toplumsal gelişmelerin yansıması olan kültür değişiminin ürünü Hececiler; hececiliği manzumecilikten uzaklaştırma yoluna giren Faruk Nafiz Çamlıbel...

Ahmet Kutsi Tecer, Kemalettin Kamu daha işin başındalar. Ahmet Muhip Dıranas, Ziya Osman Saba, Cahit Sıtkı Tarancı ise şair olarak hiç yoklar ortada; yaşlan on beş, on altı...

Bu ortama serbest nazmı getirecek olan Nâzım Hikmet ise, büyük hayranlık duyduğu, ilk şiirlerini gösterip düzelttirdiği edebiyat öğretmeni Yahya Kemal'i gözleyerek şairliğe bağlanan, hececilere katılımıyla da birdenbire parlayan genç bir yetenek. Aruzu, Osmanlıcayı bilmiyor. Onun için de bu gibi tartışmaların bütünüyle dışında. İşgal altındaki bir ülkenin acılarını şiirlerinde büyük bir coşkuyla yansıtan direnişçi bir şair. Kimi şiirlerini Faruk Nafiz, Yusuf Ziya, Orhan Seyfi gibi ünlülere adıyor; karşılığında bu ünlüler de ona şiir adıyorlar. Ödüller alıyor, övgülere boğuluyor. 1921 başlarında. Kurtuluş Savaşına katılmak amacıyla, gene kendisi gibi bir şair olan Vâlâ Nurettin'le birlikte Anadolu'ya geçiyor. Bolu'da öğretmenlikle görevlendiriliyorlar. Bir yandan da Kurtuluş Savaşı'nı destekleyen şiirler yazacaklar.

Bolu'da Türk halkının, köylülerin yaşamını yakından görünce emperyalizme karşı büsbütün bileniyor, ayrıca dinsel yobazlığın yoğun baskısını duyarak büyük bir karamsarlığa kapılıyorlar. Sovyet Devrimi üzerine anlatılanlar, yirmisine yeni girmiş bu iki genç şairi yerinde görmek, öğrenmek özlemiyle, emperyalistlere karşı Anadolu hükümetini destekleyen Sovyetler Birliği'ne çekiyor.

Moskova'ya giderken uğradıkları Batum'da Nâzım Hikmet, "İzvestiya" gazetesinde gördüğü herhalde Mayakovski'nin olan bir şiirin uzunlu kısalı dizelerine, basamaklı istifine ilgi duyuyor. Daha Rusça bilmediği için içeriğini anlayamasa da bu şiirin "çok iyi tanıdığı" Fransız serbest ölçüsünden ya da Türk şiirindeki serbest müstezattan başka bir şey olduğunu seziyor.

Belli kurallar çerçevesinde, belli dizelerde ölçü değiştirmeye izin veren "Müstezat" bir Divan şiiri kalıbıdır. Biri Mef'ûlü mefâîlü mefâîlü feûlün ölçüsüyle uzun, öbürü Mef’ûlü feülûn ölçüsüyle kısa iki dizeden oluşur. Servet-i Fünun şairleri müstezatın kesin kurallarını kırıp aynı şiirin değişik dizelerinde değişik aruz kalıplan kullanmaya başlayınca buna "Serbest Müstezat" denmiştir. Daha sonra hececi şairler de şiirlerinin değişik dizelerinde değişik hece kalıpları kullanarak hecenin serbest müstezatını, yani hece kalıplarıyla yazılan bir tür serbest nazmı denemişlerdir. Ama kimi hececilerin bir yenilik olarak benimsedikleri bu tarz fazla bir yaygınlık gösterememiştir.

Nâzım Hikmet "İzvestiya" gazetesindeki şiiri gördüğünde bir hececi olarak serbest müstezat denemeleri yapmakta değildi. "Çok iyi tanıdığı" Fransız serbest ölçüsü yolunda da herhangi bir çalışması olmamıştı. Moskova'ya giderken geçtikleri açlık bölgelerinde gözlediklerinin etkisiyle yazmaya giriştiği "Açların Gözbebekleri"ni, hece ölçüsüne sokamadığını görünce, "İzvestiya"daki şiirin biçimsel çağrışımlarından güç alarak, basamaklı yazmayı denedi. Ortaya yer yer hece kalıplarıyla kurulmuş olsa da, kurallara uymayan, serbest bir ölçü çıktı.

İçine girdiği yeni dünyanın düşünce, duygu yükü altında, bu serbest ölçüyle yazdığı şiirler birbirini izledi. Rusça öğrenince, devrimci bir ortamda geçmişin bütün değerlerini hiçe sayarak yazan genç Sovyet şairlerini okumaya başladı. Bunlar İtalya'da Marinetti'nin başlattığı Gelecekçilik (Futurizm) akımının etki alanında, geçmişi yadsıyan, her şeyi gelecekte gören devrimci şairlerdi.

Aşağı yukarı yedi yıl sonra, 1929'da, 835 Satır adlı kitap Türk şiirinde bir bomba gibi patladı: "Güneşi İçenlerin Türküsü", "Salkımsöğüt", "Orkestra", "Piyer Loti", "Makinalaşmak", "Açların Gözbebekleri", "Gövdemdeki Kurt", "Bahri Hazer", "Yangın", "Yanardağ", "Sanat Telakkisi", "Korsan Türküsü", "Rodos Heykeli", "Berkley".

Bu şiirlerin sunulduğu ortam Haşim'e, Yahya Kemal'e, Fecr-i Ati'ye, Hececiler'e alışık, şiirde sürekli ama yavaş bir gelişmeyi yaşayan, arayışlar içinde bir ortamdı. Yedi Meşaleciler'e genç yetenekler diye umutla bakılıyor, hecede manzumecilikten uzaklaşılmaya çalışılıyor, Fransız edebiyatının gittikçe daha yakından tanınmasıyla şiirin ölçü ile uyağı aşan yanlarına, içerik sanatlarına yöneliniyordu. Gene de şiir bir incelik işiydi, şiire her düşünce, her duygu, her sözcük giremezdi.

Nâzım Hikmet bu ortama birdenbire yepyeni bir şiirle gelmiş, o güne kadar şiire girmez sayılan konuları, alışılmış kuralları altüst eden bir serbestlikle şiirleştirivermişti.

Böylesine aşırı bir yeniliği yadsımak istemeleri doğal olan, alışkanlıklarına yenik ustalar bile, önlerine konan bu aykırı güzellik karşısında olumsuz bir tavır takınamadılar, mırın kırın etseler de, genel beğeninin baskısı altında, boyun eğmek zorunda kaldılar.

Dönemin ünlü edebiyat adamı Yakup Kadri şöyle diyordu:

 

"835 Satır Türk şiirindeki, hatta Türk dilindeki inkılâbın ilk satırıdır. (...) O, yalnız Türk şiirinde çığır açmış bir edebiyat inkılâpçısı değil, hiç görmeğe alışık olmadığımız yepyeni bir şair tipidir."

 

Dönemin en sevilen şairlerinden Ahmet Haşim ise, kendi anlayışına çok uzak olan bu şiiri şöyle değerlendiriyordu:

"Bu vezin bildiğimiz vezinlerden değil, bu lisan şiirin bizde bugüne kadar kullandığı lisana benzemiyor. Nâzım Hikmet Bey, tarzını kendi icat etmedi, bu biçimde şiirler şimdi dünyanın her tarafında yazılıyor. Nâzım Hikmet Bey bu tarzı anlamış, Türkçeleştirmiş, bu iklimin toprağında tutturabilmiş büyük bir yeni şairimizdir. Bu şiirin eskisine nazaran ruçhanı muhakkak. Eskiden şiir bir tek düdükle söylenirdi. Nâzım Hikmet Bey bir tek alet yerine koca bir orkestra takımı vücuda getirmiş. Fakat bu zengin orkestra, yalnız marş nevinden birtakım heyecanlı havalar çalıyor."

Kendisinden önceki sanatçılara karşı yaptığı çıkışlar, aşırı bir yenilik getirmiş olması, Nâzım Hikmet'i, önceleri, Gelecekçilik'ten kaynaklanan Batı'daki akımların etkisinde geçmişi hiçe sayan bir şair gibi gösterdi. Her şeyi yıkarak, Türk şiir geleneğinden kopmak istediği sanıldı. Bağlandığı dünya görüşü de bu sanıyı güçlendiriyordu. Ne var ki, yerel konulardan uzak, uluslarüstü yaklaşımına, insanı soyutlayarak ele alma eğilimine karşın, aynı yıl yayımlanan ikinci kitabı Jokond ile Si-Ya-U’da, Nâzım Hikmet'in, geleneksel şiirimizle bağlarını koparmak istemediği, bir bireşim arama özlemi içinde olduğu açıkça görüldü.

Varan 3; 1+1=1 (1930); Sesini Kaybeden Şehir (1931); Benerci Kendini Niçin Öldürdü; Gece Gelen Telgraf (1932); Turanla Babu'ya Mektuplar (1935) — kitaplar birbiri ardına geldikçe, "yalnız marş nevinden birtakım heyecanlı havalar" çalınmadığı, daha yumuşak, daha alçak sesli şiirlere yönelindiği, bir yandan da, türler arasındaki engellerin zorlandığı izlendi. En önemlisi de, soyut, uluslarüstü kişilerden, somut, yerel kişilere doğru gidilmekte, toplumsalcı içerikte yeri yok sanılan bireysel duygular, insanlara özgü tutkular bu büyük orkestrada gittikçe daha fazla yer almaktaydı.

Simavna Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin Destanı'nda (1936) ise. Nâzım Hikmet özlediği bireşime varmış, Türk şiir geleneğinin, Türkçenin güzelliklerini çeşitli yönleriyle kucaklayan, hem Divan şiirinden, hem Halk şiirinden etkiler alan, çok güçlü bir "yeni" şiire ulaşmıştı.

Çağdaş Türk şiirinin başlangıç yıllarında en önemli, en göze batan değişiklikleri gerçekleştirmiş olan Nâzım Hikmet'in, sekiz yıl süren bu ilk yayın döneminde, bir yandan da kendi şiir anlayışı değişmiş, gelişmişti. 20 Nisan 1937'de "Her Ay" dergisinde çıkan bir soruşturmaya verdiği yanıtta bu gelişmeyi şöyle özetliyordu:

"Ben şiirde realiteyi bütün mürekkepliği, mazi, hal, istikbal unsurlarıyla ve hareket halinde veren bir realizme ulaşmak istiyorum. Fakat, hâlâ ulaşamadım. Birçok yazılarımın realizmi tek taraflıdır. Bundan dolayı da çok defa fazla haykıran bir 'propaganda' edası taşıyorlar. Bu hatamı anladım. Yeni verimlerimde bu hataya bir daha düşmeyeceğim. Cihanı görüş, anlayış bakımından değil, bu cihanı görüş ve anlayışın sanattaki tezahürü bakımından telakkilerim bir hayli değişti."

Nâzım Hikmet'in şiir anlayışında önemli bir değişmenin gelmekte olduğunu Şeyh Bedreddin Destanı zaten '1936'da göstermişti. Belki de bu tedirginlik yüzünden 1937 ürünsüz geçti. 1938'de ise cezaevi yılları başladı. İçerde yazdıkları yayımlanamadığı gibi, eski kitaplarının yeni basımları da yapılamadı. Birkaç yıl içinde Nâzım Hikmet şiiri ortadan silindi. Yapıtları özel kitaplıklarda bile en gizli köşelere saklandı. Yeni şiirleri ise ancak yakınlarının, dostlarının, cezaevi yöneticilerinin çevresinde okundu.

Serbest nazım 1929-1938 arasında yaygın bir akım görünümü kazanmış mıydı?

1920'lerin sonunda bu yola giren birkaç şair görüldüyse de, yaygın bir akımın oluştuğu söylenemez. Nâzım Hikmet'in siyasal eylemleri yüzünden sürekli kovuşturmalara uğraması, öte yandan şiirindeki çok belirgin özelliklerin, kendisini izleyenleri "taklitçi" durumuna düşürmesi, okurlar arasında büyük ilgi görmesine karşın, serbest nazmın yaygınlık kazanamamasına, siyasa ile koşutluk içindeymiş gibi görünmesine neden oldu.

1929'da 24 Saat, 1930'da A-Birinci Forma, Herhangi Bir Şiir Kitabıdır adlı yapıtları yayımlanan İlhami Bekir Tez, Serbest nazım akımında Nâzım Hikmet'in en yakın yol arkadaşıydı. Aynı dünya görüşünü, benzer şiirleştirme yöntemlerini paylaşıyordu. Ama bu arkadaşlık uzun sürmedi. İlkokul öğretmeni olan İlhami Bekir Tez geri çekilmek, şiire de, Nâzım Hikmet'e de uzak durmak zorunda kaldı. Bir ara Halkevi çevrelerinde göründü. Daha sonra ise bu gibi çevrelere de, ilerici dergilere de yaklaşmadan, şiirini kendi dünyasına kapattı. Ortamını buldukça kitapçıklar yayımladı. Az sayıdaki ölçülü uyaklı şiirlerinin dışında, Serbest nazım dönemindeki şiirleştirme yöntemlerinden hiçbir zaman vazgeçmedi.

1+1=1'deki(1930) şiirleriyle Serbest nazım akımı içinde yer alan Nail V. de 1932'deki bir tutuklanma olayının getirdiği bunalımlarla Nâzım Hikmet'den uzaklaştı. Daha sonra bazı dergilerde şiirleri çıktıysa da arkası gelmedi.

Bu şairler yalnız bir şiir anlayışını değil, bir dünya görüşünü de paylaşmışlardı Nâzım Hikmet'le. Oysa aynı dönemde Serbest nazım akımı içinde siyasal eğilimlerini şiirlerine yansıtmayan şairlerde vardı.

1921-1925 yılları arasında Berlin'de tiyatro öğrenimi gören Ercümend Behzad Lav, Batı dünyasındaki yeni şiir akımlarıyla ilgilenmiş, yurda döndükten sonra, Gerçeküstücülük, Gelecekçilik, Dadacılık gibi akımların etkisinde şiirler yayımlamaya başlamıştı. Eski şiire karşı çıkışta serbest nazmı seçmiş olmanın ötesinde. Nâzım Hikmet'le ortak bir yanı yoktu, ondan etkilenmiş de değildi. Serbest nazmı Batı'da görüp özenmiş, yıkıcı yönüne yakınlık duymuş, toplumsal bir eylem için kullanmayı düşünmemişti. Sonradan, 1950'lerde, ortaya çıkan toplumsalcı eğilimleri de o günlerde açık değildi. Gene Serbest nazım anlayışı içinde, ama daha çok biçimsel kaygılarla, seçkin aydınlara dönük bir şiir yazıyordu. İlk kitabı S.O.S. 1931'de. ikincisi Kaos 1934'de yayımlanmış, fazla bir ilgi görmemişti.

Mümtaz Zeki Taşkın'ın, Mustafa Niyazi ile birlikte 1934'de yayımladıkları, Allo Allo adlı Dadacı şiire özenen kitap da bir yankı uyandırmadı.

Serbest nazım akımının Batı'dan esinlenen kolu, genç Sovyet şairlerinden esinlenen, ama kendi şiir geleneğimizden de kopmayan koluna gösterilen ilgiyi görmedi, bir sevgi ortamı yaratamadı.

Kentsoylu yaşamıyla çatışmaya giren, ama bir çıkış yolu bulamayan, altyapıda değiştiremediği şeylerin yansıması olan üstyapıyı değiştirmekle, içindeki karşı koyma, yıkma, isyan etme özlemini doyuran Batılı sanatçıların, kültür alanında yarattıkları yozlaşmalar, şiirimize Ercümend Behzad'la, Mümtaz Zeki'yle gelmişti. Ama bir şeyleri karşıladığı için değil, Batı'da görüldüğü için, bir öykünme sonucu yazılmıştı bu şiirler.

Serbest nazım akımının Nâzım Hikmet öncülüğündeki şairlerinin ise, yadırganan biçim değişiklikleri getirirlerken, aslında, içeriğe daha fazla önem verdikleri bir gerçektir. Serbest nazmı söyleyecekleri şeylere daha yatkın düştüğü için, aradıkları ses tonuna onda ulaşabildikleri için seçmişlerdi. Onların Türk şiirine getirdiklerini, basamak basamak dizeler, değişik uyaklar gibi ilk bakışta görünen yanlarıyla sınırlamak çok yanlış olur. Bu şairler dünyaya başka bir toplum katının görüş açısından bakmak istemişler, sanatı kentsoyluların tekelinden çıkarmaya çabalamışlardır. Ayrıca şiiri inançlarının savunma aracı olarak gören Namık Kemal, Tevfik Fikret gibi şairlerden bir adım daha ileri giderek, sınıflar arası bir kavga aracı olarak kullanmışlardır.

Böylece, 1940 yılı eşiğine, bir yanda yozlaşmakta olan Batı kentsoylu kültürünün etkisinde aşırı biçim deneyleri; öte yanda içerikte yepyeni atılımlar, içeriğin zorlamasıyla ortaya çıkmış değişik biçimler, değişik söyleyişler; 28 yıla yargılı bir şair; İkinci Dünya Savaşı'nın tehlikeleri karşısında iyice hoşgörüsüzleşmiş, baskıcı yöneticilerle gelinmiştir.

Bir de bu yenilikçiliğe açık öncü şiirin ötesindeki görünüm var: Yarı aydınların Nâzım Hikmet'in yanı sıra, onunla birlikte sevmeyi sürdürdükleri, en büyükler arasındaki yerleri hiç sarsılmayan iki şair, Yahya Kemal ile Ahmet Haşim, gene gönüllerde, gene şiir defterlerinin baş köşelerindedirler. Nâzım Hikmet'e düşünceleri yüzünden yakınlık duymayan, halka yöneliyorum diye şiire kabadayı ağzını sokmasını hoş görmeyenlerin yücelttikleri genç şair ise Necip Fazıl Kısakürek'dir. Heceyle yazan, heceyi manzumecilikten uzaklaştırmakta bir adım daha ileri giden bu özgün sanatçı, ölçü ile uyağın şiirleştiriciliğine yenik düşmeden, şiirselliği içerikte aramış, Halk şiirimizin incelikleriyle Fransız şiirinin yetkinliğini birleştiren söyleyişlere ulaşmıştır. Nâzım Hikmet'in dışa dönük, maddeci, toplumsal şiirine karşı, Necip Fazıl içe dönük, maneviyatçı, bireysel bir şiirin başarılı örneklerini vermiştir. Daha sonraki yıllarda İslamcılık yolunda gittikçe gizemselleşecek olan bu şiir, 1940 öncesi ürünleriyle, Türk şiirinde daha az gürültüyle olsa da hep süren bir çizginin (Şeyh Galip'den Dağlarca'ya gelen çizginin) önemli bir halkasıydı.

Fransız şiirinin Verlaine, Rimbaud, Baudelaire gibi büyük ustalarını, Necip Fazıl şiirini tanıyarak yazmaya başlayan daha gençlerin, 1909-1910 doğumluların arasından Serbest nazım akımından hiç etkilenmeyen şairler çıkmıştır: Ahmet Muhip Dıranas, Cahit Sıtkı Tarancı, Ziya Osman Saba gibi. Bu şairlerin özelliği hece kalıplarını kullanırken, şiiri ölçü ile uyağa yaslanarak yakalamaktan, manzumecilikten bütünüyle sıyrılıp içerik sanatlarına yönelmiş olmalarıdır. Bu kılı kırk yaran biçimciler, aslında şiiri hep içerikte aramışlardır.

Nâzım Hikmet'in büyük bir ilgiyle karşılandığı, övgülere boğulduğu bir dönemde işe yeni başlayan yetenekli gençlerin Serbest nazım akımından etkilenmemeleri, Fransız şiirine, Necip Fazıl'a daha yakın durmaları, üstünde düşünülmesi gereken bir olgudur. Türk şiiri Serbest nazım akımını tanımış, bu yolda çok güçlü, etkili, başarısını dostuna düşmanına kabul ettiren bir şair yetiştirmiş, ama yolunu değiştirmemişti.

Aslında Ahmet Haşim, Yahya Kemal, Faruk Nafiz, Anadolucu bir şiiri manzumeciliğin tatsızlığından iyice kurtulmuş bir anlayışla geliştiren Kemalettin Kamu, Ahmet Kutsi Tecer, hecede Yahya Kemal'in söyleyişini arayan Ahmet Hamdi Tanpınar, Fransız şiirinden güç alan ustalığında yabancı kokusu hiç sezilmeyen Necip Fazıl da yenilikçi şairlerdir. Ayrım şurada: Bu yenilikçilik bir gelişme niteliğindedir, her şeyi yıkıp yeniden kurmak gibi devrimci bir yönü yoktur; şiire siyasal bir görev yüklemekten ise bütünüyle uzak durmaktadır.

Sabri Esat Siyavuşgil, Cevdet Kudret, Vasfi Mahir Kocatürk, Yaşar Nabi Nayır gibi Yedi Meşale'ci genç yetenekleri umutsuzluğa düşürerek şiirden uzaklaştıran Serbest nazım akımının, Ahmet Muhip Dıranas, Cahit Sıtkı Tarancı, Ziya Osman Saba ile, görece daha tutucu olan evrimci çizginin yeniden filizlenip gelişmesine engel olamadığı bir gerçektir.

Bu arada Mustafa Seyit Sutüven gibi hem aruzu, hem heceyi, hem de serbest nazmı deneyen, belki de o yüzden ulaşabilecekleri düzeyin altında kalan, kararsızlıklarına kurban giden şairler de olmuştur. Nâzım Hikmet'in siyasa alanındaki eylemlerinin yarattığı hava öyleydi ki, serbest nazımla hece arasında bir seçim yapanlar siyasal bir seçim de yapmış gibi görünüyorlardı. Hele 1938'de Nâzım Hikmet cezaevine sokulup şiiri ortadan kaldırılınca, serbest nazmın çağrışımlarından daha bir korkulur oldu. Uzun süre serbest nazma yalnızca sol eğilimli gençler yakınlık gösterdi.

Nâzım Hikmet'in arkasında kalan boşluğu doldurmaya aday genç şairlerin en yeteneklisi olarak Hasan İzzettin Dinamo'nun adı anılıyordu. Yeniden ağırlığını duyurmaya başlayan "eski" şiire karşı ilerici genç sanatçılar çeşitli çıkışlar yapmakta, bildirgeler yayımlamaktaydılar.

Bu arada Gavsi Halid Ozansoy'un "İstiklal" gazetesinde çıkan "Tasfiye Lazım" başlıklı yazısı basında büyük gürültüler kopmasına neden oldu.

Yazının sonu şöyleydi:

 

"Meydan maalesef üç renkli kapak basabilen mecmua sahipleriyle; şöhret simsarlarının işgalindedir.

"Bu iki hududun içersinde bunalan kari bir üçüncü hudut daha olduğunu, nereden bilsin?.

"Hikâyede bir Said Faik'in, nesirde bir Cavit Yamaç'ın, resimde bir Abidin Dino'nun, şiirde bir Melih Cevdet, İlhami Bekir, Cahid Saffet, İlhan Berk'in mevcudiyetini kimden öğrensin?

"Türk sanatında programlı, kültürlü ve malzemeli bir 'nesil' yetiştiğini, duvar afişleri yapıp, sokaklara mı asalım?

"Hayır. Bir çare var: Tasfiye. Sanat ve zevk ölçülerimiz tasfiyeye muhtaç."

 

Bu yazıyla patlak veren tartışmalar işin bir eski kuşak-yeni kuşak kavgası olmadığı, güne ayak uyduramayan sanatçıların tasfiye edilmek istendiği gerçeğini ortaya çıkardı.

"Servetifünun-Uyanış" dergisinin 25 Ocak 1940 tarihli sayısındaki "Eski Nesle Açık Mektup" adlı yazıda şu sözler yer alıyordu:

 

"Sanat eserinde sosyal bir mesele aramak endişesi; dar ve ölü şekil kalıplarına karşı hür bir isyan; köydeki, kasabadaki ve büyük şehirlerdeki sosyal kaynaşmanın sanat eserine aksetmesi keyfiyeti, ancak bizim seleflerimizde doğdu ve meyvalarını verdi.

"Biz sanat eserinin sonuna kadar bir anane düşmanlığı, sonuna kadar bir millet sevgisi ve gene sonuna kadar insanlık değeri taşımasını istiyoruz. Geçen nesil ise umumiyetle, özlüye değil sahteye, mahallî renge (değil), kozmopolit havaya, kitleye yakın esere değil, kitleden uzak esere ehemmiyet verdi.

"Ve gene ekseriya, insanı cemiyet hayatından çekip uzaklaştıran fildişi kule güzelliklerini alkışladı."

 

1940 yılında yazılan bu yazıda "sonuna kadar bir anane düşmanlığı”ndan söz edilmesi, kimi genç kuşak sanatçılarının, 1936 yılında yayımlanmış olan Şeyh Bedreddin Destanı'nda Nâzım Hikmet'in çağdaş şiir ile geleneksel şiir arasında kurmaya çaba gösterdiği bireşimin ayrımına varmadıklarını açıkça gösteriyor. Anlaşıldığına göre. Serbest nazımla başlayan atılımcı yenileşme özlemi, eskinin yeniden üste çıkar görünmesi üzerine, sol eğilimli .gençlerden tepkiler gelmesine yol açmıştı, ama ortada ne yapacağını bilen, örgütlü, güçlü bir topluluk yoktu.

8 Şubat 1940 tarihli "Servetifünun-Uyanış" dergisinde çıkan "Eski-Yeni Kavgası" başlıklı yazısında Suad Derviş şöyle diyordu:

 

"Evet genç kalemler arasında öyle büyük tezadlar göze çarpmaktadır ki, bu tezadların hiç bir dâvada — hele edebiyat dâvası gibi doğrudan doğruya bir fikir, bir kanaat, bir dünya görüşü, bir dünya anlayışı ifade eden bir dâvada, müşterek ve müttehid cephe olmalarına, müşterek mücadele edip, müşterek zafer kazanmalarına imkân yoktur."

 

Bu tartışmalar olurken. Serbest nazmın Türk şiirine getirdiği yenilikleri siyasal ağırlığından soyutlamadan benimseyip sürdürme eğilimleri yüreklendirilmek istenirken, 1937'den beri "Varlık" dergisinde ölçü uyak dinlemeyen, eskiye bütünüyle karşı çıkan, bu arada serbest nazmın siyasa ile bağını da koparan yeni bir şiir anlayışının ilk örnekleri yayımlanmaktaydı.

Orhan Veli, Oktay Rifat, Melih Cevdet üçlüsünün yazdığı bu şiirler birkaç yıl içinde edebiyat dünyasının sınırlarını aşan bir ilgiyle karşılandı.

Orhan Veli'nin 1941 yılında yayımladığı Garip adlı kitabının alt başlığı şöyleydi: "Şiir hakkında düşünceler ve Melih Cevdet, Oktay Rifat, Orhan Veli'den seçilmiş şiirler." Böylece, başa konmuş olan bildirge niteliğindeki yazının sorumluluğu Orhan Veli'ye bırakılıyordu. Anlaşılan Melih Cevdet ile Oktay Rifat "Garip" başlıklı bu yazıda savunulan düşünceleri bütünüyle benimsememişlerdi. Ama kitaba alınan şiirler arasındaki benzerlik ortak bir anlayıştan yola çıkıldığını açıkça gösterecek kadar büyüktü.

"Garip" başlıklı yazının bir yerinde şu sözler yer alıyordu:

 

"Bugüne kadar burjuvazinin malı olmaktan, yüksek sanayi devrinin başlamasından evvel de dinin ve feodal zümrenin köleliğini yapmaktan başka hiç bir işe yaramamış olan şiirde bu değişmeyen taraf; ‘müreffeh sınıfların zevkine hitap etmiş olmak’ şeklinde tecelli ediyor. Müreffeh sınıfları yaşamak için öyle çalışmaya ihtiyacı olmayan insanlar teşkil ederler ve o insanlar geçmiş devirlerin hâkimidirler. O sınıfı temsil etmiş olan şiir lâyık olduğundan daha büyük bir mükemmeliyete erişmiştir. Fakat yeni şiirin istinat edeceği zevk artık akalliyeti teşkil eden o sınıfın zevki değildir. Bugünkü dünyayı dolduran insanlar yaşamak hakkını mütemadi bir didişmenin sonunda bulmaktadırlar. Herşey gibi şiir de onların hakkıdır ve onların zevkine hitap edecektir. Bu, mevzuubahis kitlenin istediklerini eski edebiyatların aletleriyle anlatmaya çalışmak demek de değildir. Mesele bir sınıfın ihtiyaçlarının müdafaasını yapmak olmayıp sadece zevkini aramak, bulmak ve sanata hâkim kılmaktır. "Yeni bir zevke ancak yeni yollarla ve yeni vasıtalarla varılır. Bir takım ideolojilerin söylediklerini bilinen kalıplar içine sıkıştırmakta hiçbir yeni ve san'atkârane hamle yoktur. Yapıyı temelinden değiştirmelidir. Biz senelerden beri zevkimize ve irademize hükmetmiş, onları tayin etmiş, onlara şekil vermiş edebiyatların sıkıcı ve bunaltıcı tesirinden kurtulabilmek için, o edebiyatların bize öğretmiş olduğu herşeyi atmak mecburiyetindeyiz."

 

Görüldüğü gibi. Garip şiiri yalnızca Ahmet Haşim, Yahya Kemal, Necip Fazıl gibi şairlere değil. Nâzım Hikmet gibi şairlere de karşı çıkmaktaydı.

Garip şiirinin Serbest nazmın Nâzım Hikmet koluna uzaklığı çok açıktır. Şeyh Bedreddin Destanı'ndaki bireşim, çağdaş şiirle Divan şiiri, Halk şiiri arasında kurulan bağlar, "Yağmur Çiseliyor" bölümündeki söyleyiş, Garip'çiler için bir çıkış noktası olmamış, bu şiir her şeye yeniden başlamayı seçmiştir.

Orhan Veli'ye göre Garip'le "şiirdeki bütün hudutlar" aşılmıştır. Ölçü, uyak, imge, ses. müzik, hiçbir şey sınırlayamaz artık şiiri.

Bu eskiye toptan sırt çevirme, öz şiir yolunda bütün sınırları aşma özlemi, bir yere kadar, Batı'nın Gerçeküstücü, Gelenekçi, Dadacı şairlerini çağrıştırıyorsa da "Garip" başlıklı bildirgede şöyle deniyordu:

 

"Surrealisme'le, burada bahsettiğim iştirakler haricinde hiçbir alâkamız olmadığı gibi herhangi bir edebi mekteple de bağlılığımız mevcut değildir."

 

Böylece Serbest nazmın Ercümend Behzad koluna da bir yakınlık duyulmadığı açıkça belirtilmiş oluyordu.

Siyasal yönden sakıncalı olmayan, alaya alınması, fıkralara sokulması kolay, üstelik de okurların şaşırtılma özlemlerini büyük oranda karşılayan Garip şiiri gazetelerde günün konusu haline geldi. Orhan Veli ince alaycılığı, gırgır reklamcılığıyla işin üstüne üstüne gitti. Oynadı gazetecilerle...

Gazetelerin köşe yazarları, karikatürcüler bu tatlı konuyu iyice benimseyince, birkaç yıl içinde Garip şiiri bir akım niteliği kazanarak büyük yaygınlığa ulaştı. Şairliğe heves eden gençler şaşırtıcılığı öne alan, çocuksu söyleyişlere yaslanan şiirler yazmaya koyuldular.

Garip akımını başlatan Orhan Veli, Oktay Rifat, Melih Cevdet ise emekçi sınıfının beğenisini ararken, küçük kentsoyluların alt tabakalarla birleştiği yerlerde dolaştılar. Güzel şiirler yazdılar, şiir alanında pek çok şeyi değiştirdiler, yeni bir "beğeni" getirdiler. Hece şiirinin, tutucu şiirin geri çekilmesini, sürdürülemez görünmesini sağladılar. Hecenin genç ustalarını, Cahit Sıtkı Tarancı'yı, Ziya Osman Saba'yı bile — heceden bütünüyle koparamasalar da — yanlarına çektiler.

Toplumsal kaygılar taşımayan bir şiirin böylesine yaygınlık kazanması, gene aşağı yukarı aynı yıllarda şiir yazmaya başlayan toplumsalcı şairleri. Serbest nazmın Nâzım Hikmet'te beliren özelliklerini, çeşitli yönlerine ağırlık vererek sürdüren, siyasal eylemlere katılan, kovuşturmalara uğrayan, sürekli baskı altında tutulan şairleri, büyük oranda tedirgin etti. Yazdıklarını yayımlama olanakları bile kısıtlı olan bu şairler Garip akımını gerici bir akım olarak nitelediler. Hasan İzzettin Dinamo, Rıfat Ilgaz, Cahit Irgat, Niyazi Akıncıoğlu, A.Kadir, Fethi Giray, Suat Taşer, Ömer Faruk Toprak, Enver Gökçe, Mehmed Kemal, Arif Damar siyasal düşüncelerinin belirlediği şiir anlayışlarına uymadığı için. Garip akımının dışında kalmaya özen gösterdiler.

Ne var ki, yazdıklarını yayımlayamayan, okurlarıyla sürekli bir ilişkiye giremeyen bu sanatçılar, siyasal baskıların olumsuz etkileri altında ezildiler, hep arkada kaldılar. Kimi yazarlığın başka alanlarına kaydı, kimi b

Serbest bırakırsanız türbansız öğrenci kalmaz

13/12/2007 · Kategori: Soylesi

Serbest bırakırsanız türbansız öğrenci kalmaz

Serbest bırakırsanız türbansız öğrenci kalmaz
FOTOĞRAF: MUHSİN AKGÜN
  • AKP türbanı serbest bırakırsa iki yıl içinde hiçbir üniversitede başı açık kız göremezsiniz. Ama örtünmenin artması AKP'ye yaramayacak. Çünkü istismar konusunda sizden ileride olanlar hep çıkar
  • Türban takanların sayısı artıyor. Ben, yakın zamana kadar bu ülkede örtünmenin azaldığını düşünüyordum. Türbanın artmasıyla Türkiye'de hem demokrasi hem yaşam biçimi çok zorlanacak
  • Dört yıldır basından 'tarımın battığını!' duyduk. 'Sübvansiyon yok, köylü perişan' dendi. Peki ne oldu? Tarımın oyu AKP'ye gitti. Meğer AKP iki misli sübvansiyon vermiş köylüye

    10/09/2007 (9739 kişi okudu)

    NEŞE DÜZEL (E-mektup | Arşivi)

    NEDEN? Tarhan Erdem
    22 Temmuz seçimlerinin sonuçlarını bir tek Tarhan Erdem'in araştırma şirketi tam olarak bildi. Erdem'in araştırması Radikal'de yayınlandığında, birçok gazeteci sonuçlara inanmadı. Hatta Erdem'e hakaretler yağdıranlar oldu. Ve Tarhan Erdem, seçimlerden sonra yeni bir araştırma daha yaptı. Bu kez AKP'nin oyu daha da artmış olarak çıktı. Burada önemli olan, bu son araştırmada ortaya çıkan sonuçların biraz sessizlikle karşılanması. Bugün Türk medyasını takip eden ya da ordunun tepkilerine bakan hiç kimse, bu ülkede bugün oyları yüzde 54'e varan bir siyasi partinin varlığını düşünemez bile. Neden ülkenin nabzını tutması gereken medya olan biteni görmekte zorlanıyor? Ordu, AKP'nin oylarının bu kadar istikrarlı artmasının sebeplerini niye fark edemiyor? Türkiye'in gerçeğini en sağlıklı biçimde ölçebilen Tarhan Erdem'e son gelişmeleri, medyayı, orduyu, AKP'yi ve türbanı sorduk. Erdem önemli açıklamalar yaptı.


    Sizin seçimlerden sonra yaptığınız son kamuoyu araştırmasında AKP'nin oyunun yeniden arttığı ve yüzde 50'yi geçtiği görülüyor.
    Evet, yüzde 54.
    Gerginlik her arttığında AKP'nin oyu da artıyormuş gibi görünüyor. Gerçekten de gerginlik ile AKP oyları arasında bir bağ mı var?
    Bunun gerginlikle alakası yok. Muhalefetle alakası var. AK Partisi'nin oyunu daha çok Demokrat Parti ve Saadet Partisi gibi küçük partiler artırdı. Biraz Genç Parti de dahil olmak üzere, son yaptığımız araştırmada bunların oyu AK Partisi'ne kaydı. Yani Genelkurmay Başkanlığı'yla siyasi iktidar arasında yaşanan gerginliğin seçmen tercihi üzerinde bir etkisi şimdi de yok, 22 Temmuz seçiminde de yoktu. Bunu niye söylüyorum?
    Niye söylüyorsunuz?
    Çünkü böyle olduğuna dair elimizde objektif bir bulgu var. Bakın.. Biz tam bir yıl sene önce eylül ayında bir araştırma yaptık. Ardından 2007'nin şubatında bir başka araştırma daha yaptık. Sonra seçim dönemi başlayınca, 18 Mayıs'ta bir araştırma yaptık ve seçimlere kadar da birer hafta arayla bu araştırmalarımızı sürdürdük. Geçen sene eylülde AK Partisi'nin oyu yüzde 45-46 çıkmıştı. Sadece AK Partisi'nin oyu 18 Mayıs araştırmasında yüzde 54'e çıktı.
    18 Mayıs öncesinde Türkiye'de ne oldu? 27 Nisan muhtırası verilmedi mi?
    Evet. AK Partisi'nin oyu sadece bir kez yüzde 54'e çıktı. O da 27 Nisan bildirisinden sonra. Ama hemen sonra yine yüzde 49'a indi. Yani, 18 Mayıs hariç seçimlere kadar yaptığımız diğer sekiz araştırmada AK Partisi'nin oyu yüzde 46 ile 50 arasında gezindi. Bu oyların yüzde 78'i, AK Partisi'ne ekonomik nedenlerle verildi.
    Ekonomik nedenin içinde istikrar talebi var mı?
    Var gayet tabii.
    İstikrar talebinin içinde gerginliğe karşı olmak, gerginlik istememek yok mudur?
    Vardır. İstikrar talebi, insanların oy tercihinde önemli rol oynuyor. Tabii şu da var. Biz yeni araştırmamızda, vatandaşlara, cumhurbaşkanlığı sürecinde yaşananların, 22 Temmuz seçimlerinde oylarını etkileyip etkilemediğini sorduk. Önce, 'Cumhurbaşkanlığı seçim sürecinde yaşananlar sizin oyunuzu etkiledi mi' diye sorduk. Sadece yüzde 30 etkilendiğini söyledi. 'Etkilenmedim' diyenlerin oranı yüzde 70 çıktı. Ama ardından şunu da sorduk. 'Cumhurbaşkanlığı sürecinde yaşananlardan başkası etkilenmiş midir' dedik. 'Evet, başkası etkilenmiştir' diye düşünenlerin oranı yüzde 60'ın üzerinde çıktı.
    İnsanlar, etkilenmeyi bir zayıflık işareti olarak mı görüyorlar? Gerçeği kendi adlarına değil de başkaları üzerinden mi söylüyorlar?
    Etkilenmeyi zayıflık olarak alıyorlar. Ama gene de benim kanaatim, cumhurbaşkanlığı sürecindeki olaylar yaşanmasaydı, AK Partisi'nin oyları ancak yüzde 2-3 azalabilirdi veya artabilirdi. İnsanların AK Partisi'ne meyletmesinin nedeni ekonomiktir. Bu, para meselesidir, istikrar beklentisidir. Halk zaten bu yüzden AK Partisi'ni tek başına iktidar yaptı.
    Muhalefete gelirsek... Halk, CHP ile Genelkurmay arasında bir bağ görüyor mu?
    Ayniyet, beraberlik, aynı şeyi söylüyor olmalarını görüyor. Gerginlik, demokratik hayatta olmaması gereken bir şeydir ve halkın bunu görmediğini düşünemezsiniz. Halk Partisi hem meşru siyasi hayatın içinde yer alıyor, hem de askerle siyaset yapmaya çalışıyor. Böyle bir şey olabilir mi? Kabul edilebilir mi? Ayrıca CHP gerçekten çağdaşlığı temsil ediyor mu, laikliği koruyor mu meselesi de çok önemli. Bence CHP çağdaşlığı temsil etmiyor. Laikliği de söz olarak koruyor. Çünkü laikliği gerçekten korumak, bu meseleyi seçim platformunun dışına çıkarmakla başlar. Aksi takdirde laikliğin olmayabileceğini varsaymış oluyorsunuz. Bir siyasi partinin seçim döneminde, 'Laiklik tehlike altında ya da Türkiye bölünecek' diye politika yapması yanlış. Türkiye, CHP'nin ve MHP'nin söylediği gibi laiklik ve bölünme tehlikeleriyle karşı karşıya değil.
    Ama sizin birkaç hafta önce yaptığınız araştırmanızda 'Şeriat tehlikesi var' diyenlerin oranı yüzde 14.6, 'İhtimal var' diyenlerin oranı da yüzde 14.8 çıktı. Bu ülkede yüzde 30 şeriat tehlikesinin olduğunu düşünüyor. Çok yüksek bir oran değil mi bu?
    Onlar, CHP'nin ve MHP'nin politikalarının sonucunda ortaya çıkıyor. Olamayacak bir şeyi olabilecekmiş gibi göstermelerine isyan ediyorum. Türkiye'nin laiklikten vazgeçmesi mümkün değil. Türkiye'nin bölünmesi de söz konusu değil. Ben siyasetle iyi kötü uğraşmış bir adamım.
    Ordu, türban meselesini çok önemsiyor. Siz bu konuda da araştırma yaptınız. Halk, türban konusunda ne düşünüyor peki?
    Önemli çoğunluk türbanı önemsemiyor. Ama türban tek bir sualle anlaşılacak bir husus değildir. Zira türbanın siyasi simge olup olmadığı meselesi henüz tam yanıtını bulmadı. Bence türban çok önemli bir çoğunluk için siyasi bir kimliktir. Türban takanların yarıdan fazlası bence onu siyasi simge olarak takıyor. Böyle sanıyorum. Geri kalanı dini, sosyal baskı, gelenekler gibi nedenlerle takıyor.
    Peki halk türbanın siyasi simge olmasını önemsemiyor mu?
    Önemsemiyor. Son araştırmada, 'Cumhurbaşkanı adaylarından birinin eşinin türban takması sizin oyunuzu etkiler mi' diye sorduk. Yüzde 60'lar düzeyinde, 'Beni etkilemez' dedi. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün eşinin türbanlı olmasını önemli bir çoğunluk önemsemiyor. Ama ben başbakan olsam, türban konusunda sorumluluk almam. Türban meselesine dokunmam, bu meseleyi çözmem.
    Niye?
    Üniversitelerde bütün kız öğrencilerin türbanlı olmasının Türk toplum yaşamında hiç mi bir sonucu olmaz sizce? Herkes türban takarsa Türkiye'de toplumsal hayat hiç mi değişmez? Bu ülkede Türkçe ezan 1932'de başladı. Aradan yıllar geçti, 1950'de Demokrat Parti iktidara geldi. Sanki Türkiye'nin tek meselesi Arapça ezanmış gibi, 12 Haziran 1950'de kanunda bir ibare değişti ve ertesi sabahtan itibaren bütün camilerde Arapça ezan okundu.
    AKP üniversitelerde türbanı serbest bırakırsa bütün kız öğrenciler sizce türban mı takacak?
    Tabii. İki sene içinde, hiçbir üniversitede başı açık kız göremezsiniz. Çünkü toplumsal baskı yaratılır. Çok kısa bir zaman sonra da insanlar başörtüsü takmamazlık, üniversiteye başörtüsüz gidememezlik edemezler. Riskleri olan bir meseleyi konuşuyoruz burada. Laiklik risk altında. Ama ben o riskin sonuca ulaşacağını, gerçekleşeceğini varsaymıyorum, varsaymak istemiyorum. Laikliği demokratik mücadeleyle koruyabileceğimize ben hâlâ inanlardan biriyim.
    AKP üniversitede türban serbestliği getirebilir mi peki?
    Getirebilir. Anayasayı tek başına değiştirme gücü var. 330 oyu var. 367'yi aramak Sezer zamanındaydı. Şimdi Gül, 330 oyla referanduma sunabilecek. Referanduma sunulduğunda da üniversitede türban kabul edilir. Ama ben demokratik kurumların, bireylerin ve sivil toplum örgütlerinin mücadelesi sonucunda, AK Partisi'nin bu değişikliği yapamayacağını düşünüyorum. Türban, Türkiye'nin önemli olgularından biri. Bunu siyasi hayatta tartışmanın bir faydası yok. Ama hükümetin bu konuda herhangi bir girişimi olduğunda, bunun doğru olmadığına inanan insanlar ayağa kalkmalıdır, karşı çıkmalıdır. Türban gerçekten netameli bir konu. Ben yakın zamana dek ülkede örtünmenin, türban takanların sayısının azaldığını düşünüyordum. Ama şimdi türbanın arttığı izlenimine sahibim. Son zamanlarda duyduklarım hep arttığı yönünde. Türkiye'de demokrasi ve toplumun yaşam biçimi, örtünmenin artmasıyla çok zorlanacak.
    Niye zorlanacak?
    Çünkü türban, kişinin hayata bakışını, yaşam biçimini belirleyen en önemli unsurlardan biri. Toplumun yaşam biçimiyle örtünme arasında çok önemli bağlar var. Yalnız şu da var. Örtünmenin artması bugünkü iktidara da yaramayacak.
    Niye?
    Çünkü istismar konusunda daima sizden daha ileride olanlar çıkar. Örtünmenin artması Türkiye'de demokrasiye zarar verecek. Çünkü bu, kadının toplumdaki yeri değişiyor demektir. Türbanın çoğalması, kadın erkek eşitsizliğinin arttığını gösterir. Eğer kadın-erkek eşitliği ortadan kalkmışsa, demokrasi çok önemli bir yara almış demektir. Yalnız şu da var. Yaptığımız son araştırmada ilginç bir bulgu var. 'Kızınız veya kız kardeşinizin üniversiteye gidebilmek için türbanını çıkarmasını tasvip eder misiniz' diye sorduk. Yüzde 76.6 'Okulunu bırakmasın. Eğitim için türbanını çıkarsın dedi. Halk türbanı dinin mutlaka yapılması gereken emri olarak da görmüyor. Tanrı emri olarak görmüyor.
    Sizin yaptığınız kamuoyu araştırmalarının sonuçları beni bir de en çok medya açısından şaşırtıyor. Sizin araştırma sonuçlarınızla medyanın yansıttığı Türkiye arasında büyük fark var. Bugün Türk gazetelerini okuyan hiç kimse AKP'nin oylarının yüzde 54'lere tırmandığını düşünemez.
    Yüzde 46'yı da düşünemiyordu.
    Çelişki nereden kaynaklanıyor?
    Bu sualin muhatabı ben olmamalıyım. Bu, medyayı yönetenlerin problemi olmalı. Bence burada kasıtlı bir yanlışlık yok. Gazeteciler yakın çevrelerinin etkisinde kaldılar.
    Sizin 22 Temmuz seçimleriyle ilgili yaptığınız araştırmanın sonuçları Radikal'de yayınlandığında, bu rakamlar medyanın büyük kesimi tarafından gerçekdışı olarak değerlendirilmişti. Medya sizin gördüğünüzü görememişti. Medya halktan ve Türkiye'nin gerçeklerinden kopuyor mu?
    Bazıları siyasal eğilimleri göremedi. Bunun temelinde halka inanmamak var. Bazıları halktan kopuk değil, halkı sevmiyor. Halkın haklı olmadığını, yanlış yaptığını nereden çıkarıyorlar ki? Evinde oturuyorsun, bilgisayarla yazını gönderiyorsun, ondan sonra da halk hakkında şöyledir, böyledir diyorsun. Bakın... Biz bu ülkede dört senedir Ziraat Odaları'ndan, Veterinerler Birliği'nden ve gazetecilerden Türkiye'de tarımın battığını duymadık mı? 'Tarımda sübvansiyon yok. Köylü perişan' denmedi mi? Peki ne oldu? Tarımın oyları AK Partisi'ne gitti. Demek ki halk tarımın batmadığı kanaatinde. Köylü, Ak Partisi'ne oy vererek tarımın batmadığını söyledi.
    Peki niye tarımın battığı haberleri çıktı medyada?
    Bu haberler yanlış. 'AK Partisi akılsız mı? Nüfusun yüzde 30-35'ini ihmal eder mi' diye ben o günlerde tarıma baktım. Rakamlarla çıktı ki, AK Partisi hükümeti zamanında tarıma verilmiş paralar ve sübvansiyonlar, gelmiş geçmiş hükümetlerin tarıma verdiği paranın iki, üç katı olmuş.
    Demek ki yanlış laflar üretiliyor.
    Medya, olaylara önyargılı mı bakıyor?
    Önyargılı mı bakıyor bilemiyorum ama yanlış bilgilendiği muhakkak. Burada kasıtlılık değil, basiretsizlik var. Gerekeni yapmıyorlar. Ben seçim sonuçlarını oturduğum yerden tahmin etmedim. Yüzlerce adam çalıştı. Araştırmaların bir tekniği vardır. Medya öyle yapmıyor ki. Onlar gidiyor, iki, üç kahvede, birkaç insanla konuşuyor. Mesela AK Partisi'nin imama, okuması yazması olmayana dayandığı lafı da yanlış. Çünkü bölgelere bakıyoruz. Bu parti Türkiye'nin on iki bölgesinde de üstelik birinci parti olarak var. Mesela Kuzeydoğu ve Ortadoğu Anadolu'da ve Güneydoğu'da bağımsızların oyu yüzde 30'un altında kalırken, AK Partisi yüzde 50'yi geçti. Ege'de de birinci oldu. Bu, AK Partisi toplumun her tarafına yayılmış ve aşağı yukarı eşit dağılmış durumda demektir. Ayrıca toplumun çeşitli kesitlerine bakıldığında da bütün kesimlerde var. AK Partisi, toplumun her tarafında girmiş büyük bir toplum partisidir. Hele bugün oyu en az yüzde 50'dir ve bu da her iki kişiden biri ona oy veriyor demektir.
    Yerel seçimlere bir buçuk yıl var ama şimdiden seçim süreci başladı bile. AKP, Diyarbakır'ı alacak mı sizce?
    Hiç kimse 'Alamaz' diyemez. DTP'li Belediye Başkanı Osman Baydemir'in durumu kolay değil. AK Partisi, geçen seçimde Güneydoğu'da DTP çizgisiyle at başı giderken, son seçimde yüzde 51'le bağımsızların iki misli oy aldı.
    Medya, halkın gerginliğe gösterdiği tepkinin farkında mı?
    Geçenlerde gene bir araştırma yayınlandı ve orduya güven en üst derecede çıktı. Halk, askere güveniyor ama siyasete girmesini istemiyor. Bunu hepimizin görmesi lazım. Bu halk her konuda sağduyulu ve soğukkanlı.
    Halkın siyasi kararını etkilemekte ordunun rolü gittikçe azalıyor. Sizin araştırmanızda da bu ortaya çıkıyor. Medya neden halkın tepkisini, orduyu siyasette istemediğini anlayamıyor?
    Bu medyada yaygın bir yanlışlık. Ama Radikal öyle değil.
    Sizin seçimden sonra yaptığınız araştırmayla ilgili pek fazla yorum çıkmadı. AKP'nin oylarının yüzde 54'e vardığını söylemeniz üzerine sanki bir sessizlik oldu. Bu sessizliği neye bağlıyorsunuz?
    Sadece medya değil, pek çok insan ülkede değişimi görmüyor. Türkiye'de sadece ekonomik ilerleme değil, toplumsal ilerleme de var. Demokrasi ilerliyor ve Türkiye dünyaya yakınlaşıyor. Eğer ülkede pek çok şeyin değiştiğini görmezseniz, doğru karar veremezsiniz. Bakın... Toplumdaki bu değişimi günümüz dünyasının projeleriyle yönetebilecek çağdaş bir parti olsaydı Türkiye'de, biz şimdi laiklik gibi risklerin hiçbirini konuşmuyor olurduk. Böyle çağdaş bir parti bulunmadığı için bugün Türkiye'de riskler var. Toplumdaki değişimi AK Partisi'nden başka yönetmeye talip bir parti yok ortalıkta. Ama AK Partisi de çok muhafazakâr bir parti işte...
    Bizi nasıl günler bekliyor?
    Eğer bazılarının düşündüğü gibi hükümetin aslında gizli bir gündemi varsa, Türkiye her türlü felaketle karşı karşıya kalabilir. Ben hükümetin gizli gündemi olmadığına inanmak ihtiyacındayım ve inanmaya da hazırım. Ayrıca objektif olarak baktığımda, hükümetin gizli bir gündemi var diyemiyorum. Ama hükümet bu endişeyi, bu şüpheyi ortadan kaldıracak, gizli gündemi olmadığını kanıtlayacak hiçbir şey de yapmıyor.

  • Ali ŞAHİN Röportajı

    10/12/2007 · Kategori: Soylesi

    Ali ŞAHİN Röportajı

    ''Röportajları'' kategorisinde yayınlandı ve 355 defa okundu

    ” O kadar yabancı dil merakı aldı yürüdü ki yazarlarımızın cümle yapıları bile çeviri dile uygun bir hal aldı, sağ kulağı sol elle göstermeler mi dersiniz, şiirde anlaşılmaz bir dil..!
    Sanki şiiri şiir yapan bu?”

    ”Ben yeraltı ile ilgilenmiyorum ve de okumuyorum o tür şeyleri… Ben, hâlâ Nazımları, Ahmet Arifleri Enver Gökçeleri, Hasan Hüseyinleri okuyorum arkadaş!…”

    Selamlar, Ali ŞAHİN… Öncelikle röportaj teklifimi kabul ettiğiniz için teşekkür ederim… Emekli bir edebiyat öğretmeni, Kastamonu âşığı bir eğitimci olduğunuzu ben biliyorum… Okurlarımızın sizi tanıması açısından kısa bir özgeçmiş alabilir miyiz?

    Selamlar, sana ve okurlarına… 1952 yılının Şubat ayında Kastamonu’nun Taşköprü ilçesi Yazıhamit köyünde doğmuşum. Köyde ilkokul, ilçede ortaokul; sonra ilçede lise olmadığından girdiğim öğretmenokulu sınavlarını kazanarak Çorum Erkek İlköğretmen okuluna başladım. 1969-70 döneminde mezun oldum. Girdiğim Bursa Eğitim Enstitüsü sınavlarını- aldığım bir ceza yüzünden daha doğrusu- kazanamayınca yine Kastamonu Tosya Gökçeöz köyünde İlkokul öğretmenliğine başladım, 4 yıl sonra Taşköprü Kızılcaören Köyüne atandım. Bu arada Ankara Gazi Eğitim Enstitüsünü bitirerek aynı ilçenin Kız Meslek Lisesinde Türkçe/ Edebiyat öğretmenliğine başladım. Sonra  da Milli eğitimin çeşitli kademelerinde yöneticiliklerde bulunarak 2004 yılının Şubat ayında Tokat Pazar İlçe Milli Eğitim Müdürlüğünden 34 yıllık meslek yaşamımı noktalayarak emekliye ayrıldım.  Mesleki kısmı böyle…
    Ana hatlarıyla…

    Gerçekten dolu dolu geçmiş ve başarılı bir eğitim yaşantınız var… Genellikle Kastamonu ve çevresinde geçmiş mesleki yaşantınız… Karşılaştığınız zorluklar mutlaka ki vardır… Bunlar nelerdir? …Ve en önemlisi bu yıllar içinde hiç ” Anlaşılmadım! ” dediğiniz noktalar var mı?

    Alışamadığım ve bana zor gelen İlkokul öğretmenliği oldu biraz. Çünkü edebiyata merakım yüzünden kendimi hep Eğitim Enstitüsünü kazanıp Türkçe öğretmeni olmaya koşullandırmıştım. Bu merakım izin alamadığımız için yatılı okulda etüt sonrası kaçak olarak izlemeye gittiğim bir konferans nedeniyle 15 günlük okuldan uzaklaştırma cezası yüzünden sekteye uğradı. Sonunda 1975′te Mektupla öğretime başvurarak 1978′de dışardan tamamladım o eğitimi.  Politika ve politikacıya alışamadım, tek ayak üzerinde fırıldaklık işim olmadı. Bunun bazı sıkıntılarını çektim kimi zaman. Türkiye’de her 10 yılda bir, bir şeyler olurdu ya hep ben de bir alanda sıkıldıkça yeni bir alana geçtim yaklaşık her 10 yılda bir; 10 yıl ilkokul, 10 yıl lise öğretmenliği, son 10 yıl da çeşitli yöneticilikler benim hayata yeniden daha bir hevesle sarılmamı sağladı.  Zorluklara gelince ülkemin içinde bulunduğu sosyo-ekonomik koşullar ve çevrede gördüğüm imkansızlıklar beni de eğitimi de olumsuz etkiledi elbette zaman zaman. Araştırma okuma ilgi ve merakım, tam teşekküllü kitaplıklardan uzak, sosyal etkinliklerden ırakta oluşum beni hep sıkıntıya soktu ama bunu emeklilikte biraz da olsa atlattım. Kendimi sanal ortamda ve çeşitli etkinliklerde sık sık izleyici olarak görmeye başladım.

    Evet, anlayabiliyorum… Ben yeğeniniz olarak, ki bu yüzden kendimi çok şanslı hissettim her zaman… Sizi ‘devrimci’ kişiliğiniz ile tanıdım çocukluğumdan bu yana… Sanal ortamda ki çalışmalarınızı da takip ediyorum… Beni blok olayına alıştıran da sizdiniz… Yani okurlarım beni sizin sayenizde tanıdı, ve dört yıldır okuyor, diyeyim (Gülerek)… Blok içerikleriniz dâhi hep Kastamonu, Taşköprü ve çevre köyler üzerine… Kastamonu ve çevresi üzerine yaptığınız bu fedâkar çalışmalar yüzünden iyi ya da kötü tepkiler aldınız mı bugüne dek? Çalışmalarınızı merak eden Paranteziçi Hayatlar okurları için kısaca bir adres de verebilirsiniz…

    Tepkiler hep olumlu oldu. olumsuz pek bir şeyle karşılaşmadım desem yalan olmaz ama binde bir de olsa üzücü durum oluyor.  Bunların içinde bence en önemlisi, blok alanı veren birkaç yerin hiç habersiz kapanması oldu. Bir arsaya gecekondu kuruyorsunuz, sonra kilit değişiyor, bir de bakıyorsunuz anahtar elinizde kalmış,  İkinci olay da Hacker denen o canavarlar, ne isterlerse anlamam mümkün değil benim: Dolu dolu 5-10 tane site- blok heder oldu gitti bu yüzden… Ben, Paranteziçinde ki çalışmalarını birazda alttan alta gurur duyarak izliyorum. Boynuzun kulağı geçtiğine çok ama çok seviniyorum. Kıskançlık duymuyorum; bunda benim de özendirmem var diye. Tek bir sayfamı vermek isterim okurlarınıza, orda herkesin kendine uyacak bir şeyler bulması olanağı var, hem kendi site ve bloknotlarımın olduğu hem de dostların adreslerinin bulunduğu. ”Esintiler” http://alisahin37.sitemynet.com/alsah/
    Bunun bir özelliği de benim yaptığım ilk site olması. Geçen yılın Ekim ayında mynetten aldığım bir yazı biraz leyleğin kuşa dönüştürülmesi olayı gibi oldu ama, yazılarımızı toplu durumdan biraz daha dağınık duruma getirdi. Beğeni izleyenlerin. diyorum ben: Ustamın adı Hıdır/ Elinden gelen budur.

    Emekli olduktan sonra siz de var olan blok merakı üzerine de birkaç anektod düşerseniz seviniriz…
    Nasıl başladı, nasıl gelişti, ve şu an ne nokta da?

    Emeklilik zor bir zanaat gerçekten… Bunu zaman zaman çeşitli boyutlarıyla yaşayan kişilerde görürüz. Günde 8 saatlik çalışma düzeninden kopunca insan kendini büyük bir boşlukta hissediyor, ben bunu atlatabilmek için bir Bilgisayar aldım, lokallerde sigara dumanı altında kendimi harap edene kadar gazete - dergi okur inceleme - araştırma yapar, 34 yıllık mesleki deneyimimizi dostlarla paylaşırım diye düşündüm ilk anda. Beni zorlayan bilgisayara sıfırdan başlamam oldu. Her şeyi sınama- yanılma yöntemiyle kendi kendime yapmaya çalıştım. 1 yıl içinde arşivim o kadar doldu ki, bunu nasıl paylaşırım diye düşünmeye başladım. Elimde olan bazı malzemeleri benim çeşitli olanaksızlıklarım yüzünden tamamlamam imkansızdı, kilitli sandıklarda durana kadar paylaşayım meraklıları da geliştirsinler istedim. Amacım öğrencilerle de iletişim kurarak bir çeşit öğretmenlikten uzaklaşmamaktı. Bunu da başardım sanıyorum. 

    Benimle iletişim kuran ilkokuldan mastır öğrencilerine kadar herkese elimden gelen yardımı esirgememeye çalışıyorum. Ama öğrenciler beni üzüyor çoğu zaman. Neden mi? O benim özene bezene yaptığım çeşitli seçkilerin altına yazdıkları yorumlarda kullandıkları Türkçe dışında her şeye benzeyen dil yüzünden. Bir çoğunu bu yüzden onaylamıyorum. Kültür- sanat, edebiyat konularına öteden beri ilgiliyimdir, kendi yaratımım olmasa da önemli gördüğüm çalışmaları bir seçki şeklinde paylaşıyorum, bütünleştiriyorum blok ve sitelerimde. Bunda da Nazım’ın bir dizesi -ki bloklarımın başına da aldım bana mesnet oluyor:"Öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı, yetmişinde bile mesela zeytin dikeceksin" diyor, usta.  Ben de Atatürk’ten roman, öykü, şiir, sinema ve çocuk edebiyatına; Köyümden ilçeme, ilime, bölgeme, ülkeme ve dünyaya bir pencere açmaya çalışıyorum. 

    Bu alanda dostlardan büyük bir destek ve iteklendirme gördüm. Hepsini saymam olanaksız ama bu arada 3 emekli edebiyat öğretmeni abim beni çok heveslendirdiler bu konuda.. Başta Mizah yazarı Esen Yel, Oyhan Hasan Bıldırki ve Nuri Öcal Altanay olmak üzere. Öğrenci, öğretmen herkesten destek gördüm ama hep bir şeyler yapılmasını istiyorlar çeşitli konularda,fakat hepsini  benden bekliyorlar.. O da ayrı bir sorun. Konuyu dağıtıyorum bazen. Şu anda aklıma ilginç bir anekdot gelmiyor ama çok ilginç şeyler yaşanıyor elbette…Benim için ilginç olan Rıfat Ilgaz / 2006 Kastamonu Sempozyumu ve ve İzmir’de 6. İzmir Öykü Günleri’nde yüzlerce sanatçı, yazar, şair ve bilim insanı ile karşılaşıp onları izlemekti son iki yılda.

    Evet, bu arada yeri gelmişken söylemek istiyorum… Esen YEL ve Oyhan Hasan BILDIRKİ biz, edebiyat meraklısı gençler için her zaman bir yol gösterici olmuştur… Çalışmalarını severek takip ediyoruz… Soruma cevap verirken tam kanayan bir yaraya parmak bastınız: ‘Gençlerin kullandığı ve Türkçe haricinde her şeye benzeyen dil!…’ Bunun sorumlusu ne olabilir sizce? Bu gidişat nereye kadar… Bir sonu var mıdır, yoksa Türkçe’nin sonu mu yakın?!… Gençlere ‘Yeraltı edebiyatı’ adı altında sunulan yeni akımın bunda payı var mıdır? Hani şu sürekli bir karamsarlık, kan, intihar, bunalım, depresyon içeren yeni akım… Tanınan isimlerden Altay ÖKTEM buna ön ayak olan ve tanıdığımız isimlerden birisi meselâ… Edebiyattan çok bir özgürlük merakı… ‘İstediğim gibi ve istediğimi yazarım!’ halleri… Edebiyatı kurallardan soyutlamak ne kadar doğru sizce… Edepli, adaplı ve Türkçe’nin doğru kullanıldığı edebiyatı ‘kısıtlayıcı’ bir etken olarak görmek doğru mudur?

    Bunda herkesin ve her şeyin biraz payı var bana göre. Politikacısından tutun da yazar-çizerine kadar bir aşure dil meraklısı doldurdu her yanı, işyeri adlarından tutun da  çeşitli yerlerde yazılan yabancı sözcük merakı iyiye alamet değil. Kültür emperyalizmi ulusları yutmaya dilden başlıyor ki kimse kimseyi anlayamayacak…  Bu soru biraz zor oldu. uzun uzun yazmak gerek. Bir sinemada yangın çıksa vatandaş ‘Exit ne?!’ diye bakıp kalacak, yangın çıkışını bulamayacak. Bunda msn ve internetteki yazışmaların da payı çok büyük. O kısaltmalar, işaretler.. Bir de ne bileyim sanki ayrı bir yazışma dili gelişiyor, herkes de ben başkalarından geri kalmayayım diye o dilsizlikte yarışıyor birbirleri ile.

    Edebiyat yapıtlarında kullanılan dil de ona keza.. O kadar yabancı dil merakı aldı yürüdü ki yazarlarımızın cümle yapıları bile çeviri dile uygun bir hal aldı, sağ kulağı sol elle göstermeler mi dersiniz, şiirde anlaşılmaz bir dil sanki şiiri şiir yapan bu? Ben hala Nazımları, Ahmet Arifleri Enver Gökçeleri, Hasan Hüseyinleri okuyorum arkadaş. Elbette yeni akıma da söyleyeyim birkaç kısa şey… Ben yeraltı ile ilgilenmiyorum ve de okumuyorum o tür şeyleri.. Yapıt sözcüğünü özellikle kullanmadım. Herkes okumazsa sorun çözülür.




    Evet… Gelelim sizin için önemli bir yeri olan ve Cide’de gerçekleşen Rıfat ILGAZ Kültür ve Sanat Festivaline… Bloklarınız da, makaleleriniz de, gezi ve gözlem yazılarınız da bu festivale ayrı bir ilgi gösterdiğiniz göze çarpıyor… Festivale yerli halkın ve dışardan gelenlerin gösterdiği ilgi ne düzeyde? Memnun olduğunuz ve sizi rahatsız eden anektodlar nelerdir bu festivalle ilgili?

    İlimizdeki festivaller içinde kültür-sanat ağırlığı yönünden Cide’dekinin önemi daha büyük. Bunda  Rıfat Ilgaz’ın da anılması ayrı bir önem kazandırıyor. Buna ek olarak adına düzenlenen ödüller, 2006 Mayıs’ında Kastamonu Meslek Yüksek Okulunda yapılan Sempozyum benim için olduğu kadar ilde yaşayanlar için de çok değişik bir şey oldu. Tabii bu tür çalışmalar çok büyük bir katılımcı kitlesi ile yapıldığı için, ili canlandırıyor; bunun yanında yerel halktan katılım ve ilgini az olması böylesine bir konuda okulların öğrencileri için katılımı planlamaması üzüyor insanı. Bir diğer üzüntü de  yüze yakın bildirinin sunulduğu sempozyumun -aradan geçen 16 aya karşın- hala kitaplaşamaması… Yerel basının ilgisi güzeldi. Benim için önemli olan bir konu da değerli araştırmacı yazar Rasuh Nuri İleri ile bir öğle yemeği sonrası baş başa benim arabada yaptığımız özel sohbetti. Kameramı açmadığıma pişman oldum ama öylesi daha güzel oldu daha içten daha doğaldı. Bu konudaki dökümanları bir sitede topladım. Çok da beğeni topladı. http://gokirmak37.sitemynet.com/Festval2006/ Hacklenen Rıfat Ilgaz Arşivim yerine konuyla ilgilenenler duyurabileceğimiz Sarı Yazma- Rıfat Ilgaz Arşivi- http://sariyazma.blogcu.com/ bayağı yol aldı sayılır.

    Peki, gelelim sizin de yaşadığınız, sevimli bir Kastamonu  kasabası olan Taşköprü’ye… Ben de yaz tatillerimi orada geçiriyorum… Bu yıl geldiğimde durum içler acısıydı maalesef… Tam bir tarih turizmi cenneti olabilecekken o, güzelim tarihi evlerin bir bir yok olduğuna, azaldığına, yerlerine hep taş binaların geldiğine şahit oldum… Restore projelerinin gerçekleşmemesinde en büyük etken halkın da vurdum duymazlığı… Sanki o yorgun evlerin sesini kimse duymuyor gibi… Olsa da olmasa da halk için pek bir önem arz etmiyor, gördüğüm kadarıyla… Siz bu konuda neler söylemek istersiniz? Mutlaka ki bizi Taşköprülü hemşehrilerimizden de okuyanlar olacaktır… Belki halkın biraz da olsa bilinçlenmesine vesile oluruz…

     Önce kasaba sözünü düzeltelim, ne de olsa bende tam Taşköprülülük var senin gibi Yarı Taşköprü yarı Yozgatlı  değilim. Taşköprü Bir ilçe merkezi..  Konuya gelirsek, o konu bana göre daha derin boyutlu bir konu, varlıklı kesim o tür evleri zamanında yıkıp yerlerine apartmanlar, dükkanlar, hanlar hamamlar yaptı o tarihsel doku ile istediği kadar oynadı; Garibanların tek barınağı olan evler kaldı sit alanı kapsamında. Yıksa yıkamaz, yapsa yapamaz, restore edemez. Yapsatçıya verip bir kaç daire bir kaç dükkan alsa alamıyor, eve devlet ve kurumlar sahip çıkmıyor, çıksa da değerini vermiyor, acayip bir durum. Tıpkı Nasrettin Hoca fıkrasındaki gibi: Hani oğlan demiş ya, “baba ben bir hırsız yakaladım”, “al gel oğlum” demiş Hoca. “Gelmiyor baba”.. “Bırak gitsin oğlum”, demiş… “Gitmiyor baba”, demiş… O konuda kimin kimi yakaladığı belli değil…  O yapıların sahiplerini durumları da çok zor aslında.  Kat kat, koca koca beton yapılar arasında bir kaç garibanın bir kaç tarihi koruma altındaki mal varlığı, tek sermayesi, başını soktuğu evi, o da dökülüyor, nerdeyse başına yıkılacak… Bu da olayın başka bir cepheden görünüşü tabii ki…

    Umarım bu konuda gereken adımlar bir an önce yapılır… Ben gerçekten o evler olmadan Taşköprü’yü düşünemiyorum… O evleri gezmek, incelemek, hele ki fotoğraflarını çekebilmek ayrı bir yaşam gibi benim için… Gerçekten eğer böyle çarpık bir düzende giderse o evler kalmayacak ve oraya dışardan bir gezgin / tatilci olarak gelmek içinde bir sebep kalmayacak… Tabii yeğen olarak her zaman bir sebep var ( Gülerek )… Neyse, bu güzel ve sıcak sohbet için çok teşekkür ediyorum, kendim ve okurlarım adına… Sizin gibi memleket sevdalısı, yaşadığı toprakları sahiplenen ve seven edebiyatcı, eğitimcilere her zaman ihtiyacımız var…

    Ben de teşekkür ediyorum… Çalışmalarını beğeni içinde izliyorum, hayatta da başarılarının devamını diliyorum…

    14 Kişi tartışıyor “Ali ŞAHİN Röportajı”

    1. Asu yazmış

      Röportajını keyifle okudum. Bizler röportaj dendiği zaman hep ünlü isimler flaş isimler anlarız. Ama senin röportajların bu kalıpları yıkıyor. Tanınmış isimlerin yanında hiç tanımadığımız, kim bilir bize uzak hangi şehirlerde yaşayan ve hiç görmediğimiz insanlarda getiriyorsun buraya. Ali ŞAHİN’den de çok şey öğrendim sayende. Çok uyumlu ve şeker bir dayı & yeğensiniz. İkinizede teşekkür ediyorum.

    2. türker yazmış

      Edebiyat sanatı insanlardaki ruh inceliğini ortaya çıkarır.Ali beyde bu fazlasıyla görülüyor.Memleketi adına yaptığı şeyler çok güzel.Elinden gelen neyse onu yapıyor.Keşke herkes böyle duyarlı olsa çevresine karşı.

    3. yücel yazmış

      Ellerinize, Yüreğinize Sağlık. Çok Güzel Röportaj Olmuş…Dayınıda Daha Yakından Tanımış Olduk… En Azından böyle çınarlarında hala varolduğunu öğrendik. :)

    4. zafer yazmış

      Güzel bir röportaj olmuş. Hocamız soruları samimiyetle cevaplamış ama bişey dikkatimi çekti tam devrimci tipi var vallahi :D elinde gazete olan ilk fotoğrafta. ilk bakışta anladım :D

    5. peyman yazmış

      cihan kardeşim bu güzel roportaj için teşekkür ederim, inşallah bu saygı ve sevgi dolu sitenle yaşamındada hep boyle ilkeli ve saygılı devam edersin.

    6. alper yazmış

      gzl olmuş

    7. feryäl yazmış

      İlk başta şunu söylemek istiyorum…Hep memleketi için çalışan bir eğitimci çarptı gözüme.Bunu herkes yapamıyor.Bu bir ayrıcalıktır.Birde şu konuda çok haklıydınız.Biri alıoyr mesela yazınızı forum sitesinde paylaşm olarak veriyor. Alta yazılan yorumlar gerçekten iç acıtıcı oluyor…Son olarak;Cihan çok başarılı bir çalışma olmuş tebrik ederim:=)

    8. Cemali yazmış

      Güzel bir çalışma çok hoş.Türkçe konusunda sayın Şahin’e aynen katılıyorum.Ama edebyat konusunda katılmadığım noktalar.Ben de bir insanın istediği gibi yazmasından yanayım..

      Sevgilerle…

    9. Okan Yüksel yazmış

      Böyle bir insanın yeğeni olmak güzeldir, eminim. Söyleşi her zamanki gibi, oldukça güzel ve doyurucu…
      Artık izleyeceğimiz pek çok blog doğdu, bir o kadar da incelenecek arşivimiz oldu. Ali Şahin’e buradan tüm paylaşımları için teşekkürler.

    10. Numan Karanlık yazmış

      Ali Şahin gibi vatandaşlarımızın, arkadaşlarımızın, dostlarımızın ülkemizde ve Kastamonu’da çoğalmasını dilerim. Bu ülkenin şarlatanlara değil, sorumluluk duyan, kendini olumlu yönde geliştiren kişilikli insanlara çok gereksinimi var. Ancak ülkemizdeki mevcut sistem insanlarımızı sadece kısa mesafeli şahsi çıkarlarını gören sürülere dönüştürüyor. Devrim kelimesini unutturmaya çalışan inkilap diyen bu sisteme karşı, daha insanca yaşamak için, daha uygar bir Türkiye için, daha özgür bir dünya için inadına DEVRİM. Bireysel kurtuluş peşinde olmak yozlaşmak, toplumsal kurtuluş peşinde olmak güzelliktir. Türkiye’de de dünyada da hızlı bir yozlaşma söz konusu Ali ŞAHİN gibi dostlar bize bu dünyada yalnız olmadığımızı hatırlatıyor. Belki de herşeye rağmen bizim topraklarımızda daha insanca bir yaşam kurulabileceğini müjdeliyor. Önemli olan gönül yaşıdır. Okuduğum, araştırdığım, dağlara tırmandığım, insanlarımı sevdiğim, yozluklara karşı mücadelemi sürdürdüğüm müddetçe kendimi hep 19 yaşımda görüyorum. Ali ŞAHİN şu an üniversitelerimizde okuyan ve sürüye katılmış, yozlaşmış, bencil ve hazır yiyici öğrencilerden çok daha delikanlıdır. Daha gençtir.

    11. gülcan yazmış

      cihan harikalar yaratmışsınız inan bana çok güzel olmuş ikinizlede gurur duydum.malum babam hep gururumdu ama
      sen harikalar yaratmışsın halacıgım tebrikler.

    12. songül yazmış

      sevgili Ali Şahin’i gözlerim dolarak okudum. kendini tamamen mesleğine, öğrencilerine, yaşadığı yere adamak öyle kolay bir şey değil. insan içinden gelerek , yürekten yapar ancak bu kadar ard arda sıralı başarıları, güzellikleri, fedakarlıkları. ben tanıdığım bir kaç (üçü beşi geçmez ama) öğretmen tanıyorum ki ders bittiği anda bırakın okulda durup öğrencilerine yardımcı olmayı, bulunduğu şehirde dahi durmazlardı. en son düzenlenen Haldun Taner öykü ödülünü küçük bir köyde görev yapan bir ilkokul öğretmeni kazanmıştı. o geldi birden aklıma, hem öğrencilerini ihmal etmeden mesleğini yapıp hem de küçücük odasında yazılarını kaleme almıştı. öğretmenlik ve edebiyat ayrı bir aşk bence.ilkokul öğretmenliği - edebiyat, bayıla bayıla gıptayla imrendiğim iki güzel meslek ve sanat dalı. yıllardır haldun taner öykü ödülü için yazar dururum ama nafile. dayı - yeğen, sizleri inanın içtenlikle tebrik ediyorum, dayını tüm yaşamı içine hep başarı sığdırdığı için, seni de öyle yavan, saçma sapan gençlik akımlarına uymadan böylesine güzel bir blog yaşattığın için…
      sevgiler

    13. shiver yazmış

      tamda bugün kültürel yozlaşma,dilimizi koruyalım konulu konferanstan geldim..
      Senin bu röportajınıda keyifle okudum..Evet hepimiz türkçeyi bozuk kullanıyoruz..Ben yok kullanmıyorum falan deme ayrıcalığına sahip değilim.Farkında olmadan ne çok yabancı dili türçemiz gibi kullanıyormuşuzz bugün birdaha anladım..
      Bunları yavaş yavaş yüklemişler beyinlerimize…

      Bunu yapmak kolaymı aslında düşününce çok zor değil..
      Ama fast food ‘da yemek yiyoruz,center’lerde alışveriş yapıyoruz,hospitallerde tedavi oluyoruzz…Peki bunların arasında nasıl düzelticeğiz türkçemizi?

      Dedim ya bende Türkçemi hakkıyla kullanan biri değilim..Ama çabalamanın gereğini anladım bugün bir daha..Öz benliğimize sahip çıkmalıyız..

      aman çok uzatmışım farkında olmadan:)
      hemen araya yabancı bir kelime kullanıp kaçayım:D:D
      bye;Ppp

    14. kübra yazmış

      Bu dayın Rapunzel’in saçlarını kestim yazında anlattığın dayın (: Okur okumaz anladım.. Gerçekten yazdığın kadar varmış.. Olmasa sen yazmazdın ya zaten (:

    15. münire yazmış

      N efis bir çalışma olmuş
      çok keyifle okudum.Elinize kaleminize yüreginize sağlık.

    16. ferda yazmış

      Gerçekten başarılı bir röportaj olmuş tebrik ederim. Ali Bey gerçekten çok hoşuma gitti. Kendisi babamla yaşıt. Çok sevdim. Ama ne yazık ki onun gibi insanların nesli tükeniyor. Çok üzülüyorum. Herkes aykırı olma derdinde. Ülkesinden sürekli şikayetci ve her şeyi sürekli devletten bekliyor. Oysa Ali Bey ne güzel… Yaşadığı ilçe dahilinde elinden geleni yapıyor. Hepimiz böyle olsaydık sanırım devlete pek iş düşmezdi. Ellerinizden öpüyorum, saygı ile. Ve yeğeninizi tebrik ediyorum. Tek başına böyle dolu içerikli bir siteye imza attığı için. Gerçekte her yazısının altına attığı fiyakalı imzanın hakkını veriyor. Severek izliyoruz.

    17. ezgi umut yazmış

      Merhaba sevgili Cihan, Seni kutluyorum yaptığın bu güzel röportaj için. Ali Şahin edebiyat öykü ve edebiyat faaliyetleri konusunda yaptığı değerli çalışmalar duyurularla herkese ulaşan çalışkan değerli bir öğretmenimiz. Yüreği hep edebiyat için çarpan bir gönüllü edebiyat elçisi. Aslında onun çok da güzel yazıları, denemeleri öyküleri var. Güzel yaşanmışlık öyküleri özellikle de Taşköprü’nün o güzelişm eskiş zamanlarında geçen… Umarım onları bir gün kitaplaştırır. Belki de editörü sen olursun. Tekrar kutluyorum. ezgi umut

    18. Ali ŞAHİN yazmış

      KİTAPLARDA ÖLMEK

      Adı, soyadı açılır parantez
      Doğduğu yıl, çizgi, öldüğü yıl, bitti
      Kapanır, parantez..
      O şimdi kitaplarda bir isim, bir soyadı
      Bir parantez içinde doğum, ölüm yılları.
      Ya sayfa altında, ya da az ilerde
      Eserleri, ne zaman basıldıkları
      Kısa, uzun bir liste.
      Kitap adları
      Can çekişen kuşlar gibi elinizde.
      Parantezin içindeki çizgi
      Ne varsa orda
      Ümidi, korkusu, gözyaşı, sevinci
      Ne varsa orda.
      O şimdi kitaplarda
      Bir çizgilik yerde hapis,
      Hâlâ mı yaşıyor, korunamaz ki,
      Öldürebilirsiniz.

      Behçet NECATİGİL

    19. Nadir Serdar Işıklı yazmış

      Sevgili Cihan, Ali Şahin İle yapmış olduğun röportajı zevkle okudum. Ne kadar güzel konuları bulup, sorular yöneltmişsin Hocam’a.İnan siz ve sizin gibi gençlerin varlığı,yorgun bedenlerimize kan can veriyor.Gençlere güvenip bu vatanı onlara emenet eden Ulu Önderin zekasına hayran olmamak mümkün mü? 7 Ekim 1978 Ankara’da 7 Türkiye İşçi Partili gencin katledildiği,1980 7 ekim Dev-lis üyesi Necdet Adalı’nın idam edildiği,6 Ekim 1990 tarihi ise Ankara İlahiyat Fakültesi Hocalarından Prof.Bahriye Üçok’un katledildiği gün.Bu acılı günüm de ”eksilmedik, rahat uyuyun dostlarım, bakın duyarlı ,yurtsever, devrimci gançlerimiz var”dedirtdiğin için sana teşekkür ediyor, Ali Hocama’da saygılar sunuyorum. sunuyorum.

    20. parantez yazmış

      Eyvallah, Hocam… İnanın, haketmediğim, altında ezim ezim ezildiğim sözler bunlar… Bizler ne kadar uğraşsak da sizler kadar olamayız… Şu kişisel sitemde 300 küsür yazım mevcut… Dayımın (Ali Şahin) röportajının altına yazılan yorumlarda ki özen, dikkat, imla kurallarına sadakat bile bunun bir kanıtı gibi… Bizler bugün böyleysek, bunlar sizin sayenizde… Siz, bize ve bizim gibilere ayna oldunuz… O aynada gördüğümüz yansımayı taklit ettik bizler… Yaptığımız bundan ibarettir… Sevgiyle…

    21. sevcan yazmış

      sevgili cihan,elinize sağık .12 eylül sonrası o apolitik gençlik güruhu içinden sıyrılıp,kişiliğimizi kimliğimizi koruyabilme irademize, bize ailemizin desteğinin yanında Ali hocam başta olmak üzere öğretmenerimin katkısı çok büyük.Hocamı saygıyla selamlıyorum.

    http://parantezicihayatlar.com/blog/archives/260

    "Tavizsiz Komünist" Behice Boran'ı Anmak...Üçüncü Sinemacıla

    10/10/2007 · Kategori: Haber

    "Tavizsiz Komünist" Behice Boran'ı Anmak...

    Üçüncü Sinemacılar tarafından çekilen Boran belgeseli 11 Ekim'de Tarih ve Toplum Bilimleri Enstitüsü'nde yeniden gösteriliyor.

    BİA Haber Merkezi - İstanbul

    10 Ekim 2007, Çarşamba

    Üçüncü Sinemacılar tarafından çekilen "Behice Boran: Son Nefesine Kadar", Boran'ın ölümünün 20. yılı dolayısıyla 11 Ekim, 19:00'da Tarih ve Toplum Bilimleri Enstitüsü'nde yeniden gösterilecek.

    Türkiye’nin önemli sosyolog ve siyasetçilerinden Behice Boran’ın siyasi yaşamını, ideolojisini ve kişiliğini, röportajlarla anlatan belgesel, arşivlerden alınmış gerçek görüntülerle ve arka planda duyduğumuz Timur Selçuk ezgileriyle sürükleyici bir hava taşıyor.

    "Son nefesine kadar" görev başında...

    Boran Türkiye’nin değerli sosyologlarından. Birçok önemli çalışmaya imza atmış. Hatta kendi sesinden dinlediğimiz kayıtlara bakılırsa; Cumhuriyet Halk Partisi'nin (CHP) tek parti döneminde izlediği politika tüm fikir hayatını dondurmasaymış, bu çalışmalar şimdiki içeriklerinden çok daha kapsamlı olabilirmiş de...

    Doktora yıllarında tanıştığı Marksizm’i inceleyip, hayatına uygulamayı seçen Boran; yayıncı Yusuf Ziya Bahadınlı’nın deyişiyle “tavizsiz bir komünist”. Mantığı, ciddi tavrı ve katı yüzü her zaman ön planda olan Boran’ın, Nevzat Hatko'yla evliliği bile sevgi birlikteliğinden çok yoldaşlıkla bağdaştırılmıştı.

    Türkiye İşçi Partisi'nin (TİP), Türkiye Komünist Partisi'yle (TKP) birleştiği ve Türkiye Birleşik Komünist Partisi'nin (TBKP) kuruluşunu bildirdikleri basın toplantısından saatler sonra yaşamını yitiren Boran; Nihat Sargın’ın sözleriyle “son nefesine kadar” görev başında kalmıştı.

    Boran'ın ölümü, Türk solunda bir çok spekülasyona yol açarak, "Ölmeseydi bu birleşme tüm komünistlerin birleşmesi yolunda etkili olur muydu" sorusunu akıllarda bıraktı.

    Boran: Türkiye'nin ilk kadın parti başkanı

    Boran’ın öne çıkan bir diğer kimliğiyse, belki de bunların ötesinde, kadın oluşu.

    Boran’ın aile hayatından başlayıp, ölümüne kadar kronolojik olarak ilerleyen belgesel, dönemlendirme konusunda da izleyicilere büyük bir kolaylık sağlıyor. Belgeselde yer alan isimlerden birkaçı: Nihat Sargın, Sadun Aren, Dursun Hatko, Tarık Ziya Ekinci, Umur Coşkun.

    Olaylı dönemlerde, olaylı bir hayat yaşayan; sürgünler, hapisler, gözetimlere rağmen doğru bildiğinden hiçbir zaman ayrılmayan Boran'ın, oğlu Dursun’dan anaç tavrını, Muzaffer Şerif’le “zorunlu ayrılığı”ndan da duygusal yönünü hissetmemek imkansız. (EÇ/GG)

    Behice Boran: Son Nefesine Kadar, 2006
    Yapım-yönetim: Mehmet Demir, Sinan Önelge, Özlem Öz, Emre Özkapı, Kaya Özkaracalar, Barış Özkaya, İlke Temeltaş
    Süre: 115 dk

    Adres:
    Tarih ve Toplum Bilimleri Enstitüsü
    İstiklal Cd. Olivyo Geçidi Sk. Rejans Binası Kat:1 Beyoğlu/ İstanbul

    "Artık Gitmeli miyim, Solan Çiçekler Gibi..."

    8/10/2007 · Kategori: Haber-Izlenim

    "Artık Gitmeli miyim, Solan Çiçekler Gibi..."

    Che'nin Bolivya harekatına katılan tek kadındı Tanya. Şiirinde soruyordu "Adım unutulacak mı bir gün" diye. Unutulmadı... Kadın olduğu için özel muameleyi reddetti, Che'yle birlikte devrim yolunda yaşamını verdi.

    BİA Haber Merkezi - Küba

    06 Ekim 2007, Cumartesi

    Artık gitmeli miyim, solan çiçekler gibi?
    Yeryüzünde benden hiçbir şey kalmayacak
    Ve adım unutulacak mı bir gün?

     Hayatını yaşamak istediği gibi yaşadı ve olmak istediği kişi oldu. Tanya'nın son derece kısa bir hayatının olması üzüntü verici belki ama yeryüzünde geçirdiği süre başarılarla doluydu. Anı olsun diye geride bıraktığı şiirin ilk dizeleri böyleydi...

    1967 harekatında bir kadın... 

    Gerçek ismi Haydee Tamara Bunke Bider olan Tanya, efsanevi solcu isyancıların 1967 harekatına katılan tek kadındı.

    Gerilla ordusunun bir üyesi olarak Tanya oldukça soğukkanlıydı. Alışık olmadığı halde gerilla taktiği için gerekli olan uzun yürüyüşlere sessizce katlandı ve kadın olduğu için özel bir muamele görmeyi reddetti, kadınları hala toplumun tamamen kabul gören üyeleri olmaktan alıkoyan engelleri aşabilecek kapasitedeydi.

    Kemikleri, Eylül 1998’de Ernesto Che Guevera’nın ve diğer gerillaların cesetlerinin aranması sırasında Bolivya’nın uzak kasabalarından Valle Grande’de bir tabut içinde bulundu.

    Ailesinin düşlerini yaşayan bir komünist

    Tanya 19 Kasım 1937’de Arjantin’de doğdu, anne ve babası Nazi zulmünden Arjantin’e kaçmış olan Almanlardı. Sonradan Alman Demokratik Cumhuriyeti’nin inşasına katılmak için ülkelerine geri döndüler. Arjantin’e kaçtıktan sonra da yer altı çalışmalarını sürdüren komünist ana-baba, kızlarını burada büyüttüler.

    Tanya, 18 yaşındayken Alman Birleşik Sosyalist Partisi’ne kabul edildi. Annesinin anlattığına göre Tanya böyle bir ortamda yetişmişti ve ona göre bir komünist, doğduğu ülkede olmasa bile her nerede olursa olsun bir komünist ve devrimciydi. Kısacası Tanya ailesinin düşlerini yaşıyordu.

    İlk gençliğinden itibaren Tanya, Küba’ya karşı derin ve sürekli bir ilgi duydu ve 24 yaşında, Mayıs 1961’de Demokratik Alman Cumhuriyeti’nden Küba’ya geldiğinde çok heyecanlıydı.

    Che'yle, Demokratik Almanya Cumhuriyeti’ne yaptığı gezi sırasında tanıştı ve onun birliğine katıldı.

    İçten gülümseme, çok iyi bir müzikal ve politik eğitim

    Bir komşusuna göre, onunla ilgili en çarpıcı şey gülümsemesiydi; mutlu, samimi, güzel bir gülümseme... Orta boylu ve narindi, derin yeşil gözleri ve arkadan ördüğü sarıya çalan saçları vardı. Zarif bir tavrı ve ahenkli, tatlı bir sesi vardı.

    Marie Elena Capote, Granma Enternasyonal’in bir özel sayısında şöyle yazmıştı:

    “Neredeyse her zaman bir askeri üniforma giyerdi, bileklerde şişkin duran zeytin yeşili pantolonlar, postallar ve açık mavi ince bir tişört… Zeytin yeşili bir bere, geniş bir alının üzerinden sarkardı. Havana’da gazetecilik dersleri alırken böyle gözüküyordu. Hafif Arjantin aksanlı mükemmel İspanyolca’sı dışında, bir Latin Amerika kadınından çok daha fazla bir Avrupalı kadın imajını yansıtıyordu.”

    Arjantin’de doğduğundan İspanyolca’yı akıcı şekilde konuşurdu ve gizli çalışmaları için bir çok kimlik uydurabilirdi. Nitekim, Küba’da Tamara Bunke, Avrupa’da Haydee Bidel Gonzales, Berlin’de Marta Iriarte ve Boliya’da Laura Gutierrez Bauer olarak biliniyordu.

    Tanya’nın kendisiyle konuşan herkesi etkisi altına alan özel bir karizması vardı, muhtemelen bu, insanları nezaketle ve dikkatle dinlemesinden ya da gösterişçi veya ukala olmadan sergilediği kültürel zenginliğinden kaynaklanıyordu.

    Tanya ailesinden çok iyi bir müzikal ve politik eğitim almıştı ve onun bir çok konudaki görüşleri öğrenci grupları arasında hep baskın çıkardı. Küba Kadın Federasyonu’nda gitar dersleri verirdi, ayrıca Küba’dan Arjantin’den Uruguay’dan Peru’dan ve bütün Latin Amerika’dan halk şarkıları kolleksiyonu yapardı.

    Eğer yaşasaydı büyük olasılıkla bu konudaki bulgularıyla ilgili bir kitap yazmış olacaktı.

    Başkalarının bir yılda edindiği becerileri o bir ayda edinirdi...

    Tanya kısa zamanda Küba Kadın Federasyonu’ndaki en önemli yoldaşlardan biri oldu ve kendisine verilen her görevi yerine getirdi, ufak tefek ya da önemsiz gözüken görevleri bile. Çünkü onun mantığı şöyleydi:

    “Küçük işleri yapamayanlar, asla büyük işleri yapamazlar.”

    Sık sık yaptıkları tartışmalara rağmen ona istihbarat tekniklerini öğreten Mercy’ye epey bağlanmıştı. Daha sonraları Mercy, Tanya’nın sadece bir ay içinde kendisinin bir yılda edindiği becerileri edindigini söyleyecekti. Mercy, Tanya’nın Latin Amerika devrimine destek için özel göreve seçilmiş olmasından gurur duyuyordu...

    Zorlu bir eğitimden sonra Tanya, Bolivya egemen sınıfının ve ordusunun temsilcileriyle ilişkiler geliştirmek ve gerilla cephesi için uygun koşulları yaratma görevini almıştı. 1964 sonunda Bolivya’ya vardı ve orada Laura Guiterrez Bauer ismiyle tanındı.

    Tanya ismi Bolivya'da halk tarafından bilinmiyordu. Acaba burada tanındığı Tania Guiterrez ismini, omuz omuza savaştığı ve kendisiyle beraber öldürülen ve gömülen şehit yoldaşı Mario Guiterrez'le bir aşk ilişkisi olduğu için mi seçti? Doğrusu bende de bu yönde somut bir bilgi yok ama insan merak etmekten kendini alıkoyamıyor...

    "Pek çok şeyden vazgeçerek devrim yolunda yürüdü"

    Tanya, 1966 başında Küba Komünist Partisi’ne kabul edildiğini öğrendi. O andan itibaren, yeni savaşçıların siyasi eğitimi ve mevzilendirilmesi işlerinden sorumlu olarak gerilla güçleriyle doğrudan çalışmaya başladı.

    Ve daha sonra, kendisi de Joaquin ismiyle tanınan Commandante Vitalio (Vilo) Acuna liderliğindeki gruba katılarak gerilla ordusunun bir parçası oldu. Binbaşı İnti olarak tanınan ve Che’nin ölümünden sonra Bolivya’daki devrimci mücadelenin lideri olan (ki kendisi de daha sonra Bolivya ordusu tarafından öldürülmüştür) Guido Peredo, "Rojas ve Calderon"un önsözünde onun için şöyle yazmıştı:

    “Bir çalışmanın başarılı olabilmesi için kendi kendine edinilmiş içsel disiplin esastır. Eski hayatın tümü artık geçmişe gömülmüştür. Artık yeni ve farklı bir insanın embriyosu ortaya çıkmaya başlar. Bu, daha ve daha fazla fedakarlık yapmayı daha ve daha fazla sevinçle arzulayan insanın embriyosudur. Tanya her gün başkaları için çok önemli olabilecek olan değerleri reddederek bu yolda ilerledi.”

    Gerillalar 31 Ağustos 1967’de grup bir köylü tarafından ihbar edilip Vado Del Yeso’nun nehir kıyısında Bolivyalı askerler tarafından pusuya düşürülerek öldürüldüler...

    Cenazesi resmi törenle gömüldü

    Che’nin kemiklerinin Haziran 1997’de bulunduğu yerden yaklaşık bir kilometre uzakta Gerilla Tanya’nın kemikleri de bulundu. O günlerde annesinin bir fotoğrafı dünyada dolaşıyordu... Nadya Bunke, 31 yıllık bekleyişten sonra kızının cesedinin küllerini sonsuza dek saklayacak olan vazoyu öperken fotoğraflanmıştı.

    Daha sonra Nadya Bunke’nin kucaklayıp öptüğü vazo, Küba bayrağına sarılmış olarak Santa Clara’daki Marti Kütüphanesi’ne götürüldü. Nereye gömülmesini istediği sorulduğundaysa annesi hiç tereddüt etmeden Che ve yoldaşlarıyla beraber Küba’ya gömülmesi gerektiğini söyledi.

    Nadya Bunke, kızının cenazesinin üstüne hangi bayrağın konulması gerektiği sorulduğunda da "Komünist Partisi’nin bir üyesi olarak uğrunda savaştığı ve öldüğü Küba’nın bayrağı" dedi.

    Tanya’nın cenazesi, Küba’nın merkezi kentlerinden Santa Clara’da Aralık 1998’de Guevara ve yenilgiye uğramış diğer And Dağları gerillaları için inşa edilen mozoleye resmi törenle gömüldü.

    Devrim hayatının amacıydı... 

    Tanya hayata çok bağlıydı ama annesinin dediği gibi Latin Amerika’nın devrimci mücadelesinde rol alma görevini her şeyin üstünde tutuyordu. O böyle büyütülmüştü ve böyle bir yaşam istiyordu. Devrim, onun hayatının amacıydı. Bu, onun bütün konuşmalarında, mizacında ve inandığı düşünceler için giriştiği mücadelesinde açıkça kendini ortaya koyuyordu.

    Sanırım Tanya, 31 yıl sonra sevgili Küba’sında, Amerika Birleşik Devletleri'nden (ABD) gelen bir yabancının, kendisini hiç tanımayan kalabalık bir uluslararası dinleyici kitlesine bu konuda bir konuşma yaptığını bilseydi çok mutlu olurdu. (GG/NZ)

    * Psikolog Alma H. Bond bu konuşmayı, Havana'da 1999'da yapılan Radikal Felsefe ve Sosyoloji Konferansına katıldığında yaptı.

    * Metni Sosyalist Barikat sitesindeki Türkçe çevirisinden Gökçe Gündüç derledi.

    ‘İNSANLAR GÜVEN KAYBINA UĞRADI’ / Kadir İNCESU

    5/10/2007 · Kategori: Soylesi

    ‘İNSANLAR GÜVEN KAYBINA UĞRADI’

                                                 Kadir İNCESU

    aysimaltay.jpgAysim Altay’ın, Bilgisayar Mühendisliği’nden Davranış Bilimleri uzmanlığına giden yolda üçüncü kitabı Madem Öyle Pollyanna Çınar Yayınları tarafından yayımlandı. Aysim Altay ile son kitabı ve kişisel gelişim kitapları üzerine söyleştik...

     

    Pollyanna iyimserliğin -insanımıza göre hayalciliğin- sembolü… Pollyanna’nın kişiliği için ‘ideal’ diyebilir miyiz? Yaşadığımız şartlarda (Sosyal-ekonomik) iyimserlik bize ne kadar yakın?

     

    Pollyanna çocukluk günlerimizden bugüne kadar varlığını sürdüren bir sembol bizler için. Çoğumuz onu aşırı iyimserliğin sembolü olarak gördük. Aptallık derecesinde hatta. Ancak doğrusunu söylemek gerekirse bu “aptallık derecesinde iyimserlik” diye ifade ettiğimiz algı son dönemlerde çok daha fazla keskinleşti. Bunun nedenlerinden birisi de insanların keskin bir güven ve ümit kaybına uğramış olmaları. Oysa en büyük tehlike, gelecekle ilgili, yaşamla ilgili, bir şeylerin iyiye doğru değiştirilebileceği ile ilgili ümidimizi yitirmek, yanlışların içerisinden iyi olanı, doğru alanı görüp, seçebilme kabiliyetimizi kaybetmek. Hayatın sonu değil mi bu?

     

    İlkokulların okuma listelerinden Pollyanna kitaplarının kaldırılacağını duyunca içimde uyanan tepkiler beni bu kitaba taşıyan adımları oluşturdu. Ümitsiz, yitik, mücadele için cesareti olmayan ve olumsuzluk denizinde boğulmuş bir yeni kuşaklar dizisi. Düşünmek bile istemiyorum doğrusu.

     

    Pollyanna iyimser olduğu kadar cesurdu da. Bakmayı bilen gözler için bin tane olumsuzluğun içerisinde yaşamla göbek bağımız gibi olabilecek olumlu yanları bulup bize hayata nasıl bağlanabileceğimizi gösteriyordu.

     

    Dolayısıyla benim bu kitapla söylemeye çalıştığım, gerçeklere sırtımızı çevirmek değil, gerçeklerin varlığını kabul ederek, daha iyiye ulaşmak için cesaret ve bilgi sahibi olmak gerekliliği.

     

    Dayanağı ve bilimselliği olmayan ifadelerle nerede yanlış yaptığımızı anlamaya ve anlatmaya çalışırsak kısır bir döngüye sokarız kendimizi. Oysa aklın ve bilimin yolundan giderek öncelikle kendimizi, ve hemen ardından çevremizi, koşullarımızı tanımalı, yapabilirliklerimizi öncelikle toplumun iyiliği için ortaya koyabilmeliyiz.

     

    Biziz geleceği yaratacak olanlar da bugünü yaratanlar da… O halde her şey bizde gizli.

     

    Aynayı kendimize tutma cesareti göstererek yeni yepyeni ve doğru gelişim yolları açabilmeliyiz.

     

    Kitabın kapağında “Bu bir yaşamınızı yeniden yaratma kitabıdır” diyorsunuz. Okur kitabı bitirdiğinde neler öğrenecek, öğrendiklerini yaşamında nasıl değerlendirecek?  

    Bir yerden başlamalı değişim ve o yer de doğru bir başlangıç noktası olmalı. En doğru başlangıç noktası da biziz. Bu kitapla kişilerin kendilerini daha iyi ve daha bilimsel bir yoldan tanımalarını amaçladım. Kişiler öncelikle farkında olabilmeliler ki değişebilmeliler.

     

    Bilginin kabulü ancak yaşamın içerisinde olması ile mümkün. Dolayısıyla bilgileri ipuçları şeklinde okurlara sunarken Pollyanna ile yaptığım sohbetler şeklinde ve gerçek yaşam öyküleriyle bezeyerek sunmaya çalıştım. Kişilerin hem aktarılan bilgilerde hem de anlatılan anekdotlar ve öykülerde kendilerini bulmalarını bekliyorum.

     

    İşin doğrusunu söylemek gerekirse bu sadece bir beklenti değil, öyle olacağını kullandığım yöntemlerle biliyorum demeliyim. Farkında olmadan öğrenecekler, okudukları bilinçaltına atılmış tohumlar gibi zihinlerinde yerlerini bulacak ve gerçek yaşam enstantanelerinde benzer olaylarla karşılaştıklarında çağrışımlarla hatırlayacaklar.

     

    Bilgilerin didaktik olarak değil de bu tarz bir sunumla verilmesinin diğer nedeni de bilginin zihnimizde doğru yerini bulabilmesini sağlamak.

     

    “Peki okuyucuya yapacak hiçbir şey kalmayacak mı?” diye bir soru alınıza gelebilir. Elbette var. Hani çalışmayan kasın zayıflaması gibi yaşam gerçeklerimiz içerisine sokulmayan bilgi de zamanla solar ve etkinliğini yitirir. Okuyucudan iki ricam var : Birincisi kitabı okuyup bitirdiklerinde çağrışımlarla zihinlere geldikçe bilgiler lütfen kullansınlar. İkincisi de pek çok ipucu var kitapta sunulan, kimi bir yöntem, kimi ise bir ekol… İçlerinden gelen sesi dinleyerek kendileri için doğru olduğunu düşündükleri ipi çekip, peşi sıra gitsinler… Bir ip piyangosu ya bu!... Kitabın arka kapağında yazdığım gibi.

     

    Kişilik Profillerini kısaca açıklar mısınız? En uygun profil hangisi?

     

    Kime göre? Hangi konuma, hangi duruma ya da mesleğe göre? Tek başına “En iyi” diye nitelenecek ne bir kişilik profili ne de davranış profili var gerçekte. Olumlu ya da olumsuz tavırlar elbette var. Ama bahsettiğimiz bu değil. Bizi biz yapan yapı taşları. O halde bizim o yapı taşlarını iyi tanıyıp, anlayıp, yaşamda doğru bir biçimlendirme süreci yaşatmamız gerekiyor kendimiz ve çevremiz için.

     

    En basit haliyle yumuşak tavırlar çok tercih edilir bir davranış özelliği gibi gözükürken, söylediklerimizin netliğini kaybetmesine neden olacak derecede ifademizi yumuşatacak olursak avantajı dezavantaja döndürebiliriz. Nerede, ne zaman, nasıl…vb 5N1K misali ayırımları okuyucu kendisi yapmalı, yapabilir hale gelmeli… Eğer bu sağlanıyorsa kitap tam başarıya ulaşmış demektir zaten.

     

    Tek bir kitaptan tüm bunlar beklenebilir mi? Diye düşünüyor elbette insan. Bence bunu bir başlangıç kitabı gibi görmeli ve öyle değerlendirmeliyiz.

     

    Beden Dili ne kadar önemli? Beden Dilimizi nasıl kontrol altına alabiliriz? Beden dilinin sözcüklerden daha anlamlı olmasının nedenleri nelerdir?

     

    Her şeyden önce çooook önemli diyerek sorularınızı yanıtlamaya başlayayım. Çok çok önemli. Bir mesajın karşımızdaki kişiye ulaşmasında % 68 etkisi olduğu kabul ediliyor. Sözcüklerin etkisi ise sadece % 7. Söyleyiş Tarzı ise % 35.

     

    Bunu kendi yaşamlarımızda da çok rahat deneyimleyebiliriz. Mesela bize bir kağıt üzerine yazılmış bir not verildi. Üzerinde “Sen bir maymunsun” yazıyor. Tepkinizi bir düşünün. Ne hissedersiniz, nasıl davranırsınız? Sözcüklerin bize söylediklerini düşünün. Aleni bir şekilde bize bir maymun olduğumuzu söylüyor. Oysa hatırlamak gerekir ki sadece % 7 devrede. Bu sözcükleri telefonda duysak ve telefonun diğer ucumdaki kişi bu sözcükleri işveli bir şekilde sanki bize “dünyanın en güzeli/yakışıklısı/sevimlisi sensin” dermişçesine bir edayla bu sözcükleri söylüyor olsun. Hissettiğimiz, düşündüğümüz değişir mi dersiniz? Peki bir de karşımızda olsa… Ellerini kalbinin üzerine götürse, göz bebekleri ışıltılarla bezenmiş ve irileşmiş bir şekilde, tüm yüzünü aydınlatan son derece tatlı bir gülümsemeyle bize bakarak, bizi adeta kucaklayarak bu sözcükleri söylese nasıl hissedersiniz? 

     

    İşte farkın deneyimsel bir anlatımı bu. Daha ötesinde ise işe yalanın anlaşılması, sevginin doğru ifade edilişi gibi kısımlar giriyor.

     

    Kişisel gelişim kitaplarından yeteri kadar faydalanmak için nasıl  bir yol izlemeliyiz?

     

    Çok teşekkür ediyorum özellikle bu soru için. Çünkü ben her okunanın bir şekilde yarar sağlaması gerektiğini düşünenlerdenim. Hele de bu bizi ve yaşamımızı etkileyecekse, mutlaka!

     

    Her şeyden önce doğru seçilmeli okunacak kişisel gelişim kitapları. “Doğru” nedir? diye soracak olursanız ve her şeyden önce bu tarz kitapları yeni okumaya başlıyorsanız; bazı kavramları daha kolay kazandırabilecek, başlangıç niteliğindeki kitaplar ilk kitaplar olmalı. Sonrasında ise oradaki bilgilerden yola çıkılarak hangi konuyu kendileri için daha gerekli buluyorlarsa o yolda ilerlemeliler. Bu kimi zaman bir ekolün tam bir uygulayıcısı olmak üzere seçilmiş bir okuma/uygulama süreci de olabilir.

     

    Kitapları okurken ise zihinlerinde “Ben olsam ne yapardım?”, “Bu anlatılan özellikleri ben ya da çevremdekiler ne kadar taşıyor?”, “Peki ben pratik yaşamda bunu nasıl hayata sokarım?” gibi soruları taşımalılar, anlatılanlarda kendilerini ve çevrelerini, gerçek yaşamı bulmaya çalışmalılar.   

     

    ODTÜ Bilgisayar Mühendisliği bölümünü bitirdiniz. Bir süre mesleğinizi yaptıktan sonra Davranış Bilimleri Uzmanı olmaya karar verdiniz. Sizi Davranış Bilimleri Uzmanı olmaya götüren süreçten bahseder misiniz? Gençler meslek seçimi sırasında nelere dikkat etmeli?

     

    Hani şöyle klişeleşmiş bir söz vardır ya “Benim çocukken şarkıcı olacağım belliymiş. Ütüyü mikrofon yaparmışım…”  işte ben de bu misal çocuklukta zihnimde canlandırdığım işi yapıyorum şimdi. Elbette adının Davranış Bilimleri olduğunu bilmiyordum. Ama “Büyüyünce ne olacaksın?” sorularına verdiğim standart yanıt, “Yazarak ve konuşarak kişilere yol göstereceğim” şeklindeydi. Şu anda yaptığım işin büyük bölümünü de bu teşkil ediyor zaten. Bu durumda diyebilirsiniz ki “E o zaman niye Bilgisayar Mühendisliği?” Bir nedeni, böyle bir mesleği bilmiyor olmamdı. Hatta böyle bir mesleğin o zamanlar bilinmiyor olması da diyebiliriz buna. Bir diğeri ise, matematik ve mantığa olan yatkınlığımdı. “Normal” meslekler arasından mantığımla ve yeniliklere ve teknolojiye de olan merakımla bir seçim yaptığımda ise Bilgisayar Mühendisliği seçeneği çıktı karşıma. Ama içimdeki sevda beni hiç rahat bırakmadı. Bilgisayar Mühendisliği mesleğimi yaparken bir yandan da Davranış Bilimleri konusunda eğitimler alıyor ve tamamen gönüllü olarak bünyesinde yer aldığım sivil toplum kuruluşları için eğitimler veriyordum. Bu amatör adımlar profesyonel adımlara dönüştü. Ciddiye almam gereken tekliflere dönüştü. Tam da bu dönemde yapmakta olduğum mesleğimde uluslar arası bir sorumluluk alma aşamasına gelmiştim. İşte o karar vermenin ince noktasında hiçbir tereddüt yaşamadan verdim kararımı ve hiç pişmanlık da duymadım sonrasında.

     

    Yaşamdaki çok önemli kararlarımızdan birisi meslek seçimi. Aşk gibi bir şey yaşanan, eğer gerçek anlamda gönlümüzün aktığı bir mesleği seçtiysek eğer, hobimiz mesleğimiz olduysa. Bu konudaki tavsiyem gençlere kendilerini iyi tanısınlar ve neyi sevdiklerine doğru karar versinler. Ardından da yüreklerinin götürdüğü yere gitme cesareti geliyor elbette.

     

    Son olarak yaptığınız işler konusunda bilgi verir misiniz?

     

    Davranış Bilimleri çok geniş bir alan. İnsanın içine girdiği pek çok konuyla ilgileniyor Davranış Bilimler normal olarak. Amaç, insanı daha kaliteli bir hayat yaşayacağı ve yaşatacağı noktaya getirmek. Bunu gerçekleştirebilmek için ise hani bir tamircinin alet takımı ne ise bir Davranış Bilimleri uzmanı ya da danışmanının da bildiği, yetkin olduğu ekoller de öyle. Kitabımın arkasında ve içinde sıralanan pek çok kısaltma da işte o ekollerden bazılarını bizlere taşıyor. Mesela TLT, “Time Line Theraphy”nin yani Zaman Çizgisi Terapisi’nin kısaltması, ya da DHE, “Design Human Engineering”in yani İnsan tasarım Mühendisliği’nin kısaltması.

     

    Benim yapmakta olduğum iş de bu ekolleri ve Davranış Bilimleri bilgilerini kullanarak eğitimlerle, atölye çalışmalarıyla, koçluklarla (Yönetim Geliştirme Koçluğu, Zihin Koçluğu, Yaşam Koçluğu gibi) ve performans akademisyenliği ile kişilerin daha iyiye, daha arzu edilene ulaşmalarını sağlamak. Kişilerin meslek alanları, yaşları, ilgi alanları, ve beklentileri birbirinden farklı olabiliyor. Önemli olan, kişiyi doğru çözümlemek, kendine doğru çözümletmek ve gelişim yollarını doğru biçimde ve zamanlamayla açmak. Sonrasın da ise bana sonuçları gözlemleyip, bu işin duygusal hazzını yaşamak kalıyor… 

     

    Madem Öyle Pollyanna, Çınar Yayınları, 1. Basım Ocak 2006

     

    Evrensel Kitap Mayıs 2006

    Tehlike Neymiş?.. / İlhan Selçuk

    3/10/2007 · Kategori: Makale

    PENCERE

    İLHAN SELÇUK

    Tehlike Neymiş?..

    Aradan çok bir zaman geçmedi; 22 Temmuz seçiminden önceydi...
    Cumhuriyet'in manşetlerinde yayımlanan uyarıyı anımsadınız mı?..
    Neydi?..
    "Tehlikenin farkında mısınız?.."
    Ardından Cumhuriyet mitingleriyle değişik kentlerde meydanlar doldu...
    *
    Ancak bizim medya ne âlemdeydi?..
    Ne tehlike...
    Ne farkındalık....
    Ne uyanış..
    Medya kendi âlemindeydi, demokrasi martavallarıyla dolup taşan köşeler gerçekleri örterek dinci iktidarın ekmeğine yağ sürüyorlardı...
    22 Temmuz seçimleri AKP iktidarının yüzde 46'lık başarısıyla sonuçlanınca soruldu:
    - Peki bu durumda Cumhuriyet mitingleri fiyasko olmadı mı?..
    Demek ki tehlike mehlike yoktu...
    Ama, medyanın uyurgezerliği kısa sürdü...
    *
    Meğer tehlike varmış...
    Üstelik büyükmüş..
    Tehlikenin eli kulağındaymış, Malezya olabilirmişiz...
    Ya Türkiye ne âlemdeymiş?..
    Allah korusun!..
    *
    Eh... Sonunda tehlikenin farkına vardık, varıyoruz...
    Buna da şükür.. mü diyelim?..
    Önce bir gerçeğin altını çizmekte saymakla bitmez yarar var...
    Cumhuriyet'in söylediği, yazdığı, haber verdiği tehlikenin gerçeğiyle, Cumhuriyet mitinglerinde meydanları dolduran milyonların dile getirdikleri gerçek artık elle tutulur, gözle görülürcesine somutlaşmıştır...
    Cumhuriyet gazetesi medyada tektir...
    1991'de Sovyetler'in çökmesiyle ortaya atılan "Küreselleşme, Yeni Dünya Düzeni, Yükselen Değerler" konularında da Cumhuriyet medyada tek başına tavrını koymuştu...
    Gazetemizin yazdığı her şey aradan geçen sürede, bir bir ortaya çıktı, doğrulandı; Küreselleşme'nin ve Yeni Dünya Düzeni'nin ne demek olduğu Ortadoğu'da kabak çiçeği gibi sergileniyor...
    *
    Bugün yazdıklarımız da yarın doğrulanacak ve gerçekleşecektir...
    Atatürk 'ün laik ve bağımsız Türkiye Cumhuriyeti teslim olmayacak...
    Ama tehlikenin farkında mısınız?..

    Farkına varmamak için ya kör, ya aptal ya da satılmış olmak gerek...

    "Dedemle anneannem uzaylılar gibiydi!"

    1/10/2007 · Kategori: Soylesi

    "Dedemle anneannem uzaylılar gibiydi!"

    Ayşe Kulin: "Anneannemin annesi Behice Hanım ve babası, Osmanlı'nın son Maliye Nazırı Ahmet Reşit Bey'i de gördüm. Onlara bakınca bir çağ farkını hissediyordunuz. Dil başka, kıyafetler başka, eda başka. Farklı bir dünyanın insanları gibiydiler. Şuraya uzaylılar inse, aynen onlar gibi..."


    FİLİZ AYGÜNDÜZ

    Beyazıt'ta kadınlarla dolu bir konak. İçinde deli saraylısı da var; nazenin gelini de, piyanosuna delicesine tutkun genç kızı da... Aşk da var bu konakta, Sarıkamış gazisi bir kaçak da, son Osmanlı kabinesinin maliye nazırı da...
    Aslında 1920'nin işgal altındaki İstanbul'u; yaşantısıyla, sorunlarıyla, diliyle, geleneği, göreneğiyle yine bu konakta...
    Konak ise, elinize aldığınızda bitirmeden bırakamayacağınız kadar akıcı bir üslupla yazılmış bir kitapta; Ayşe Kulin'in son romanı "Veda"da... Diğer adıyla "Esir Şehirde Bir Konak"ta...
    Bu romanın bir başka özelliği de kahramanlarının neredeyse tümünün Ayşe Kulin'in akrabaları olması. Üstelik bir üçlemenin ilk kitabı bu; 1922'de, Kulin'in annesinin doğumuyla bitiyor... Ne tuhaftır ki; kurgu yaşamda doğan karakter gerçekte veda ediyor hayata. Kulin'in annesi romanın bitiminden hemen sonra hayatını kaybediyor.
    İkinci kitap Ayşe Kulin'in doğumuna kadarki dönemi işleyecek, bütün arka bahçeleriyle... Son kitapta da günümüze kadar geleceğiz...
    Edebiyat eleştirmenleri ve tarihçiler ne düşünür bilinmez ama "Veda"nın okur nezdinde önemli bir sorunu var: Ona veda ettiğinizde kahramanları da konağı da çok özlüyorsunuz.

    "Kendimi çocuk doğurmuş gibi hissediyorum!"

    Geç gelen bir kariyeriniz var. Sizin ailede kadınlar geç ölüyor ama bazen "Eyvah geç kaldım; yazacak ne çok şey var" paniği yaşıyor musunuz?
    Çoook. Annem, son beş senesinde kendini pek bilemedi. Aklı geldi, gitti; çocuk gibi olmuştu. Çok korkuyorum; bu benim de genlerimde vardır diye. Bütün büyük teyzelerim 100'e yaklaştılar. Ben de o genleri aldıysam uzun yaşayacağım ama bilinçsiz yaşamak kadar kötüsü yok hakikaten. Farkında değildi annem birçok şeyin. Benim için çok üzücüydü onu o halde görmek.
    Bu kitabı yazarken bir şey sormak istiyorum; mesela soba nereye kurulurdu filan, yok. Annem orada ama yok. Çok kötü bir duygu. Ben de unutkan olurum, bunarım diye çok korkuyorum. Yazmak istediğim çok şey var. Hakikaten bir panik duygusu yaşıyorum zaman zaman. Ben çok önce başladım yazmaya ama biliyorsunuz yayıncı bulamadım. Bana karşı bir önyargı camı var. Belki kırıldı ama ben de bu arada aldırmamayı; gocunmadan yürümeyi öğrendim.

    Peki bir kitabı bitirince ne hissediyorsunuz? Nasıl bir duygu?
    Çocuk doğurmuş gibi hissediyorum. Üstünüze bir hafiflik, mutluluk geliyor. Dört çocuk doğurmuş olduğum için biliyorum; o belki de insanın fizyonomisinde oluşan bir şey, bir kimya. Yani tepenizde dünya yıkılabilir ama siz dünyaya bir şey getirmiş oluyorsunuz ve hiçbir şey umrunuzda olmuyor. Kitap da buna yakın bir şey.

    Sizinle son söyleşimizde Ermenilerle ilgili okumalar yapıyordunuz. Sanki sırada Ermeni meselesiyle ilgili bir kitap var gibiydi. Ne oldu da fikriniz değişti ve ailenizin hikayesine döndünüz?
    Büyük teyzem Sabahat ile Ermeni eniştemin aşk hikayesini biraz değiştirerek "Nefes Nefese"ye almıştım. Şimdi artık gerçek hikayelerini bu kitabın devamına yazabileceğim. Ermeni meselesine de o arada gireceğim.

    Yeni romanınızda çocukluğunu okuduğumuz Sabahat teyzenizin hikayesini "Nefes Nefese"de harcadınız diye hayıflanıyor musunuz?
    Hayır, hayıflanmıyorum çünkü nehir romanın ikinci kitabında sadece onu anlatmayacağım. Dedem Ahmet Reşat'ın sürgünden dönüşü, cumhuriyete intikal edişi, ilk yılları; anlatacak o kadar çok şey var ki. Bizim tarihimizin her 10 yıllık diliminden 10'ar roman çıkar. O kadar zengin. "Nefes Nefese"de Ermeni eniştemi bir Musevi gencine dönüştürmüştüm ama yeni kitapta gerçek hikayesi gelecek.

    Peki ailenizi yazmaya nasıl karar verdiniz?
    Aslında ailemin kendisini değil, İstanbul'un işgal altında olduğu dönemi anlatmak istedim. Bunu anlatırken de bir aile kullanacaktım. O dönemi, o dönemde yaşananları, hem Kuvayı Milliyecileri hem padişahı tutanları... Ve gri renklerin de olabileceğini romanıma koymak istiyordum. Tesadüfen benim ailemin içinde hem padişahı tutanlar hem de Kuvayı Milliyeciler var. Bu malzemeyi niye kullanmayayım diye düşündüm.

    "Kayınvalide paçavraları giyiyor, sırf gelini rezil olsun diye"
    Romanın ana karakteri Ahmet Reşat, sizin büyük dedeniz. Onun da üç tane kızı var; Leman, Suat, Sabahat... Leman Hanım anneanneniz, Dr. Mahir dedeniz... Saraylıhanım dedenizin teyzesi, Kuvayı Milliyeci Kemal, Saraylıhanım'ın torunu. Bir de Kemal'in aşık olduğu Mehpare var... Hepsi gerçek karakterler!
    Doğru ama Mehpare'nin asıl adını romanda kullanmak istemedim. Çünkü ailesi yaşıyor. Tabii bir yerde romana kurgu yapmak zorundasınız. Bu kitap biyografik bir metin değil, kurgulanarak yazılan bir roman. Saraylıhanım da yarı kurgu yarı değil çünkü evin içinde gerçekte üç yaşlı kadın var. Biri Ahmet Reşat'ın eşi Behice'nin teyzesi, diğer ikisi Ahmet Reşat'ın annesi ve teyzesi.

    Üç yaşlı saraylıhanımdan tek bir karakter!..
    Evet. Hele Behice hanımın kayınvalidesi müthişmiş; onun hikayeleri hiç bitmezmiş. Gelinine eziyet etmek için yapmadığını bırakmamış. Ahmet Reşat maliye nazırı olduktan sonra Behice, nazırın eşi olarak misafir kabul edecek... Kayınvalide hiç giymediği paçavraları giyiyor misafirler geldiğinde, sırf gelini rezil olsun diye. Bunları koymadım romana. Yarı kurgu yarı gerçeklerden beslenen bir roman oldu bu. Ama tabii tarihi olayları dikkatle yazdım. Bu romanı okuyan tarihi açıdan yanılmaz.

    Soyağacınıza bakınca görülüyor ki, aileniz gerçekten biyografi malzemesi kaynıyor.
    Hem baba hem anne tarafımda önemli görevlerde bulunmuş insanlar var.

    "Murat Bardakçı yardımcı oldu. Kolay değil eski Türkçe okumak"
    Bugüne kadar aile malzemesinin ne kadarını kullandınız?
    Ben anneannemin annesi olan Behice hanımı da, babası Maliye Nazırı Ahmet Reşat'ı da gördüm. Ahmet Reşat öldüğü zaman 8-9 yaşındaydım, Behice hanım öldüğünde de orta 3'üncü sınıftaydım. Çok net algılarım var. Bir çağ farkını onlara bakınca hissediyordunuz. Sanki her şey biraz daha yavaşlıyor, dil başka, kıyafetler başka, edalar başka. Yani başka bir dünyanın insanları. Şuraya uzaylılar inse adeta onlar gibiydiler. Her şeyleriyle Osmanlıydılar. Benim üstümde müthiş bir etki bıraktılar ve ben farkında olmadan her yazdığıma girip çıkıyorlar. Öykü yazmaya kalkıyorum oradalar; romanlarıma sızıyorlar; yani ben bunu bilinçli yapmıyordum. Bir yolunu bulup giriyorlar itiş kakış.

    Aslında sadece insanlar da değil, anneannenizin piyanosu mesela... Öykülerinizin birinde vardı.
    Evet. O piyano, beni annemin ölümünden daha fazla etkiledi. Anneannemin evinden ve piyanosundan ayrılışı inanılmaz acıklı bir sahneydi. Ağlamıyordu ama görüyordunuz acısını; piyanosunu bırakıp 50 sene oturduğu Nişantaşı Narmanlı'daki apartmanın kapısından çıkarken...

    Niye taşındı?
    Korkunç bir enflasyon vardı. Anneannemin babasından kalan mülklerini sattık; parayı oraya buraya yatırdık. Derken faizler düştü. Para oldu pul. Ve konaklarda yaşamış bu kadını biz Narmanlı'daki evinden çıkarmak zorunda kaldık. Ev sahibine yalvardım "Anneannem çok yaşlı, n'olursunuz bir sene daha müsaade edin bu evde ölsün" diye. Adam en sonunda "Ayşe hanım apartmanda herkes patır patır ölüyor, bir tek sizinki yaşıyor" dedi. "Artık çıkın ya da kirayı artırın."
    Annemin yanına taşınmak zorunda kaldı. Hap kadar bir ev; piyanonun sığmasının imkanı yok. Anneannemin o evden çıkışı çok hüzünlüydü gerçekten. O piyanonun hikayesi benim ilk ödül kazandığım öyküdür; onu içimi dökmek için yazmıştım.

    Bu kitap, annenizin doğumuyla bitiyor. Zaten kitabı da Ahmet Reşat bey ile annenize ithaf etmişsiniz.
    Bu kitabı yazarken annemi kaybettim ve biraz vicdan azabı çektim açıkçası. Çünkü babama ithaf ettiğim kitap var, anneannem için yazdığım öykü var ama anneme hiçbir ithafta bulunmamışım; oysa bir sürü kitabım var. İçimden annemi romana katmak geldi. Roman, Ahmet Reşat'ın sürgünden yazdığı bir mektupla bitiyor. Mektubun orijinalinde annemle ilgili bir şey yoktu. İçine bir cümle ekledim; sanki annemin doğumunu Ahmet Reşat'a haber vermişler, o da torununun doğumunu tebrik ediyor mektupta. Aslında annem daha önce doğmuş.

    "Ayşe hanım, anneniz vefat etti!"
    Kitabı yazmaya ne zaman başladınız?
    Önce dönemle ilgili okumalar yaptım. "Bir Gün" adlı romanım elimden çıktığı andan itibaren, üç yaz önce, "Veda"nın malzemesini toplamaya başladım. Çok kitap okudum. Upuzun bir okuma listem vardı. Osmanlıca yazılmış bir sürü aile mektubu okundu, edildi. Murat Bardakçı yardımcı oldu. Kolay değil öyle eski Türkçe okumak. Çok zor bir çalışmaydı.

    Kitap bitmeden ne kadar önce öldü anneniz?
    Aslında annem öldüğünde kitabı bitirmiştim; düzeltmelerini yapıyordum. Kitap bittikten sonra birçok kez okunuyor biliyorsunuz. Urla'da kitabın üstünde son çalışmaları yaparken birden İstanbul'a gelmek, annemi görmek istedim. Gelir gelmez yanına gittim. Çok iyi görünüyordu; kapıda karşıladı beni. Nasıl sevindi anlatamam; sarıldım, öptüm, beraber yemek yedik. Pervanesi bozulmuş bu arada. Her yaz onu da götürüyordum Urla'ya ama o bu yaz yolculuğa dayanacak halde değildi.

    Kaç yaşındaydı?
    90. Ama mesela anneannem 90 yaşındayken çok dinçti; annem öyle değildi. Yemekten sonra "Hava çok sıcak, yeni bir tane pervane alın" dedi. Çıktım Nişantaşı'na; pervane yok, kalmamış. Akmerkez'e gittim sonra. Orada buldum bir tane; annemin bakıcısına telefon ettim: "Ben pervaneyi aldım, parasını ödedim gelip Akmerkez'den alın."
    Sonra da dünürüme gittim; o da rahatsızdı çünkü. Daha yeni oturmuştum ki bakıcı aradı; "Ayşe hanım neredesiniz? Ben geliyorum sizi almaya." Dedim ki "Salih, beni alma evladım, Akmerkez'e gidip pervaneyi al". Salih ısrarla "Efendim ben sizi almaya geliyorum" diyor. Artık söylenmeye başladım: "Laf anlamıyor musun Salih, ödedim ben parasını; git al şunu."
    Salih "Anneniz vefat etti" dedi sonunda. Allahım, nasıl pişman oluyorsun; Allah'ın belası pervane! O olmasa annem kollarımda ölecek. Eve döndüğümde annem henüz sıcaktı. Ellerini öptüm, sevdim ve haber vermedim kimseye. Çünkü haber verdiğiniz anda gelip alıyorlar, gidiyor sizin olan şey. Böyleydi. Ondan sonra annemi bu romana katmaya karar verdim.

    "Üçüncü kitapta herhalde babamın peşinden koşacağım"
    Kitabınızın adı "Veda-Esir Şehirde Bir Konak", Kemal Tahir'in "Esir Şehir" üçlemesini anımsatıyor. Bir gönderme mi yapmak istediniz yoksa tesadüf mü?
    Tamamen tesadüf. Ama tabii Kemal Tahir'in bütün kitaplarını okudum ve kendisi çok hayran olduğum bir yazar. "Esir Şehirde Bir Konak" aslında birinci bölümün adıydı. Kitabın adı sadece "Veda"ydı. "Veda" çok uygun bir ad bu roman için; her şeye veda, imparatorluğa veda, bir çağa veda... Ama ajanım Barbaros Altuğ kitabın ismini çok kısa buldu. Bunun üzerine "Esir Şehirde Bir Konak"ı da ekledik; belki de iyi oldu çünkü romana dair bir fikir veriyor.

    Kitabı yazarken annenizden yardım aldınız mı?
    Hayır. Hafızası eskisi kadar iyi değildi. Bunamıştı. Ama o konağı annem bana en aşağı 100 kere anlatmıştır. Her bir odasını, tek tek. Bir de tabii kitapta geçen ikinci bir konak daha var; adadaki... O konakta yaşadım. Bir konağın havasını oradan biliyordum. Yazın bütün kızlar kocaları, çocukları ve torunlarıyla gelirlerdi. Şimdi ben de aynı şeyi yapıyorum çocuklarıma.

    İkinci kitapta neler olacak?
    İkinci kitap Ahmet Reşat'ın ülkesine dönmesiyle başlayacak. 1924 sonu ile 1925 başı... Konaktan çıkıp Narmanlı'daki eve taşınıncaya, 1940'lı yıllara kadar getireceğim. Üçüncü kitapta da kendi doğumumdan başlayıp günümüze geleceğim. Orada da herhalde babamın peşinden koşacağım.

    Bir Kelime-i Şahadet'i öğrenemedin damat, şimdi başın belaya girecek"
    Babanızın arşivi?
    Babamın bütün arşivi bende. Ben babama çok düşkündüm. Karakterimin yapıtaşlarını herhalde ona borçluyum. Üçüncü kitap Ankara'da bir bürokrat mühendisin hayatını anlatır gibi olacak ama yine müthiş bir siyasi arka plan döşeyerek. Çok önemli bir dönem o. İhtilaller oluyor, DP geliyor, DP gidiyor. 6-7 Eylül'ü çok iyi hatırlıyorum. Üstümde mavi beyaz çizgili bir süveter, 13 yaşımdayım. Ermeni eniştemin arabasındayız; ben, eniştem, anneannem eve dönüyoruz. Birdenbire etrafımızı sarıyorlar. Arabayı kaldırıp kaldırıp indiriyor insanlar; gözleri dönmüş... Anneannem kafasını çıkarmış arabadan "Eşhedü en la ilahe illallah..." diye bağırıyor.
    Farkında ki Müslüman olduğumuzu ispat etmemiz lazım. Onu hissetmiş. Ermeni enişte de Müslüman olmuş tabii teyzemle evlenebilmek için ama laf ola beri gele... Anneannem nasıl kızıyor enişteme; "Bir Kelime-i Şahadet'i öğrenemedin, şimdi başın belaya girecek" diye. Müthiş bir yıkıntının içinden geçip evimize geldik. Şimdi bunları nasıl anlatmazsın?

    Babanız Devlet Su İşleri'nin kurucusu... Süleyman Demirel de onun memurlarından biriymiş.
    Evet, babam DSİ'nin kurucusu; Süleyman Demirel'in Amerika'ya gitmesi için imzasını veren kişi. Ama Demirel'i günahı kadar sevmezdi. Ben de hiç sevmezdim. Yalnız, cumhurbaşkanlığı yıllarından sonra Demirel'e bir bilgelik hali geldi.

    Nasıl bilirdi babanız Demirel'i?
    Babam onu her zaman bir kurnaz Türk köylüsü olarak görmüştür. Ama benim sonradan takdir ettiğim tarafları oldu Süleyman Demirel'in.

    "Bana sorarsanız çok şekerim, gelinlerime sorarsanız cadının tekiyim!"

    Büyük teyzeleriniz, anneniz... Kitaptaki kadınlardan size geçen özellikler var mı?
    Hayır, ben babama benzerim.

    Gelin-kaynana çekişmesi de çok baskın kitapta. Behice hanımın sözde kayınvalidesi Saraylıhanım tipik bir kayınvalide.
    Tipik bir Bizanslı o.

    Siz nasıl bir kayınvalidesiniz?
    Onu bana değil, gelinlerime sormanız lazım. Bana sorarsanız çok şekerim, onlara sorarsanız cadının tekiyim; yani bu hep böyledir. Çünkü kayınvalidelik diye bir müessese var. Ben de öyleydim kayınvalidelerime karşı. Ağzından çıkan her laf, altın da olsa kafanıza demir leblebi gibi çarpıyor. Yani siz onu ne niyetle söylemiş olursanız olun gelin ters anlamaya hazır... Dolayısıyla iyi bir kayınvalide var mıdır? Bence yoktur. Ama ben kendi çocuklarımın aile hayatından çok uzak tutuyorum kendimi. Yani onların içinde değilim; en iyi tarafım bu herhalde.

    Nasıl bir gelindiniz peki?
    Ben iki evlilik yaptım.
    Birincisi çok kısa sürdü, üç sene. Oradaki kayınvalide-gelin ilişkisini irdelemeye değmez.
    Önce beni çok sevdi sonra boşanmaya karar verdim diye benden nefret etti kayınvalidem. İkincisiyle uzun yıllar çok resmiydik. Benim boşanmama yakın yakınlaştık. Boşandıktan sonra tam bir ana-kız gibi olduk; hatta annem hafifçe kıskanırdı.

    "Türbanlı hanımlarımıza gönderme yapmak istedim!"

    Kitapta bir aşk hikayesi de var. Aşk teması tarihi roman okumayı biraz kolaylaştırmak için mi? Yoksa hakikaten o evin içinde yaşandığından mı?
    O evin içinde yaşanmış o aşk. Ben Mehpare'yi de tanıdım. Çekik gözlü bir Çerkez kadınıydı. Onu da oraya koymak istedim yaşanmış olduğu için. Yaşanmamış olsaydı da bir aşk kurgulamaya çalışırdım. İlle aşk kullanacağım diye bir şey yok; ama bu romana bir parça da aşk koymak gerekiyor diye düşündüm. Çünkü çok acıyla örülmüş bir roman.

    Azra karakteri de ilginç; Osmanlı dönemi feministlerinden...
    O tamamen kurgu bir karakter. Ama anlattığım, Osmanlı feministlerinin atağa kalktığı bir dönem; Azra'yı koymalıydım kitaba. Azra karakteri üzerinden bizim türbanlı hanımlarımıza da bir gönderme yapmak istedim.

    "Kapama hakkın varsa açma hakkın da olmalı..."
    Nasıl bir gönderme bu?
    Zannediyorlar ki kadın hakları bir tepsi içinde Atatürk'ten sonra getirildi, sunuldu ve herkes kapıştı. Kimi kaptı kimi kapamadı. Kapamayanlar öyle kaldılar, kapanlar bizler. 150 yıl öncesine dayanan bir kadın hareketi var; isterim ki bugün türban takan hanımlar bu haklar için verilen mücadelenin 150 senedir verilmekte olduğunu bilsinler. Belgeler de mevcut.
    Bunların Osmanlı döneminde altyapısı hazırlanmamış olsaydı Atatürk tepsi içinde sunamayabilirdi. Kadın hareketinin kilometre taşları 1840'ta başlıyor ilk kadı önünde kıyılan nikahla. Bu nikaha kadar herhangi bir şeysin. Daha sonra kazanımlar edinmeye başlıyor kadınlar. Erkeklerin itemelesi ve Tanzimat hareketinin bastırmasıyla kadınların kazanmaya başladığı haklar var.

    Neden bu gönderme özellikle türbanlı kadınlara?
    Yani cumhuriyet gelip de türbanı kimsenin başından çekmeye çalışmadı. Kadın hareketi, kadın kimliği, ben varım, ben okumak istiyorum, sokağa çıkmak istiyorum... Bütün bunlar cumhuriyetten önce kadınların tümünün örtündüğü dönemde başlayarak edinilen haklar. Ve cumhuriyet gelmeseydi de bu kadınlar miras haklarını elde edeceklerdi ama tabii cumhuriyet sonrasındaki kadar hızlı olmazdı. Cumhuriyet döneminde de siyasi haklarını elde ediyorlar. Ve sonunda eminim başlarını örtmeme hakkını da elde edeceklerdi.
    Bu bir insanlık hakkıdır. Saçını istersen kapatır istersen açabilirsin. Kapama hakkın varsa açma hakkın da olmalı. Ve bence Osmanlı kadını o noktaya gelecekti. Çünkü Osmanlı kadını gidiyor bugünkü Sirkeci postanesinin merdivenlerinde oturuyor; eylem koyuyor. Zabıta, karşısında kadın görmeye alışık olmadığı için tutup da kaldıramıyor bile. Bu kadınlar eylem koyabilmişler yani. E bu kadınların sonu, istemedikleri zaman başlarını örtmeme hakkına kadar gelebilirdi.

    Böyle derseniz "Biz bunu dinin gereği olarak yapıyoruz" açıklamasıyla karşılaşırsınız.
    Her şeye dinin gereği diyoruz ve kapıları kapatıyoruz; başka izahat vermiyoruz. Bu kadar da değil dinin gereği. Bütün bunlar çok tartışmaya açık. Ama ben orada kadın hareketinin Osmanlılar zamanında başladığını anlatmayı tercih ettim; çünkü doğrusu o.

    "Benim dedem nasıl vatan haini olabilir?"

    Kitabın sonunda dedeniz Ahmet Reşat sürgüne gidiyor. Ailede bu dönem nasıl anlatılırdı?
    Çok uzun yıllar; yani ben belli bir yaşa gelip de kurcalayana kadar hiç anlatılmadı. İlk uyanma anım şöyle oldu: Bir banka, Atatürk'ün bilmem kaçıncı doğum yıldönümünde madalyonlar çıkardı. Altın, gümüş ve bronz... Sanırım hatırlı müşterilerine gönderiyorlardı. Bize de bir tane geldi armağan olarak. Ben onu boynuma taktım; böyle bronz bir Atatürk kafası.
    Anneannem dedi ki "Sen bunu dedenin yanında takma". Ben de biraz bilinçliyim; Atatürk'ü biliyorum, seviyorum. Soruyorum niye takmayayım diye. Takarım, takmazsın, dede üzülür, üzülmez... Orada benim travmam başlıyor işte; neden dedem Atatürk'ü sevmez? "Yanlış anlama, sevmez değil ama çok da gözüne sokma dedenin. Biraz kırgındır çünkü" diyorlar. Peki niye kırgındır? Tabii bir şey anlatamıyorlar.
    Ben dedemin bir idam listesine adının yazılmış olduğunu öğrendiğim zaman hakikaten bir travma yaşadım. Çünkü dedem Ahmet Reşat, benim gözümde çok değerli, çok saygıdeğer, çok hoş, çok dürüst bir adamdı. Benim dedem nasıl vatan haini olabilirdi? Bu arada okulda Atatürk'ü okuyorum ve ona tapıyorum. Duygularım hâlâ da değişmiş değil. Babama gidip soruyorum, herkes "Sen daha küçüksün sonra anlarsın" diyor ama daha sonra ne olabilir yani. Böyle bir dönemim var benim belli bir yaşa kadar. Ondan sonra tabii öğreniyorsun.

    Ne zaman öğrendiniz peki?
    Sanırım, bu olayları ortaokulda kurcalamaya başladım. Artık dedem ölmüştü. Herkesten bir şey koparmaya çalışıyordum. Annemin bir resmi var mesela, kolunda bir saat... Dedem sürgünden gelirken İtalya'dan getirmiş. Ne sürgünü? Niçin gitmiş? Böyle sora sora, biraz oradan biraz buradan... Üstü kapalı söylüyorlar; bir baskı var sanki üstlerinde. Kurcaladıkça başka şeyler de öğrendim. Mesela Maliye Nazırı dedem Ahmet Reşat, Kurtuluş Savaşı'na para çıkartmış. Ama niye padişahı tutuyor öyleyse?
    Şimdi düşünüyorum da, birilerinin cumhuriyeti yıkmaya kalktıklarını zannettiğimiz zaman ne kadar büyük bir tepki veriyoruz değil mi? Benimki
    84 yıllık bir cumhuriyet, onunki 600 senelik bir imparatorluk; üstüne titreniyor doğal olarak. Özetle bu roman bir yerde benim bu travmadan kurtuluşum adeta.

    Ahmet Reşat kırgın mı öldü?
    Tahminen kırgın öldü. 150'likler denen idam listesinde adı olduğunu duyunca sürgüne gitmek zorunda kalıyor. Ama döndüğünde öğreniyor ki, o zaman kabinede olmaktan başka bir suçu olmayan adamlardan ayırma yapmışlar ve dedem hasbelkader kurtulmuş. Çünkü o listenin 150 kişide bitmesi isteniyor müttefikler tarafından. Yani dedem idamlık listesinden çıkmış ama o bir kere gitmiş oluyor. Sonra geri dönüyor. Ankara'da mahkemeye çıkıyor ve beraat ediyor.

    "Okulda padişahımı vatan haini belledim"

    Aslında romanda kafası çok karışık Ahmet Reşat'ın... Vahdettin ile gönül bağı var ama romanın sonuna doğru padişahın hatalarını görmeye başlıyor.
    Bütün bunları yaşadığına eminim. Maliye nazırı olarak bazı şeylere göz yummuş, bazı paraları kaçırtmış Kızılay üzerinden Kuvayı Milliyecilere yardım etmek için. Bunları belgeleyemem ama birçok kişiden dinledim. Bu noktaya geldiyse Atatürk'e minnet bile duyuyor olabilir. Ama hanedan kaldırılmasın istiyor; çünkü o genlerinde var.

    Yani sizin ailede Vahdettin'e karşı vatan hainidir diye bir bakış hiç olmadı.
    Hayır. Ama bende oldu tabii. Çünkü okulda padişahımı vatan haini diye belledim. Bugün öyle bakmıyorum. İstiklal Savaşı'nı kazanamamış olsaydık bu sefer de Atatürk vatan haini olacaktı. Her şey bir tesadüfe bağlı; onun için keskin yargılarla yapmamak lazım bu işleri.

    "Korsan olmasaydı zengin bir kadın olurdum!"

    Bu kitap için özel teknikler kullanılmış...
    Evet. Mavi mürekkep kullandık kitapta; korsanlar kopya çekemesin diye. Gözü de yormuyor. Bu bir ilk, korsana karşı. Mavi mürekkepli sayfaları öyle fotokopi makinesinden geçirip basamıyorlar; en azından oturup yazdırmak zorundalar.

    "Kitaplarımdan bir mal varlığı edinemedim" demiştiniz. Korsan meselesi olmasaydı, durum farklı olur muydu?
    Geçen gün yayıncımla konuştuk bu konuyu. Çok kesin söyleyebilirim; korsan olmasaydı Türkiye satışımla ben zengin bir kadın olurdum.

    Cumhurbaşkanı Neden Yaşar Kemal Olmasın?Cumhurbaşkanı adayımız Y

    25/9/2007 · Kategori: Haber-Izlenim

    Cumhurbaşkanı Neden Yaşar Kemal Olmasın?

    Cumhurbaşkanı adayımız Yaşar Kemal, dünya edebiyatının en önemli romancılarından biri. Anadolunun ezilen insanlarının hikayesini yazdı. Düşüncelerini ifade etmeye başladığı 17 yaşında kovuşturmalarla, cezaevleri ve mahkemelerle tanıştı.

    BİA Haber Merkezi - İstanbul

    16 Şubat 2007, Cuma

    Yaşar Kemal, siyasi duyarlılığını ve cesaretini yapıtlarında da, kamuoyunda aydın kimliğiyle yer aldığı girişimlerde de her zaman açıkça ortaya koydu.

    Kriter: "Kırk yaşını doldurmuş, yükseköğrenim yapmış, Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) üyeleri veya bu niteliklere ve milletvekili seçilme yeterliğine sahip Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı."

    Yaşar Kemal'in yükseköğrenimi yok. Ancak aşağıda okuyacağınız yaşam öyküsünün , Yaşar Kemal'e çoktan bir "Emerutus" ünvanı kazandırabileceğini düşünüyoruz.

    Bu nedenle, bu adaylık önerisine bi fantezi gözüyle bakılmaması gerektiğini düşünüyoruz.

    En çok bilinen romanı İnce Memed'te ağalara karşı Çukurova'nın yoksul halkına arka çıkan İnce Memed'in halkı için savaşmasını anlatır.

    İnce Memed toprakları gerçek sahipleri olan köylülere dağıtır, ağayı öldürür, dağa çekilip kayıplara karışır ve bir efsane kişisi haline gelir.

    Yaşar Kemal 1950'de eski Türk Ceza Kanunu'nun 142. maddesine aykırı eylemde bulunmak savıyla tutuklandı. Kozan Cezaevi'nde yattı. 1951'de salıverilince İstanbul'a gitti.

    Cumhuriyet gazetesinde röportaj yazarlığına başladı.Fıkra yazarlığı ve kurduğu yurt haberleri serisinin yönetimini üstlendi(1951-63).

    1962'de girdiği Türkiye İşçi Partisi'nde Genel Yönetim Kurulu üyeliği, Propaganda Komitesi başkanlığı ve Merkez Yürütme Kurulu üyeliği yaptı.

    1963'te ayrıldığı gazetecilikten sonra kendini bütünüyle roman yazma uğraşına verdi. 1967'de haftalık dergi Ant'ın kurucuları arasında yer aldı. Sorumlusu olduğu bu derginin yayınları arasında çıkan Marksizmin Temel Kitabı adlı yapıttan dolayı 18 ay hüküm giydi.

    Bu karar Yargıtay tarafından bozuldu. Ant dergisindeki yazılarından dolayı çeşitli kovuşturmalara uğradı.

    1995'te Der Spiegel'de çıkan bir yazısı dolayısıyla İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi'nde yargılandı, 20 ay hapis cezasına çarptırıldı ve cezası ertelendi.

    Yaşar Kemal

    1923'te doğan Yaşar Kemal'in asıl adı Kemal Sadık Gökçeli. Ailesi Van Gölü'ne yakın Muradiye ilçesine bağlı Günseli köyünden.

    Birinci Dünya Savaşı'ndaki işgalde yaşanan bir göçte Adana'nın Osmaniye ilçesine bağlı bugün Gökçedam köyüne yerleşmişler.

    Yaşar Kemal, 5 yaşındayken babasının Hemite Camiinde namaz kılarken öldürülmesine tanık oldu.

    Adana'da ortaokula devam ederken çırçır fabrikasında işçilik yaptı. Ortaokulu son sınıfta terk etti.

    Kuzucuoğlu Pamuk Üretme Çiftliği'nde ırgat katipliği (1941), Adana Halkevi Ramazanoğlu kitaplığında memurluk (1942), Zirai Mücadele'de ırgatbaşlığı, daha sonra Kadirli'nin Bahçe köyünde öğretmen vekilliği (1941-42), pamuk tarlalarında, batozlarda ırgatlık, traktör sürücülüğü, çeltik tarlalarında kontrolörlük yaptı.

    İlk kez 17 yaşında siyasi nedenlerle tutuklandı. 1946'da İstanbul'da yerleşti, Havagazı Şirketi'nde gaz kontrol memuru olarak çalıştı.

    1948'de Kadirli'ye döndü, bir süre yine çeltik tarlalarında kontrolörlük yaptıktan sonra arzuhalcilik yapmaya başladı.

    İlk öyküleri Bebek, Dükkancı, Memet ile Memet 1950'lerde yayımlandı.

    Kemal, PEN Yazarlar Derneği üyesi. İstanbul'da yaşıyor, bir çocuk babası.

    Romanları:

    İnce Memed (1955)

    Teneke (1955)

    Orta Direk (1960)

    Yer Demir Gök Bakır (1963)

    Üç Anadolu Efsanesi (1967)

    Ölmez Otu (1968)

    Ağrı Dağı Efsanesi (1970)

    Binboğalar Efsanesi (1971)

    Çakırcalı Efe (1972)

    Akçasazın Ağaları/Demirciler Çarşısı Cinayeti (1974)

    Akçasazın ağaları/Yusufçuk Yusuf (1975)

    Yılanı Öldürseler (1976)

    Al Gözüm Seyreyle Salih (1976)

    Allahın Askerleri (1978)

    Kuşlar da Gitti (1978)

    Deniz Küstü (1978)

    Hüyükteki Nar Ağacı (1982)

    Yağmurcuk Kuşu/Kimsecik I (1980)

    Kale Kapısı/Kimsecik II (1985)

    Kanın Sesi/Kimsecik II (1991)

    Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana (1997)

    Karıncanın Su İçtiği (2002)

    Tanyeli Horozları (2002)

    Üç Anadolu Efsanesi (1967)

    Ağrı Dağır Efsanesi (1970)

    Binboğalar Efsanesi (1971)

    Çakırcalı Efe (1972)

    Öykü

    Sarı Sıcak (1952)

    Ödülleri:

    * Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan "Dünyanın En Büyük Çiftliğinde Yedi Gün" röportajıyla Gazeteciler Cemiyeti Özel Başarı Armağanı'nı kazandı (1951).

    * İnce Memed romanı Varlık Roman Armağanı'nı aldı.(1955).

    * Demirciler Çarşısı Cinayeti adlı romanı Madaralı Roman Ödülü'nü aldı.(1974).

    * Yer Demir Gök Bakır Fransa'da Edebiyat Eleştirmenleri Sendikası tarafından yılın en iyi yabancı romanı seçildi.(1997).

    * Binboğalar Efsanesi 1979 yaz dönemi için Büyük Edebiyat Jürisi tarafından seçilen kitaplar arasında yer aldı.

    * Uluslararası Del Luca Ödülü (1982).

    * 1984'te Fransa tarafından Legion d'honneur madalyasıyla onurlandırıldı.(NZ/KÖ)

    Ali ŞAHİN Röportajı / Cihan TEKİN (parantezicihayatlar)

    13/9/2007 · Kategori: Soylesi

    Ali ŞAHİN Röportajı

    ''Röportajları'' kategorisinde yayınlandı ve 193 defa okundu

    ” O kadar yabancı dil merakı aldı yürüdü ki yazarlarımızın cümle yapıları bile çeviri dile uygun bir hal aldı, sağ kulağı sol elle göstermeler mi dersiniz, şiirde anlaşılmaz bir dil..!
    Sanki şiiri şiir yapan bu?”

    ”Ben yeraltı ile ilgilenmiyorum ve de okumuyorum o tür şeyleri… Ben, hâlâ Nazımları, Ahmet Arifleri Enver Gökçeleri, Hasan Hüseyinleri okuyorum arkadaş!…”

    Selamlar, Ali ŞAHİN… Öncelikle röportaj teklifimi kabul ettiğiniz için teşekkür ederim… Emekli bir edebiyat öğretmeni, Kastamonu âşığı bir eğitimci olduğunuzu ben biliyorum… Okurlarımızın sizi tanıması açısından kısa bir özgeçmiş alabilir miyiz?

    Selamlar, sana ve okurlarına… 1952 yılının Şubat ayında Kastamonu’nun Taşköprü ilçesi ...

     

    Tamamı İçin >>> http://parantezicihayatlar.com/blog/roportajlari/ali-sahin-roportaji

    İş Dünyası Çok Memnun

    23/7/2007 · Kategori: Haber

    İş dünyası çok memnun
    23 Temmuz 2007 Pazartesi 09:16
    İş dünyası seçim sonuçlarından çok memnun. Bakın iş adamları neler diyor.

    AK Parti’nin genel seçimlerden açık ara birinci parti olarak çıkması iş dünyasında olumlu karşılandı. Seçim sonuçlarını, “Halk oyunu istikrardan yana kullandı” şeklinde değerlendiren iş adamları, iktidarı ve muhalefetiyle herkesin bu sonuçlardan ders çıkarıp üzerine düşen görevleri yapmasını istedi. Bundan sonraki süreçte ekonomideki istikrar ortamının devam edeceğine inanan iş dünyasının önde gelen isimleri, yeni kurulacak hükümetin istihdamın üzerindeki yükleri azaltarak işsizlik sorununun çözümüne yönelik gerekli önlemleri alması gerektiğini savundu.

    Tuncay Özilhan- Anadolu Grubu İcra Kurulu Başkanı:

    Çıkan sonuç beklentilerden çok farklı değil. AKP’nin birinci parti olacağı, MHP’nin de CHP ile birlikte Meclis’e gireceği bekleniyordu. AKP’ye bir dönem daha onay geldi. AKP’nin iyi yaptığı işler vardı.

    Makro değerlerde sağlanan iyileşmelerin yanısıra şimdi mikrolardaki iyileşmelerin sağlanacağını zaten belirtiyorlardı. Yeni dönemde mikrolar biraz daha öne çıkacak. AB konusu 1 yıldır yavaşlamıştı onun yeniden canlanacağını tahmin ediyorum. Tek parti iktidarının faydasını iş dünyası olarak görmüştük, yine göreceğiz.

    Mali disiplin ve enflasyonla mücadelede başarılı olan AKP’nin şimdi verginin tabana yayılması, üretim, istihdam, ihracatı artırıcı önlemler alması ve bunu sivil toplum kuruluşlarıyla birlikte yapması gerekiyor. Cumhurbaşkanlığı seçimini bir kriz noktası olarak görmek istemiyorum.

    AKP’nin tek başına iktidar olması sorumluluklarını daha da artırdı. Cumhurbaşkanı dayatmayla değil, anlaşmayla seçilmesi, önümüzdeki 5 yıl için Türkiye’nin önünü daha da açar. Önümüzdeki 3-5 yılda milli gelirin 5 bin dolardan 10 bin dolarlara çıkması mümkün.

    Güler Sabancı-Sabancı Holding Yönetim Kurulu Başkanı:


    Öncelikle halkımız bu yaz mevsiminde yüksek bir oranda seçime katılmış, barış ve huzur içinde bir seçim yapılmıştır. Bunu demokrasimiz açısından, halkımızın Türkiye’nin kaderine sahip çıkması açısından sevindirici buluyorum.

    AKP, yeniden iktidar oldu. Ancak, oyların dağılımı, AKP’nin artık yalnız bir kesimin değil merkezin partisi olduğunu gösteriyor. AKP’nin 16 milyon civarında oy alması seçime kadar geçerli olan bizden sizden ayrımı konusunu da tamamen ortadan kaldırdı. Sonuçların Türkiye’ye hayırlı olmasını dilerim.

    Ahmet Nazif Zorlu (Zorlu Holding Yönetim Kurulu Başkanı):

    Türkiye açısından herkesin bundan ders çıkarması lazım. AKP iktidar olmasına rağmen oylarını artırdı. Halk artık bilinçlendi. Kimin ne yapmak istediğini gördü ve bunu değerlendirerek oyunu kullandı.

    AKP oylarını yüzde 30 oranında artırarak iktidara geldi. Artık bunun kavgası olmaz. İktidarı ile muhalefeti ile herkesin bundan ders çıkarıp üzerine düşen görevi yapması lazım. AKP 5 seneden beri sürdürülen IMF ile anlaşmalarını yerine getirdi. Bundan sonraki süreçte de ekonomideki istikrar ortamının devam edeceğine inanıyorum.

    Rona Yırcalı DEİK İcra Kurulu Başkanı:

    Seçmen ve halk istikrardan taraf olduğunu, ekonomik büyümenin ve siyasi istikrarın devamından yana olduğunu gösterdi.
    Bu arada sayın Ağar’ın kendisine yakışan bir hareketi yaptığını, ‘arkadaşlarına danışmam lazım’ gibi gerekçeler göstermeden istifa etmesi siyasi hayatımızda fazla görülmeyen bir hareket ve onurlu bir hareket olarak görüyorum.

    Tebrik ediyorum kendisini. Bundan sonraki dönemde bazı eksiklerin yapılmasını, gerekenlerin de bu dönemde ele alınmasını istiyoruz. İşsizlik birinci konu, bunun için birkaç anahtar var. Faizleri düşürülmeli, istihdamın üzerindeki yükler azaltılmalı.

    Tek partili istikrar sürecek - Fettah Tamince-Rixos Grubu Başkanı:

    İş hayatının beklentisi, parti ayrımı olmadan tek parti iktidarı ve istikrar idi. Bu beklentinin gerçekleşmesi sevindirici oldu. Siyasi istikrar devam edecek demek. Bütün dünya bizi izledi ve olumlu değerlendirecekler. Sayın Başbakan, yeni dönemde Sosyal Güvenlik Yasası gibi istihdamın yükünü hafifletici yasal tçedbirlerin alınacağını açıkladı. Bunu bekliyoruz. YÖK, Hükümet çekişmesinin sona ermesi gerekiyor. İş dünyasının yetişmiş eğitimli insan gücüne ihtiyacı var. Turizm sektörünün yasal düzenlemelerine daha farklı yaklaşılmalı ve çözüm getirilmeli.

    Sanayiye önem verilmeli - Mustafa Boydak-Kayseri Sanayi Odası Başkanı:

    Halkımız tercihini yaptı. AKP, oy oranını artırdı. Geçmişte kendisine oy vermeyenler de oy alarak, uyguladığı politikaların destek gördüğünü gösterdi. Yeni dönemde AK Parti, kendine oy vermeyenlerin taleplerini de gözeten politikalar izlemeli. Yeni dönemde iş ve yatırım ortamını destekleyici tedbirler geliştirmeli. Sanayiye biraz daha fazla önem verilmeli. Sosyal Güvenlik Yasası, istihdam üzerindeki vergiler gibi konular çözümlenmeli. Reel faizler düşmeli. Dövize bir şey denemez. Sanayici olarak kendimizi buna uyarladık.

    Türk halkı istikrarı tercih etti - AKP Gaziantep Milletvekili Mehmet Şimşek

    Merrill Lynch eski ekonomisti ve ismi ekonomiden sorumlu devlet bakanlığı için geçen AKP Gaziantep milletvekili Mehmet Şimşek seçim sonuçlarını Akşam'a değerlendirdi. Seçim sonuçlarının “mükemmel” olduğunu belirten Şİmşek, bu sonuçlarla ekonomik ve siyasi istikrarın desteklendiğini ve bu nedenle Türkiye’nin kredi notunda yakında bir artışın beklediğini söyledi.

    Türk halkının istikrarı, reformları ve değişimi tercih ettiğini söyleyen Şimşek, “Halkımız 5 yıldır devam eden değişimden yana tercih koydu. Seçim meydanlarında boş vaadlerde bulunmadık.” şeklinde konuştu. Seçim sonuçlarının ekonomi için çok cesaret verici olduğunu belirten Mehmet Şimşek şöyle devam etti:

    Ferit Şahenk-Doğuş Grubu Başkanı:

    Çok demokratik bir sonuç olduğuna inanıyorum. Hiç bir olay olmadan seçimler sonuçlandı. Sonuç istikrarın devamı yönündeki tek parti iktidarı oldu. Tek parti iktidarı çıkması, istikrar için olumlu bir unsur. Yeni hükümet, ekonomik büyümeyi yüzde 7’nin altına indirmeden hatta daha da ilerleterek götürmeli.

    Murat Yalçıntaş (İstanbul Ticaret Odası Başkanı:

    Türk halkı, seçim sonuçlarıyla ekonomiden, işten aştan yana olduğunu göstermiştir. Yeni hükümetin, Türkiye’yi daha aydınlık günlere götüreceğine inanıyorum. İş alemi olarak istikrarın, güçlü hükümetin önemi bir kez daha görülmüştür. Türkiye ekonomisi için en iyisi olmuştur. AKP’nin tek başına iktidar olmasıyla ekonomik reformlar hız kesmeyecek. Ancak kümetten cumhurbaşkanlığı seçim sürecinde herhangi bir gerginliğe meydan vermemesini istiyoruz.

    Dünyanın 22 Temmuz Yorumu

    22/7/2007 · Kategori: Haber-Izlenim

    Dünyanın 22 Temmuz yorumu
    22 Temmuz 2007 Pazar 14:47
    Dünyanın gözü 22 Temmuz seçimlerinde. İşte yabancı basının ilginç manşetleri.
    Türkiye’deki kritik seçimler tüm dünyada büyük yankı buldu. Yabancı medya, ülkemizde bugün gerçekleşen seçim için farklı yorumlar yaptı.

    İşte yabancı medya yorumları;

    WASHİNGTON POST: BİR KUMAŞ PARÇASI OLMASAYDI TÜRKİYE SEÇİME GİTMEZDİ

    Washington Post da “İslamcı giysi, Türk seçimleri öncesi tartışmalara hakim oldu" başlığı kullandığı haberinde türbanı kastederek “bir kumaş parçası olmasaydı, Türkler bugün seçime gitmezlerdi" ifadelerini kullandı. Gazete, “Türban tartışmaları, Türkiye’nin, Müslüman dünyasının büyüyen muhafazakarlığına boyun eğip etmeyeceğine ilişkin derin kaygıları yaratıyor" yorumunu yaptı.

    LE FİGARO: "ATATÜRK’ÜN ÜLKESİ GELECEĞİNİ OYLUYOR"

    Fransız Le Figaro başyazısında anayasal kriz ortasında yapılan seçimlerin birçok açıdan hayati önem taşıdığını belirtti. “Atatürk’ün ülkesi geleceği oyluyor" diyen gazete, “Avrupa ile ne gibi bir ilişki istediği kararından önce Türkiye, kendisine uygun toplum modelini seçmeli, askerlerce empoze edilen laik bir sistemi ile henüz tanımlanılamayan İslami model arasında yolunu bulmalı" değerlendirmesini yaptı.

    OBSERVER: TÜRKİYE TARİHİNİN EN ÖNEMLİ SEÇİMİNİ YAPIYOR

    “Milliyetçiler, seçim mücadelesine gölge düşürüyor" başlığını kullanan İngiliz The Observer ise, “Bugün kritik seçim, laikleri ve İslamcıları karşı karşıya getirdi. Ancak büyüyen etnik gerilimler ve şiddet belirleyici faktör olabilir" değerlendirmesini yaptı. Gazete, “AK Parti’nin çıkarttığı reformlar olmadan Türkiye Avrupa merdiveninde bir yeri olmazdı. O zamandan beri Türkiye yolunu kaybetti" sözlerine yer verdi.

    NYT: TÜRKİYE BİR KAVŞAKTA

    “Genç siviller" grubunu değerlendirdiği haberinde NYT, “Türkiye, bir kavşakta" ifadesini kullandı. Türkiye’de geçmişle bir uzlaşıya varmanın acı verici olduğunu, bazı Türklerin de ülkeyi etkisi altına alan değişikliklerin karşısında eskimiş milliyetçilik patikaya çekildiklerini öne sürdü.

    LE MONDE: İSLAM, LAİKLİK VE AVRUPA: TÜRKİYE TERCİH YAPIYOR

    Fransız gazetesi Le Monde ise, “İslam, laiklik, Avrupa: Türkiye, tercih yapıyor" dediği analizde seçim sonrası parlamentoda yaşanması beklenen zorluklara dikkat çekerken “Kürt milletvekillerinin, Sayın Erdoğan’ın onlarla işbirliği için şart koştuğu PKK’yı kamuoyu önünde kınamaları olasılığı azdır" diye yazdı.

    SUNDAY TİMES: TÜRBAN SAVAŞINDAKİ TÜRKİYE SANDIK BAŞINA

    İngiliz The Sunday Times’da, “Türban savaşındaki Türkiye sandığa gidiyor" başlığı ile yayınlanan haberde “Ordu kışlalarda kalacak mı?" sorusunu sorarken" Türkiye’de bazı laiklerin de Atatürk’ün 1923 projesinin güncelleştirilmeye ihtiyaç olduğunu kabul ettiklerini yazdı.

    BBC: TÜRKLER KİLİT SEÇİM İÇİN SANDIK BAŞINA

    İngiliz yayın kurumu BBC de, “Türkler, kilit seçim için sandık başına gidiyor" başlıklı haberinde “sandıklar, laik gelenek için kritik bir test olacak genel seçim için sandıklar açıldı" dedi. BBC, seçmenlerin oy kullanmak üzere tatil yaptıkları plajlardan otobüslere doldurarak eve yöneldiklerini belirtti.


    EL CEZİRE: KÜRTLER KİLİT ROL OYNAYABİLİR

    Kürt milliyetçilerinin seçime rekor düzeyde aday ile katıldıklarını belirten El Cezire ise, seçim sonucunun Kürtlerin cumhurbaşkanlığı seçiminde “kilit" bir rol oynamalarına yol açabileceğini, AK Parti’nin cumhurbaşkanı için Kürtlerle “ittifak" kurabileceğini belirtti.

    LİBERATİON: GERÇEK ANI

    Fransız Liberation gazetesi ise, Türkiye’deki seçime ilişkin haberinde ulus ve cumhuriyete ilişkin iki ayrı kavramın yüz yüze geldiğini belirterek “ilkbahardaki krizden sonra gerçek anı geldi" görüşünü dile getirdi.

    LA VARGUARDİA: KAPİTALİST AK PARTİ’YE DERİN TÜRKİYE OY VERİYOR

    İspanya’nın önemli gazetelerinden La Vanguardia da, “Türkiye, krizden nasıl çıkılacağını oyluyor" başlıklı haberinde “Ülke, ılımlı İslam ile ordunun gözetimindeki laiklik arasında karar veriyor" diye yazdı. Gazete, “Kapitalist AK Parti’ye derin Türkiye, kırsaldaki yoksullaşmış insanlar ve büyük kentlerin çoğalan banliyöler oy veriyor" ifadesini kullandı.

    W.TİMES: “MODERN TÜRKİYE HALA ŞEKİLLENİYOR"

    Washington Times gazetesi, seçimleri “Türkiye’nin siyasi geleceğine şekil verilirken" başlıklı başyazısında değerlendirdi. Seçimlerin Türk siyasetinde yaşanan kargaşanın sadece bir parçası olduğunu belirten gazete, Türkiye’nin ulusal kimliği konusunda “derin" sorunların olduğunu da yazdı.

    EL MUNDO: KÜRT SORUNU PARLAMENTODA CİDDİ GERİLİMLER YARATACAK

    İspanyol El Mundo da “Türkiye’deki seçimlerin başlıca aktörleri Islamcılar ve kürt krizi" görüşünü öne sürdü. Seçimlerde “Kürtlerin statüsü ve Müslüman nüfusu ile laik devlet arasındaki zor denge gibi hayati konulara ilişkin kararlar verecek olan parlamentoönun belirleneceğini kaydeden gazete, “Sonuç ne olursa olsun Kürt sorunu parlamentoda ciddi gerilimler yaratacak gibi" diye yazdı.

    LA TİMES: TÜRK SEÇİMİN KALBİNDE DİN VAR

    Los Angeles Times gezetesi ise, “Türkiye’deki seçimin kalbinde din olduğuönu öne sürdü. Seçimlerin sonucunda aylarda “yeni siyasi çatışmaların yaşanabileceğini belirten gazete, seçimlerin büyük tartışmaların sonucunda yapılmasına karşın hemen hemen olaysız geçtiğine dikkat çekti.

    Haydi Sandık Başına!.. Nasıl Oy Kullanabilirim?

    21/7/2007 · Kategori: Haber

    Nasıl oy kullanabilirim?
    21 Temmuz 2007 Cumartesi 12:11
    Yarın büyük gün. İşte seçimde kim, nasıl, nerede ve ne zaman oy kullanacak;

    Türkiye, yarın 23. Dönem Milletvekili Genel Seçimi için sandık başına gidecek. 42 milyon 533 bin 41 seçmen, 158 bin 700 sandıkta oy kullanacak.
    Vatandaşlar, seçmen bilgi kağıtları ve geçerli kimlik belgeleriyle oyunu
    verecek. Seçmen bilgi kağıdı gelmeyen vatandaşlar da oy kullanabilecek. Seçmen kağıdı bulunmayıp kütüğe kayıtlı olanlar, ibraz edecekleri geçerli kimlik belgeleriyle (nüfus kağıdı, resmi daireler veya iktisadi devlet teşekküllerince verilen soğuk damgalı kimlik kartı, pasaport, ehliyet, evlenme cüzdanı) oy verebilecekler.

    Bu belgelerden birini ibraz edemeyen seçmen oyunu kullanamayacak. Seçmenler, YSK'nın ''www.ysk.gov.tr'' internet sitesinden de hangi sandıkta
    oy kullanacaklarını öğrenebilecek.

    Oy verme işleminde;

    Adıyaman
    Ağrı
    Artvin
    Bingöl
    Bitlis
    Diyarbakır
    Elazığ
    Erzincan
    Erzurum
    Gaziantep
    Giresun
    Gümüşhane
    Hakkari, Kars
    Malatya
    Kahramanmaraş
    Mardin
    Muş
    Ordu
    Rize
    Siirt
    Sivas
    Trabzon
    Tunceli
    Şanlıurfa
    Van
    Bayburt
    Batman
    Şırnak
    Ardahan
    Iğdır
    Kilis illerinde 07.00-16.00 saatleri arasında yapılacaktır.

    Bu illerin dışında kalan diğer illerde ise 08.00-17.00 saatleri arasında yapılacak.

    Yüksek Seçim Kurulunca belirlenen oy vermenin bitiş saati geldiği halde
    sandık başında oylarını vermek üzere bekleyen seçmenler varsa, sandık kurulu başkanı bunları saydıktan sonra sıra ile oylarını kullanmalarına izin verecek.

    OY VERME YERLERİ
     Seçim günü sandık kurulu başkanı ve 6 üye, en geç 05.00-06.00'da göreve
    başlayacak. Kapalı oy verme yerleri, oyların gizliliğini ve seçmenlerin oylarını
    tam bir serbestlik içinde vermelerini sağlayacak, dışarıdan içerisinin gözetlenmesine imkan bırakmayacak elverişli bölümlerde olacak.
        
    Oy verme yerlerinin çevresi YSK tarafından özel olarak yaptırılan karton
    paravanlarla kapatılacak.     

    TUTUKLULAR NASIL OY KULLANACAK? 

    Ceza infaz kurumları ve tutukevlerine de yarın sandık konulacak.
        
    Tutuklular, yeterli güvenlik tedbiri alındıktan sonra, ceza infaz kurumları ve tutukevi idaresinin belirleyeceği bir düzen içinde oy kullanacakları sandık bölgesine getirilecek.

    Tutukluların serbest ve gizlilik içinde oylarını kullanmaları sağlanacak. Ceza infaz kurumlarına, tek bir tutuklu bulunsa dahi sandık konulacak.

    HASTA YAŞLI VE ÖZÜRLÜLERE ÖNCELİK VAR     
         
    Seçim günü, sandık başına gelen seçmenler, sandık kurulu önüne kurul başkanı tarafından sıra ile birer birer alınacak.
        
    Gebeler, hastalar, özürlüler ve yaşlılar sırada bekletilmeden oylarını
    kullanabilecek.
        
    Sandık başında, seçmene vereceği oy hakkında hiçbir kimse müdahale, telkin veya tavsiyede bulunamayacak. Hiçbir seçmen oyunu kullandıktan sonra sandık başında kalmayacak.
        
    Yardıma muhtaç ve özürlü olanlar ise oylarını birinin yardımıyla
    kullanacaklar. Ancak bir seçmen birden fazla kişiye yardım yapamayacak.
        
    Okuma-yazma bilmeyen seçmenlere, oylarını kullanmaları konusunda başkaları tarafından sandık alanında yardım edilemeyecek. Bu durumdaki kişilere sormaları halinde sandık kurulu başkanı tarafından belirlenen çerçeve içerisinde açıklamalarda bulunulabilecek.
        
    Sandık başlarında oluşan oy verme kuyrukları sandık kurulunun bir üyesi
    tarafından sürekli denetlenecek. Bu üye, kuyrukta daha önce oy kullandığı
    belirlenen parmağında çıkmaz boya bulunan seçmeni uyaracak. Uyarı dikkate alınmazsa bu kişiler güvenlik kuvvetlerince sandık mahallinden uzaklaştırılacak.
        
    Seçmenler, sandık kurulu başkanından alacakları birleşik oy pusulası ve
    mühürle kapalı oy verme yerine girecekler. Burada oyunu vereceği partinin
    ambleminin veya bağımsız adayın isminin altındaki yuvarlak içerisine mührünü basacak, pusulayı zarfa koyarak sandığa atacak. Seçmenler, oylarını sandığa attıktan sonra sandık seçmen listesindeki isimlerinin karşısını imzalayacak.
        
    Mükerrer oy kullanımını önlemek için oyunu kullanan seçmenin sol işaret
    parmağı çıkmayan boya ile boyanacak. Sandık kurulu başkanı oyunu kullananların seçmen bilgi kağıtlarının arkasını imzalayıp mühürleyecek.

    SEÇİMDE 14 PARTİ VE 699 BAĞIMSIZ VAR

    Seçime 14 siyasi parti katılacak. 85 seçim bölgesinin bulunduğu seçimde,
    699'u bağımsız, toplam 7394 aday yarışacak.
        
    Çekilen kura sonucu siyasi partiler, birleşik oy pusulasında sırasıyla;

    Aydınlık Türkiye Partisi
    Bağımsız Türkiye Partisi
    Saadet Partisi
    İşçi Partisi
    Cumhuriyet Halk Partisi
    Halkın Yükselişi Partisi
    Özgürlük ve Dayanışma Partisi
    Genç Parti
    Demokrat Parti
    Liberal Demokrat Parti
    Milliyetçi Hareket Partisi
    Adalet ve Kalkınma Partisi
    Emek Partisi 
    Türkiye Komünist Partisi
    olarak yer alacak.
        
    İlk kez bağımsız adayların isimleri de birleşik oy pusulasında bulunacak.

    Pusulaların üst bölümünde siyasi partilere, alt ve yan bölümlerinde bağımsız
    adayların isimlerine yer verilecek.
        
    Bağımsız aday sayısı fazla olan illerde büyük zarflar, diğer illerde normal
    boyuttaki zarflar kullanılacak.

    OYLARIN TASNİFİ

    Sandıklar, sandık seçmen listesindeki seçmenlerin tamamı oy kullanmış
    olsalar dahi, oy verme için belirlenen sürelerin bitiminden önce açılamayacak.
        
    Oy verme için belirlenen sürelerin bitiminde sandık başında bekleyen varsa,
    bunların sayımı yapılarak hepsinin oy kullanması sağlanacak.
        
    YSK'nın belirlediği esaslara göre, hangi seçmen tarafından atıldığı belli olacak şekilde imza, mühür veya işaret taşıyan, arkasında sandık kurulu başkanlığının mühürü bulunmayan oy pusulalarının yanı sıra hiçbir yerine ''evet'' ve 'tercih'' mühürü basılmamış oy pusulaları geçersiz sayılacak.

    Birden fazla siyasi partiye ayrılan alana basılmış veya taşmış ''evet'' veya ''tercih'' mühürlü oy pusulaları da geçersiz olacak.    
        
    SONUÇLAR NASIL BELİRLENECEK?

    Gümrük kapılarında kullanılan oylar, Türkiye barajının belirlenmesinde ve
    her seçim çevresinde etkili olacak.
        
    YSK'nın belirlediği esaslara göre, seçim sonuçlarının belirlenmesinden önce
    Türkiye genelindeki toplam geçerli oylar tespit edilecek. Bu oylara gümrük kapılarında kullanılan toplam geçerli oylar eklenecek. Bu şekilde belirlenecek toplam oy sayısının yüzde 10'unu aşan siyasi partiler, milletvekili çıkarmaya hak kazanacak. 

    SEÇİM GÜNÜ DE YASAK VAR

    -Propaganda dönemi, siyasi partilerin radyo ve televizyonda bugün yapacakları son konuşmalarla saat 18.00'de sona erecek.

    -Bu saatten yarın saat 21.00'e kadar yayın yasağı uygulanacak.   
        
    -Milletvekili seçiminin yapılacağı yarın sabah saat 06.00'dan gece saat
    24.00'e kadar, her ne suretle olursa olsun alkollü içki satılmayacak,

    -İçkili yerlerde umumi mahallerde alkollü içki verilmeyecek, içilmesi yasak olacak.
        
    -Oy verme süresince bütün umumi eğlence yerleri kapalı kalacak, eğlence yeri niteliğini taşıyan lokantalarda yalnız yemek verilebilecek.
        
    -Yarın sabah saat 06.00'dan gece saat 24.00'e kadar, emniyet ve asayişi
    korumakla görevli olanlardan başka hiçbir kimse silah taşıyamayacak

    -Saat 18.00'e kadar radyolar ve her türlü yayın organları tarafından seçim ve seçim sonuçları ile ilgili haber, tahmin ve yorum yapılması yasak olacak.

    -Yarın saat 18.00 ile 21.00 arasında radyolarda ve her türlü yayın organlarında ancak Yüksek Seçim Kurulu tarafından seçim ile ilgili olarak verilecek haber ve tebliğler yayınlanabilecek.
        
    -Saat 21.00'den sonra bütün yayınlar serbest olacak. Yüksek Seçim Kurulunca gerek görülmesi halinde saat 21.00'den önce de yayınların serbest bırakılmasına karar verilebilecek.

    OY VERİRKEN DİKKAT EDİLMESİ GEREKENLER

    Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında Kanun'a göre, oy verme günü seçmenler belirlenen yasaklara uymamaları halinde uymamaları durumunda alacakları cezalar şöyle:
        
    -Haksız oy temin edenlere 1 yıldan 3 yıla hapis cezası,   
        
    -Seçmenin oyunu kullanmasına engel olanlara 1 yıldan 4 yıla hapis cezası,    

    -Sandık başında oy verme yönünden kendisine yükletilen ödevleri ihtara
    rağmen yapmayan seçmenler 500 liradan bin liraya kadar hafif para cezası,    
     
    -Oyunu kullandıktan sonra ihtara rağmen sandık başından ayrılmayan veya
    herhangi bir müdahale, telkin veya tavsiyede bulunan veya bunlara teşebbüs
    edenler 3 aydan 1 yıla hapis cezası,   
        
    -Oy verme sırasında seçme yeterliği olmadığını bildiği halde oy vermeye
    teşebbüs edenler veya verenler 2 yıldan 5 yıla  hapis cezası,   
        
    -Başkasının adını taşıyarak oy vermeye teşebbüs eden veya verenlere 3 yıldan 5 yıla hapis cezası,   
        
    -Bir sandıkta oy verdikten sonra başka bir sandıkta oy vermeye teşebbüs eden veya veren kimselere 3 yıldan 5 yıla hapis cezası.''   

    Sandığa Gidin / Rıza Zelyut

    21/7/2007 · Kategori: Makale

    Sandığa Gidin / Rıza Zelyut

    Kategori: Makale

    Rıza Zelyut
    Sandığa gidin


    Sevgili okurlarım!..
    Her şey yalan bugün doğru...
    Bugünü çok iyi değerlendirin.
    Bakın: Hırsızlar koşa koşa sandığa gidiyor.
    Terörist tayfası bütün gücüyle sandığa yükleniyor.
    Ali Dibolar, sandığı ablukaya almışlar.
    İstiyorlar ki bu yolsuzluk düzeni devam etsin...
    Sömürgen-vurguncu sermaye sahipleri de sandığı asla bırakmıyor.
    Dünyanın en tatlı faiziyle kolaydan para kazanıyorlar ya...
    Hazinemizi istedikleri gibi tırtıklıyorlar ya...
    Bu yüzden borsayı hep zıplatıyorlar ya...
    Ekonomi iyi deyip sizi kandıracaklar ya...
    Kendi çocukları emeklemeye başlamadan dolar milyoneri oluyor ya...
    Bütün yamuklar sandığa gidiyor.
    Ya siz neredesiniz?
    Yoksa, 'Benim bir oyumdan ne çıkar ki...' mi diyorsunuz?
    Sizin o bir oyunuz var ya...
    Çok önemlidir; unutmayın...
    Unutmayın: Bir oy dünyaya bedeldir.
    Bir oy, iktidarı tayin eder.
    Siz gitmezseniz de öbürleri gidiyor.
    Gidip, yamuklar iktidarı belirliyor.
    Sizin de şikayet etmeye hakkınız kalmıyor.
    Haydin, sandığa gidelim.
    Sandığı haramilerden kurtaralım...

    OYUNUZ KURŞUN OLMASIN
    Hem yazıyorum hem de gazetelere bakıyorum
    2 askerimiz daha şehit olmuş.
    O anaları düşünüyorum:
    Aslan gibi çocuklarının başında yakalarını yırtıyorlar.
    Feryatları yeri göğü dolduruyor.
    Ama kim duyar onları...
    Tayyip Erdoğan'ın fotoğrafları dev gibi panolarda.
    Her yeri işgal etmiş...
    'Yola devam!' diyor...
    Yeni çocuklarımızın ölmesi için...
    Yola devam.
    Genelkurmay Başkanı Büyükanıt'ın sözlerini yeniden duyuyorum: Terörü önlemek için Kuzey Irak'a girmeliyiz. Girersek başarılı oluruz.
    Ama dev panolardan millete bakıp 'Yola devam!' diyen kişi, karşı çıkıyor.
    'Ben girmem, oradakilere dokunmam!' diyor anlayacağınız.
    Ama oradakiler bizim çocuklarımıza dokunuyorlar.
    Her gün birini, ikisini havaya uçuruyorlar.
    Bu yüzden: Oyum, benim evladımdır.
    Onun canını cellada teslim etmem.
    Oyum kurşuna dönmesin.
    Gelip beni vurmasın.

    ZAM GELECEK
    AKP yeniden iktidar olursa, vatandaş yandı yanacak.
    Bunlar IMF'ye imza verdiler.
    Ali Babacan attı imzayı.
    Bunu da eski bakanlardan Cafer Tayyar Sadıklar açıkladı:
    Seçimlerden sonra zam yağacak...
    Doğal gaz, elektrik, su, akaryakıt, ulaşım.
    Aklınıza ne gelirse zamlanacak...
    Bundan kurtulmak için bu iktidardan kurtulacaksınız...
    Bir kutu yiyecek, beş torba kömürle sizi kandırmaya çalışana, cevap verme günü bugündür: Oyunuzun, namisiniz olduğunu gösterin...

    KADINI ORTAÇAĞA GÖTÜRENLER
    Bir de kadınlarımızın özel sorunu var.
    Bu zihniyet kadını zevk aleti gibi hayal eder, bu yüzden de eve hapseder.
    Bunlardır kadını eksik etek gören.
    Ey kadınlar...
    Ey analarımız...
    Ey bizleri doğurup büyütenler...
    Bu aşağılanmaya razı mısınız?
    Hazreti Hatice gibi, Hazreti Fatıma gibi, Selçuklu İmparatorluğu'nu yöneten Türkan Sultan gibi kadının muhteşem duruşunu onlara göstermeyecek misiniz?
    Kadınların, kadınlık haklarına sahip çıkma fırsatı gelmiştir.
    Sizi böyle ikinci sınıf varlık haline getirenler, seçmen listesinde karşınıza geliyor.
    Mührü asla bunlara vurmayın.

    KURBAĞA MISINIZ?
    Kurbağayı kaynatmanın yolunu biliyor bunlar.
    Su dolu kazanın içine bırakıp altını ağır ağır ısıtıyorlar.
    Kurbağa sıcağa alışıyor.
    Gevşiyor.
    Piştiğini, yanacağını anladığı zaman...
    Artık zıplayamıyor...
    Ve telef olup gidiyor.
    Seçmeni o hale getirmeye çalıştılar.
    Durmadan seçim anketi yayımladılar ve AKP'yi rakipsiz gösterdiler.
    Gazeteler, televizyonlar iktidar ateşiyle halkımızı iyice yumuşattılar.
    Çevremizde tuzaklar kuruldu; bekliyorlar:
    Oylar AKP'ye giderse millet telef olur.
    Fakat halkımız bugün zıplayıp bunlardan kurtulacaktır.

    OYLARI BÖLMEYİN
    Sandığa giderseniz...
    Oyunuzu dürüstlere verirseniz...
    Türkiye, Türkiye'nin altını oyanlardan kurtacaktır.
    Bunun için oyları bölmeyin...
    AKP'nin karşısında iki büyük parti var:
    Biri CHP, biri MHP...
    Hesabı soracak olan, bunlardır.
    Kendinizi hangisine yakın buluyorsanız oyunuzu ona verin.
    Verin ki Türkiye; devletiyle kavga edenlerden kurtulsun...
    Rahat nefes alsın.
    Üzülenler; teröristler olsun; vurguncular olsun, Amerika olsun; faizle para kazanan emperyalist şirketler olsun...
    Bizler de bayram yapalım.

     

    Güneş, 21.07.2007

    GENEL BAŞKAN DENİZ BAYKAL’IN ANTALYA MİTİNGİNDE YAPTIĞI KO

    19/7/2007 · Kategori: Soylev

    GENEL BAŞKAN DENİZ BAYKAL’IN

    ANTALYA MİTİNGİNDE YAPTIĞI KONUŞMA

    (18 Temmuz 2007)

     

     

     

    Sevgili Antalyalılar, sevgili kardeşlerim, çok değerli hemşehrilerim, hepinizi büyük bir özemle, sevgiyle, saygıyla, şükranla selamlıyorum. Hepinize bu güzel miting için teşekkür ediyorum. Bu mitingle biraraya gelen sevgili Antalyalı kardeşlerime, hemşehrilerime CHP’ye sahip çıktıkları, böyle bir büyük toplantıyı gerçekleştirdikleri için yürekten teşekkür ederim.

     

    Bakıyorum bu miting de altıoklu kırmızı CHP bayraklarıyla, mavi güvercinli DSP bayrakları, ayyıldızlı Türkiye Cumhuriyeti bayrakları birbiriyle ne güzel uymuş, ne güzel kaynaşmış, ne güzel süslemiş Antalya’yı. Antalya’yı bezemişsiniz. Sağolun, hepinize yürekten teşekkür ediyorum.

     

    Sevgili Antalyalılar, seçim kampanyasının sonuna doğru yaklaştığımız şu sırada Antalya’mıza gelmek, sizleri selamlamak, sizlerle kucaklaşmak, bu seçim mücadelesinin bu sün günlerinde büyün Antalya’nın hayır dualarını almak için aranızdayım. Sizlerin desteğinizi arkamda bir kez daha hissetmek için aranızdayım.

     

    Bugün burada muhteşem Antalya kaynaşması, Antalya bütünleşmesi sergilemişsiniz, eksik olmayın. Bu kaynaşma, bu bütünleşme inşallah bütün Türkiye’de gerçekleşecek. Bütün Türkiye’de bunu yaşayacağız.

     

    Biraz önce Giresun’daydım. Dün Trabzon’daydım. Ondan bir gün önce Gaziantep’teydim. K.Maraş’taydım. Malatya’daydım. Yurdun gittiğim dört bir köşesinde meydanlarda yeni bir nabzın attığını ve milletin artık yeni bir dönemi açma kararını aldığını memnuniyetle görüyorum. Şimdi Antalya’mızda bir kez daha bu manzaraya tanık oluyorum. Gerçekten Türkiye’nin önünü açıyorsunuz. Siz burada miting yapmıyorsunuz, tarih yazıyorsunuz.

     

    Nasılsınız sevgili Antalyalılar? Keyfiniz yerinde mi? İşleriniz yolunda mı? Kazancınız yerinde mi? Sattığınız aldığınız birbirini tutuyor mu? Borçlar ödendi mi? Gençler iş buldu mu? Çiftçiler şöyle bir toparlandı, kendine geldi mi? Pamukçunun yüzü gülüyor mu? Sebzecinin yüzü gülüyor mu? Seracının yüzü gülüyor mu? Esnafın yüzü gülüyor mu? Emekliler nasıl? Emekliler mutlu mu? Maaş artışları yeterli değil mi? Emeklilerin alacakları vardı hani bir tüfe alacağı. Ödenmedi mi? Mahkeme karar verdi gene de ödenmedi mi? Türkiye zenginleşti diyorlar? Zenginleştiniz mi? 6 kat Türkiye’nin geliri arttı diyorlar, Antalya’nın da arttı mı? Sizinde arttı mı? Artmadı mı? Gençler iş bulabiliyorlar mı? Üniversiteden mezun olup diplomayı tayin olabiliyor mu? Bu KPS sınavına giren çocuklar iyi puan alıyorlar, sonra öğretmen olarak tayinleri çıkıyor mu? Hemşire olarak tayinleri çıkıyor mu?

     

    Peki bu kadar zenginlik nereye gidiyor? Bakın, borsada 6 kat zenginleşme var diyorlar. Sizin borsada paranız yok mu? Borsada şirketiniz yok mu? O zenginleşmeden size gelen bir şey yok mu? Borsada parası olanları %70’i yabancı mı? Yani Türkiye’den yabancılar mı zengin oluyor? Onlar Türkiye fırsatlar ülkesi diyorlar. Türkiye’den zengin oluyoruz. Allaha şükür diyorlar, hayatlarından memnu onlar.

     

    Onlar siz memnun değil misiniz? Peki Türkiye’den yabancılar zengin oluyor, yerliler hiç zengin olmuyor mu? Zengin olan yerli hiç yok mu? Var değil mi? Bakın son dönemde Türkiye’nin borçları olağanüstü arttı. Türkiye’de 80 yılda 2004’e kadar 220 milyar dolar borç yaptı. 80 yılın ortak borcu. Atatürk dönemi var, İnönü dönemi var, Bayar, Menderes dönemi var, Demirel dönemi var, Özal dönemi var, öbürleri var. Toplam borç ne kadar? 220 milyar dolar.

     

    Bu iktidar geldi 4,5 yılda bu borca 200 milyar dolar kadar ek yaptı, 80 yıla yakın bir borç yaptı ve bugün Türkiye’nin toplam borcu 407-408 milyar dolar. Tamam mı? Şimdi Atatürk dönemi, İnönü dönemi de dahil diyorum ama onlara haksızlık yapıyorum. Allah rahmet eylesin, nur içinde yatsınlar, onlar tek borç yapmadılar. Onlar borç ödediler. Alın teriyle bu memlekette kalkınma yaptılar. Demiryolu yaptılar. Liman yaptılar. Fabrika kurdular. Karabük demir-çeliği kurdular, şeker fabrikalarını kurdular onlar Türkiye’yi ayağa kaldırdılar ama tek borç almadılar.

     

    Lafın gelişi onları da dahil ettik. 80 yılda Türkiye’de alınan borca neredeyse yakın bir borcu 4,5 yılda bunlar yaptılar. Peki o borçtan size gelen, size yansıyan bir şey yok mu? O borç milletin borcu. O milletin borcu sizin refahınıza, yaşamınıza bir katkı yapmadı mı?

    Peki bunlar elde avuçta ne varsa sattılar değil mi? Satıyorlar hala değil mi? O cumhuriyet döneminin hani bunlar çivisi bile yok bunların dedikleri o CHP’nin yaptığı fabrikaları, tesisleri teker teker şimdi satıyorlar değil mi? Bunlar hazırdan miras buldular ona eklemediler, onu satarak gün geçiriyorlar değil mi? O satılan malla kimin? Milletin. Milletin o satılan mallardan bir kazancı var mı? Size oradan gelen giden bir şey var mı?

     

    Şimdi bunlar bu kadar imkanı kullanmışlar ve Türkiye’yi zenginleştirdik diyorlar. Ama bu zenginleşen insanların arasında Türkiye’de çiftçi, Türkiye’de esnaf, Türkiye’de genç, Türkiye’de emekli, Türkiye’de işçi, Türkiye’de memur. Bunun refahında bir artış var mı? Ne oldu? Türkiye’nin üzerinden birileri zenginleşiyor değil mi?

     

    Bakın Japonya Türkiye’nin 7 katı zengin. Bugün Türkiye’deki dolar milyarderi sayısı Japonya’dan fazla. Japonya 7 katımız zengin Japon halkı bizden 7 kat zengin ama Türkiye’deki dolar milyarderi sayısı Japonya’dan fazla. Bu neyi gösterir? Bu Türkiye’de gelir dağılımının ne kadar çarpık olduğunu gösterir değil mi?

     

    Bu son dönemde ne oldu? Türkiye’de süper zenginler daha süper zengin oldu. 5 yıldızlı süper zengin oldu. Değil mi? Zenginler hafif yoksullaşmaya başladı orta sınıfa doğru. Orta sınıf yoksullaşmaya başladı. Yoksul daha da yoksul oldu. Yabancılar Türkiye’nin üzerinden kat kat zengin oldu. Değil mi?

     

    Türkiye’de manzara bu. Antalya’da farklı mı? Değil. Esnaf ne durumda Antalya’da? Antalya turizm kenti. Buraya milyonlarca insan  geliyor, yüksek kazanç ortalaması olan milyonlarca insan geliyor. Öyle olduğu halde Antalya’da bu sıkıntılar, bu şikayetler yaygın.

     

    Sevgili hemşehrilerim, Türkiye yanlış yönetiliyor. Türkiye ekonomisi faize ve ranta çalışıyor. Üretime, kalkınmaya, istihdama, gençlerin iş bulmasına, gelirin adaletle paylaşılmasına, çiftçinin güçlenmesine, esnafın güçlenmesine, yerli sanayicinin kalkınmasına yönelik değil. Faizin getirisini sağlamaya, paranın para kazanmasını sağlamaya, dışarıdan ithalat yapmaya, ithalat yapmak için borçlanmaya, borçlanabilmek için yüksek faiz ödemeye dayalı bir politika götürülüyor. Bu politikanın sınırına gelinmiştir, Türkiye’de yeni bir politikaya ihtiyaç var. Artık rant ekonomisine değil üretim ekonomisine, kalkınma ekonomisine, gençlere iş veren bir ekonomiye, istihdam yaratan bir ekonomiye, tarıma sahip çıkan, değer veren bir ekonomiye ihtiyaç var.

     

    Bakınız sevgili hemşehrilerim, biz iktidara gelirsek bu durumu değiştirmek için ciddi hazırlıklar yaptık. Önümüzdeki dönem inşallah CHP’nin iktidar dönemi olacak. Bunun bütün işaretlerini görüyoruz. CHP iktidarında bizim temel çıkış noktamız tarımı ve çiftçiyi kalkındırmak olacak. Kalkınma topraktan başlayacak. Çiftçiden başlayacak. Kalkınmanın temeli köylüdür, çiftçidir, topraktır, üretimdir.

     

    Siz bir gökdeleni bataklığın üzerine inşa edebilir misiniz? Önce bataklığı sağlamlamak lazım değil mi? Önce tarımı, çiftçiyi güçlendirmek lazım. Kalkındırma onun üzerine olacak. Tarımı güçlendireceğiz. Bunun için mesela diyoruz ki, köylünün girdisinin en önemlisi olan mazottan CHP iktidar gelince ÖTV’yi almayacağız diyoruz. Yarıya indireceğiz mazotun fiyatını.

     

    Değerli arkadaşlarım, çiftçinin mazotundan neler alınıyor? Dışarıdaki petrolün, ithal edilen petrolün fiyatı o çiftçinin mazotunun içinde, onun rafineride işlenmesinden kaynaklanan masraf  o da içinde, nakliye o da içinde, bayi karı o da içinde, KDV o da içinde.

     

    Biz diyoruz ki, orada dur.  Yeter. Çiftçiye vereceğin mazottan bunları almanı kabul ediyoruz. Ama bunları bir de üzerinde bir koyundan iki post çıkarır gibi, KDV’yi aldıktan  sonra bir de bütün bu aldığın masraflara eşit 1 milyonun üzerinde bir ÖTV almanı kabul etmiyoruz diyoruz. Çünkü çiftçi perişan. Çiftçinin desteğe ihtiyacı var. Çiftçinin kalkınmaya ihtiyacı var. Girdi fiyatını makul tutmak lazım.

     

    Yunanistan çiftçisi mazotu 1 milyon 100 bin liradan kullanıyor. O da pamuk üretiyor Antalya çiftçisi de pamuk üretiyor. Ama Antalya çiftçisi mazotu 2 milyon 300 bin liradan alıyor. 1 milyon 100 bin, 2 milyon 300 bin. Sonra devlet diyor ki, Yunanistan’ın pamuğu daha ucuz. Ben Yunanistan’dan alırım diyor. Antalya’nın Kınık Ovasının, Manavgat’ın, Serik’in pamuğunu almayı reddediyor. Yunanistan Türkiye’ye pamuk ihraç ediyor. Niye? Ucuz mazotla çalışıyor Yunan köylüsü. Ama benim Antalyalı çiftçi kardeşim onun iki katı mazotu kendi cebinden ödüyor, onunla rekabet etmeye mecbur kalıyor.

     

    Bu haksızlıktır. Bunu kaldıracağız. Bunu söyledik. Başbakan olmaz öyle şey dedi. Şimdi ben soruyorum Başbakana; başka yerlerde sordum Antalya’ya dan da soruyorum, Sayın Başbakan sen o oğlun Burak’ın gemiciğine mazotu ÖTV’li mi veriyorsun ÖTV’siz mi veriyorsun?

     

    Burak’ın gemisi daha doğrusu affedersiniz gemi değilmiş. Gemicikmiş. Bunu da yeni öğrendik. Gemi var gemicik var. Merak ettim bu gemicik kaç metre diye, 96 metreymiş. Enine ne kadar dedim, 15 metre eni. 200 TIR yükü kuru yük taşıyor. İyi mi? Gemicik. Al cebine koy. Çiçek diye tak.

     

    Şimdi sevgili kardeşlerim, bu gemiciğe mazot ÖTV’siz veriliyor. Özel uçak şirketleri onlarda mazotu indirimli alıyor. Ona itiraz eden yok. Buna da itiraz eden yok. Peki sıra köylünün mazotuna gelince olmaz öyle şey. Nasıl sen denizden ve havadan almıyorsan Deniz Baykal gelecek o da topraktan, karadan, çiftçiden mazotunda ÖTV almayacak.

     

    Değerli arkadaşlarım, hesabını yaptık. Masrafı ne kadar biliyor musunuz? 2,5 milyar dolar. Kaç kişi yararlanacak? 20 milyon kişi. Sen 50 tane bankasını batırmış bankerden 50 milyar doları esirgemiyorsun da 20 milyon çiftçiden Deniz Baykal 2,5 milyarı mı esirgeyecek. Bunu uygulayacağız. Bunu yazın, bir kenara koyun. İnşallah 4 gün sonraki seçimde CHP iktidar. Göreceksiniz nasıl uygulanırmış mazot.

     

    Değerli arkadaşlarım, CHP iktidarı bundan önceki iktidarlar gibi olmayacak yani hepsi birbirinin aynı. Gelmeden önce söz verirler, geldikten sonra tutmazlar. Yok böyle bir şey. Ciddi hazırlıkla ve Türkiye’yi değiştirmek için geliyoruz. Çok ciddi iddialarımız var.

     

    Ne yapacağız? Mesela Yeşil Kartı kaldıracağız değerli arkadaşlarım. Yeşil Kart ne? Güya yoksul olanlara devletin sağladığı bir tedavi kolaylığı. Adam almak istiyor. Kaymakama gidecek, muhtara gidecek, evrakları dolduracak, fakirlik ilmühaberi alacak ve Yeşil Karta ulaşacak. Adam başvuruyor diyorlar ki, arkadaş senin iki tane ineğin varmış. Sen yoksul sayılmazsın sana Yeşil Kart yok diyorlar. İki ineği olana Yeşil Kart vermiyorlar ama altında Mercedesi olana Yeşil Kart veriyorlar.

     

    Yani AKP’li kodamanı bulup ayarladın mı altında Mercedes bile olsa yoksul sayılıp Yeşil Kartı alıyorsun. Gerçekten ihtiyacı olan masum köylümüz, çiftçimiz o alamıyor. Değil mi? Buna son vereceğiz.

     

    Ne olacak onun yerine? Onun yerine işte bu olacak. Şu nüfus cüzdanı. Şu nüfus hüviyet cüzdanı. Nüfus kimlik kartı bu olacak. Bunun bir şerefi var, bunun bir onuru var. Bu yeter. Bunun altında kimlik numarası var ya.kimlik numarasında her şey var. CHP Yeşil Kartı kaldıracak bunu koyacak.

     

    Antalya’da yiyecek, içecek dağıtıyorlar mı? Bulgur, pirinç var mı? Kömürde dağıtıyorlar mı Antalya’da? Mitinglerde sandviç dağıtıyorlarmış. Ne yapıyorsunuz getirdiklerini? Alıyor musunuz? Almıyor musunuz? Niye almıyorsunuz? Yanlış bence. Yanlış. Bakı getirirlerse sakın ha tereddüt etmeyin alın. Hiçbir sakıncası yok. Canım günah değil mi diyorlar?  Hayır, günah değil. Günahsa .Allah onun günahını benin boynuma yazsın. Senin hakkın o. Milletin parasıyla o dağıtılıyor. Alın, kullanın. Hiçbir sakıncası yok. Alın ama sakın ha oy kullanmayın. Tamam mı? Bakın oy kullanmak işte o günahtır. Çünkü oy namustur, oy şereftir, oy ırzdır, ırz. Parayla satılmaz. Tamam mı?

     

    Bakın bunu niye söylüyorum. Türkiye’de gerçekten yoksulluk var. Büyük sıkıntı var. Poşet dağıtarak oy almaya çalışıyorlar. Bu bir gerçek. Şimdi peki biz ne yapacağız? Onu söylemek için bunu anlatıyorum. Değerli arkadaşlarım, CHP iktidara geldiği zaman öyle ilçe başkanları, il başkanları değil. Muhtarlar devreye girecek. Muhtarlar devletin uç beyidir. Halkın oyuyla seçilmiş, halkın temsilcileridir. Muhtarlarımıza güveniyoruz, destek olacağız.

     

    Muhtarlarımıza diyeceğiz ki, sevgili muhtar kardeşim mahallende gerçekten yoksul, gerçekten yardıma muhtaç, hiçbir yan geliri olmayan, kimsenin çalışmadığı ailelere bir bak. Onların bir listesini çıkar diyeceğiz.

     

    Onlar listeyi çıkaracak, biz Ankara’dan sosyal hizmet uzmanlarımızı göndereceğiz. Bakın bakalı diyeceğiz. Bunlar gerçekten doğru mu? Kontrolünü yaptıracağız. Sonra o ailelerle temas kuracağız. O ailelere bakacağız. O ailede eğer çalışabilecek durumda olan fakat işi olmayan bir kişi varsa, evin erkeği, çocuklardan birisi durumu uygunsa öncelikle ona iş vereceğiz. Yoksullukla mücadelenin en etkili yolu o aileden bir kişiye iş vermektir.

     

    Çünkü Türkiye’de toplunun temeli ailedir. Aileyi güçlendirdin mi aile içinde herkesin sorunu çözülür. Aileye sahip çıkmak lazım. Aileye bakacağız. Ailede çalışmıyor hiç kimse bir kişiye iş vereceğiz hiç olmazsa. Eğer bir iş imkanımız var iki tane aday varsa ailesinden hiçbir çalışanı olmayana öncelikle iş vereceğiz.

     

    Ama öyle bir durum olabilir ki, sevgili hemşehrilerim çalışabilecek bir insanda yoktur. Erkek yatalaktır, çocuklar küçüktür, kadını çalışacak durumu yoktur. Ne yapacağız o zaman? Bir emekli maaşı bile gelmiyordur eve. Yardımcı olacak kimse yoktur. Yan gelir yoktur. Var böyle aileler değil mi?

     

    Ne yapacağız o ailelere? Dünyanın her yerinde ne yapılıyorsa onu yapacağız. Nedir o? O aileye yardım edeceğiz devlet olarak. Araya Çocuk Esirgeme Kurumunu, araya Kızılay’ı, araya Fak-Fun Fonu, araya dernekleri koyarak değil. Devletin parası buralara gidiyor ama maaşlara harcanıyor, israf ediliyor, bürokrasiye harcanıyor. Onlara değil. Doğrudan ihtiyacı olan ailelere vereceğiz o paraları.

     

    Sevgili Antalyalılar, aileye vereceğiz de ailede kime vereceğiz? Ailede kadına vereceğiz. Anaya vereceğiz. Niye anaya? Çünkü ana yemez yedirir, giymez giydirir, içmez içirir. Ana ailenin koruyucusudur. Ailenin temelidir. Analar kartal gibi kanatlarını açar çocuklarının, kocasının üzerine, onların şerefini, namusunu, haysiyetini, varlığını her şeyini o korur.

     

    Anaya güveniyoruz. Anaya yardım edeceğiz? Anaya nasıl yardım edeceğiz. Gel bakalım seni bizim partiye kaydedelim. Oyunu bize ver bizde sana destek oluruz diye değil. Hiç alakası yok. Bankada o ananın adına hesap açtıracağız. O hesabın kartını anaya vereceğiz ve devlet her ay gücü ölçüsünde  o aileye yardım yapacaksa ailenin yüzünü bile görmeden, kadının yüzünü bile görmeden, kadının kimseye yüz suyu dökmesine, kimseye müdahale etmesine ihtiyaç bırakmadan, vatandaşlık hakkı olarak hesabında para yatıracağız.

     

    Dünyada bu iş böyle. Latin Amerika’da böyle. Avrupa’da böyle. Hakkı olanı vereceğiz. Bu devlet ana projesi. Ana ailede devlet olacak. Devlet anayı muhatap alacak, devlet ana projesini uygulayacağız. Yani biz ananı da al git demeyeceğiz. Ananı da al gel diyeceğiz.

     

    Bakın size bu sıkışık zaman içinde hızla neler yapacağımızın bir havasını vermeye çalışıyorum. Çok yapacağımız iş var. Ama birkaç tanesine dikkatinizi çekiyorum. Gençlerimize sahip çıkacağız. Eğitim sistemini kökten değiştireceğiz. Masa başında bürokrat yetiştirmeye yönelik değil iş ve meslek yaşamına becerikli, ne yapacağını bilen, hayata hazır, tuttuğunu koparacak, elinde  diploması değil kolunda altın bileziği olan gençler yetiştireceğiz.

     

    Bu ÖSS saçmalığına bir son vereceğiz. Ne oluyor şimdi? 1 milyon 700 kişi başvuruyor. 1 milyon 200 bini kaybediyor. 500 bin kişi bir yerlere giriyor. Bu yıl öyle oldu, geçen yıl öyle oldu. Ondan önce. Değil mi? Peki bunun bir maliyeti yok mu? Analara, babalarda bir maliyeti yok mu? Türkiye’ye bir maliyeti yok mu? Devlete bir maliyeti yok mu? O gençlere bir maliyeti yok mu?

     

    Yani her yıl biz bu çocukları alıyoruz sanki doktor, mühendis, avukat olacakmış gibi ve olması gerekiyormuş gibi üniversiteye hazırlıyoruz diye lisede okutuyoruz. Ama sınava girince o çocukların üçte ikisi dökülüyor. Devlette her yıl bu filmi seyrediyor.

     

    Böyle şey olmaz değerli kardeşlerim. Bu dünyada böyle değil. Almanya’da böyle değil, Fransa’da böyle değil. Bizde de böyle olmayacak. Lisenin içine gelmiş olan çocuğu daha ikinci sınıftayken 3 saatlik bir sınavla değil. Bütün öğrenim geçmişini dikkate alarak, bütün öğretmenlerinin fikirlerini alarak 5-6 ayrı sınava tabi tutarak, ailesiyle konuşarak, kendisiyle mülakat yaparak çocuğun durumunu röntgenini çekeceğiz ve sonra çocuğa diyeceğiz ki, yavrum gel seni iki yıl daha olmayacak bir istikamette koşturmayalım. Ailene günahtır, sana günahtır, gel bak her gencin içinde bir cevher vardır. Herkes üniversitede okumak zorunda değildir. Kimisi bir alanda çok başarılıdır. Kimisi yaratıcıdır. Kimisi sporcudur. Kimisi teknikten anlar. Kimisi muhasebeden anlar. Herkesin kendine göre bir yeteneği var. Gel senin içindeki o cevheri işleyelim. Seni diploma peşinde değil aile kuracak, ekmek kapısı sağlayacak, ekonomiye katkı verecek şekilde beceriyle, bilgiyle donatalım, Türkiye’yi ayağa kaldırın uçurun Türkiye’yi diyeceğiz. ÖSS düzenini değiştireceğiz. Tamam  mı?

     

    Sevgili Antalyalılar, Antalya’ya yolsuzluk var mı? Yani özelleştirmelerde yolsuzluk oldu mu Antalya’da? Mesela Dokumada yolsuzluk oldu mu? Yani özelleştirme idaresi belediyeye mi tahsis etti Dokumayı? Sonra belediye bir yakınına, bir eşe dosta sen bunu ne istersen öyle yap diye mi verdi? Arada bir takım şeyler mi döndü? Bu hep böyle mi oluyor? Özelleştirmelerde böyle yolsuzluklar mı var? İhalelerde böyle yolsuzluklar mı var? Peki Ankara’da yolsuzluk var mı?

     

    Ofer ne demek? Biliyorsunuz bir Tüpraş var. Onun %14,76’sını satılığa çıkaracaklar ama kimseye haber vermediler. İlan yok. El altından birisi aldı diye duyurdular. Kim bu dedik? İsrailli bir işadamı dediler. Adı Ofer. Gazeteciler Başbakan sordu; bu Ofer’i tanıyor musun dediler, Başbakan hayır tanımıyorum dedi sabah. Ama gazeteciler hemen fotoğrafları falan çıkardılar öğleden sonra tanıyorum diye açıklama yaptı. Sabah tanıdığını bilmiyordu, öğlen tanıdığını fark etti. Tamam mı?

     

    Şimdi bu Ofer’e satıldı Tüpraş’ın 14,76’sı. Bir süre sonra gerisi satıldı. O satılanların fiyatını görünce anladık ki, bunu birileri gizlice, perde arkasında kapatmış. Aradaki fark 750 milyon dolar.

     

    Şimdi değerli arkadaşlarım, bunlar Türkiye’de ta Balıkesir’deki Seka Fabrikasının satılışından başla her büyük ihalenin arkasında böyle olay var. Yüzmilyonlar gidiyor. Dünyada böyle bir uygulamaya göz yumarlar mı?

     

    Şimdi bakın mecliste milletvekillerinin 266 tane dosyası var. Yolsuzluk dosyası. Başlarında kim var? Başbakan. Zimmet suçu var, kalpazanlık suçu var, biletlerde kalpazanlık suçu, örgütlü suç var, Maliye Bakanı var, bakanlar var, milletvekilleri var. 266. dünyanın hangi ülkesinde sevgili Antalyalılar, sevgili kardeşlerim bu kadar turist geliyor, birisine sorsanıza sizin memlekette milletvekillerinin böyle dokunulmazlığı diye. Adam hostes tokatlıyor, milletvekili bir şey yapılamıyor. Polis tokatlıyor, milletvekili bir şey yapılamıyor. Adam kirasını ödemiyor, kavga çıkarıyor, bir şey yapılamıyor. Yolsuzluk yapıyor, rüşvet alıyor, kimse  bir şey yapamıyor. Dünyanın hangi ülkesinde böyle bir dokunulmazlık var. Hiçbir ülkesinde yok. Ama Türkiye’de var.

     

    Şimdi 266 tane dosyanı hangi ülkesinde bir Başbakan kendisine af çıkarır meclisten? Maliye Bakanı 4 tane kendisine hangi ülkede af çıkarır? Yani bir mecliste 266 tane yolsuzluk dosyası varsa o meclisteki insanların ülke sorunlarını çözmesini, gençlerin işsizliğine çare bulmasını, çiftçinin derdine deva bulmasını beklemek haklı mı?

     

    Ne yapacağız? Dokunulmazlığı kaldıracağız değil mi? Hatırlıyorsunuz geçen seçimde Sayın Erdoğan’la birlikte televizyona çıktık, o da bende kaldıracağım dedi, bende, bende kaldıracağım dedik anlaştık değil mi? Ne oldu? Yok, değil mi?

     

    Peki şimdi bu seçime girerken daha ya korku dağları beklediği için daha açık sözlü olmuş. Bu defa diyor ki, iki gün önce bir televizyonda çıktı, dokunulmazlık falan kalkmaz dedi. Kalkmaması lazım dedi.

     

    Başbakan dokunulmazlık kalkmasın diyor. Geçen seçimde kalksın diyordu  değil mi? Şimdi kalkmasın diyor. Bu değişimin nedeni ne olabilir? Korku dağları bekliyor değil mi? Şimdi ben Antalyalı hemşehrilerime soruyorum; dokunulmazlık kalkmasın diyenler elini kaldırsın. Bir tane bile yok. Kalksın diyenler elini kaldırsın. Hay maşallah.

     

    Şimdi dokunulmazlık kalksın mı? Başbakan kalkmasın diyor. İsterseniz bu konuda bir referandum yapalım. Millete bir soralım değil mi? Kalksın mı kalkmasın mı? Kalkmasın diyor. Millet kalksın diyor. Şimdi ben Antalyalılara soruyorum; mecliste dokunulmazlığı kaldırabilecek bir parti var mı? Hangi partiymiş o? Peki CHP’nin dışında bunu kaldırabilecek bir başka parti var mı Türkiye’de?

     

    Durumdan bir vazife çıkarın bakıyım. Ne yapacaksınız o zaman? Seçimde CHP’ye oy vereceksiniz değil mi? Gerçekten kalksın istiyorsanız çareniz yok CHP’ye oy vereceksiniz. Bakın ben burada söz veriyorum sevgili hemşehrilerim. Eğer CHP önümüzdeki seçimde beklediğimiz, umut ettiğimiz gibi çoğunluğu sağlar ise inşallah sağlayacak ilk yapacağımız işlerden birisi o 266 dosyayla ilgili dokunulmazlığı kaldırmak ve o milletvekillerine marş marş mahkemeye git aklanda gel demek olacak.

     

    Sevgili Antalyalılar, sevgili kardeşlerim, bakın itiraf ediyorum benimde bir dosyam var mecliste. Geçenlerde bir yazı geldi neymiş diye merak ettim soruşturdum. Meğer 2002 yılı seçimleri sırasında şimdi olduğu gibi Zonguldak’ta konuşma yaparken vakti geçirmişiz. Yani kanun izin verdiği saati geçirmişiz hemen bir tutanak tutmuşlar, meclise demişler ki, Deniz Baykal’da suç işledi kaldırın dokunulmazlığını diye yazmışlar.

     

    Şimdi ben bunu öğrenince meclise başvurdum, dedim ki, benim dokunulmazlığımı kaldırın. Ben gideceğim Zonguldak’ta  savcıya hesap vereceğim. Mahkemede yargılanacağım. Eğer mahkeme derse ki, kardeşim bu önemli bir iş değil, kötü niyette yok. Bu önemli değil beraat ettiriyorum derse Sayın hakime, yargıca teşekkür edeceğim, saygılarımı sunacağım. Ama eğer hakim derse ki, kardeşim bu kanunları siz yaptınız. Kanunda suç. Ben dinlemem sende bu suçu işlemişsin, cezası da şudur diye beni mahkum ederse o cezayı çekmekten şeref duyarım, onur duyarım dedim.

     

    Dedim kaldırın benim dokunulmazlığımı. Dediler ki, hayır kaldıramayız. Size ne benim dokunulmazlığım, kaldırın. Senin dokunulmazlığını kaldırırsak bize yol olur dediler.

     

    Şimdi bunu kaldıracağız. Herkes gidecek mahkemeye hesabını verecek. Kendi dokunulmazlığımı da kaldıracağım. Onu da kaldıracağız. Bende gideceğim hesap vereceğim. Tamam mı?

     

    Şimdi arkadaşlarım sıkıştırıyor, saat 20:00’de Star TV’de bir televizyon programımız var. Çok geniş bir izleyicisi olacak. Ona yetişmem lazım. Doyamıyorum da sizinle de konuşmam lazım.

     

    Şimdi terör konusunun nasıl geliştiğini görüyorsunuz değil mi? Bu hükümetin terör konusundaki gevşek tutumunu biliyorsunuz değil mi? Barzani ağzıyla konuştuğunun farkındasınız değil mi? Teröristlere af çıkardığını biliyorsunuz değil mi? 1 milyar dolar karşılığı  Kuzey Irak’ta terörle mücadele için harekat yapma hakkımızdan vazgeçtiklerini biliyorsunuz değil mi? 2006 18 Nisanın da PKK’nın elebaşısına tahliye kapısını açacak, cezaevine çıkarak Etkin Pişmanlık Yasasının onun içinde uygulanacağına dair kanun teklif ettiklerini biliyorsunuz değil mi? Bunu CHP’nin önlediğini biliyorsunuz değil mi? O Dubai Anlaşmasını da CHP’nin önlediğini biliyorsunuz değil mi? 1 Martta Türkiye’nin Ortadoğu bataklığına sürüklenmesini CHP’nin önlediğini biliyorsunuz değil mi? Bu Başbakan kaldığı sürece terörün Türkiye’de giderek tırmanacağını biliyorsunuz değil mi? Başbakanın terörist başına ‘Sayın ‘dediğini biliyorsunuz değil mi? Şehitlere ‘kelle’ dediğini biliyorsunuz değil mi? Bu vatanın bütünlüğü için Gabar Dağında canını tehlikeye atarak bu vatan için mücadele eden milletimizin o öz evlatlarına ‘askerlik yan gelip yatma yeri değildir’ diye dudak büktüğünü biliyorsunuz değil mi?

     

    O zaman siz her şeyi biliyorsunuz. Bu seçime giderken Barzani Türkiye’de iktidara kim gelsin ister? Talabani kim gelsin ister? Güney Kıbrıs’taki Rumlar kim gelsin ister? Peki Antalya kim gelsin ister? Saflar net değil mi? Herkesin safı belli değil mi?

     

    Başbakanın son zamanlarda çok canının sıkkın olduğunu, ağzını iyice bozduğunu biliyorsunuz değil mi? Türkiye’nin gelmiş geçmiş ağzı en bozuk Başbakanın bu Başbakan olduğunu biliyorsunuz değil mi? Ağzı bozuk bir Başbakan. Yakışıyor mu?

     

    CHP’ye cibilliyetsiz diyor. Yani cibilliyet sözünü sen ağzına nasıl alıyorsun? Sen kimsin CHP’ye cibilliyetsiz demek kim? Sen Hikmet Yar’ın önünde diz çökmüşsün, Yasin El Kadı’ya kefil olmuşsun, arkada hesabını vermediğin yığınla yolsuzluk dosyası var. CHP cibilliyetsizmiş. CHP Müdafai Hukuktan geliyor, Kuvayi Milliyeden geliyor, Mustafa Kemal Atatürk’ten geliyor.

     

    Sevgili hemşehrilerim, biraz daha konuşursak buradan da .bizim hakkımızda bir fezleke tanzim edecekler. Dokunulmazlığı kaldırma talep edecekler. Ederlerse etsinler. Helal olsun Antalya’ya.

     

    Sevgili kardeşlerim, sizlere doyamadım ama şunu bilmenizi istiyorum; önümüzdeki dönem yeni bir dönem olacak. CHP inşallah iktidar olacak. Türkiye’nin bu dönemdeki birikmiş sorunlarını hep beraber çözmeye çalışacağız. O sorunları biliyoruz. İnşallah onları hep beraber çözeceğiz.

     

    Bakın şimdi Antalya’da Antalya’mızın en sancılı bölgesinde toplandık. Bakın bu bölgede çok önemli bir soruna kısaca değinmek istiyorum. Çankaya, Kütükçü, Göçerler, Karabekir, Yavuz Selim, Barış, Fevzi Çakmak, Erenköy, Esentepe, Suişleri ve Çamlıbel, 11 mahallede 1968 yılında tapular verilmişti. Tamam mı?

     

    Şimdi bu mahallede yaşayan vatandaşlarımız perişan. Tapuları ellerinden alınmış durumda. Evleri var, barkları var, yurtları var orada yaşıyorlar ama hukuku AKP ellerinden aldı.

     

    Şimdi inşallah CHP iktidara geliyor. CHP iktidarında bu hemşehrilerimin sorunlarına ben sahip çıkacağım. Antalya’da turizm sektörünün bütün sorunlarını biliyorum. Turizm sektörünün bütün sorunlarına, sıkıntılarına sahip çıkacağız.  Antalya turizminin 12 ay devam etmesini sağlamak üzere turizmde çalışan işçilerden stopaj kesilmesinden vazgeçerek 12 aylık bir turizm sezonunu kolaylaştırmak için üzerimize düşeni yapacağız. Tamam mı?

     

    Sevgili hemşehrilerim, biz CHP’yiz. AKP gibi bizim kılavuza ihtiyacımız yok. Onun kılavuza ihtiyacı var biliyorsunuz. Aslında kılavuzu var biliyorsunuz. Bir fındıkçı var. Hani çöpün altına atmayın, lavabodan aşağıya süpürmeyin diyen bir danışmanı var değil mi? Bir kılavuzu var. Komşu ülkelerden kılavuzu da var. Barzani var. Uzaktan kılavuzları var değil mi? Onun bol kılavuzu var ama ne yapacağını bildiği yok, yüzüne gözüne bulaştırıyor.

     

    Cumhurbaşkanı seçimini 360 milletvekili olduğu halde beceremedi. CHP’nin 360 milletvekili olsaydı cumhurbaşkanı seçimi tamamlanmaz mıydı? 49 milletvekiliyle biz meclis başkanı seçtik. 360 milletvekiliyle cumhurbaşkanı seçemedi.

     

    Irak’taki terörist sayısıyla Türkiye’deki terörist sayısını şaşırıyor. Onun bir kılavuza ihtiyacı var ama çok kılavuzu da var. Ama bir işe yaramıyor. Bizim kılavuza ihtiyacımız yok. Bizim bir tane kılavuzumuz var Gazi Mustafa Kemal Atatürk. Bizim kılavuzumuz bu tamam mı?

     

    Sevgili hemşehrilerim, sizleri çok seviyorum, inşallah güzel günler göreceğiz. Hep beraber motorları maviliklere süreceğiz, Türkiye’yi ayağa kaldıracağız.

     

    Hepinize teşekkür ediyorum, sevgiler, saygılar sunuyorum.

    « Önceki ::

    http://alsahblog.blogcu.com