|
Çağdaş Türk Şiiri Antolojisi – Giriş
Çağdaş Türk şiirine kesin bir başlangıç noktası göstermek gerekir mi? Değişik dünya görüşlerine bağlı eleştirmenler siyasal kaygılarla, kendilerini kuşaklar arasındaki çekişmelere kaptıran eleştirmenler ise bireysel kaygılarla, çağdaş Türk şiirini başlatan şair olarak Haşim'i, Yahya Kemal'i, Nâzım Hikmet'i, ya da Orhan Veli'yi anarlar. Daha gerilere, Nedim'e, Şeyh Galip'e kadar gidenler de çıkar. Üstelik bütün bu görüşlere akla yakın gerekçeler bulunabilir. Çünkü sanatların gelişiminde yer alan en keskin dönemeçler bile tam bir kopukluğu getirmez. Nedim - Yahya Kemal - Nâzım Hikmet - Orhan Veli, hiç benzemeyen yanlarına karşın, şiirlerinin bazı belirleyici özellikleriyle, birbirlerine yol açmış şairlerdir. Çağdaş Türk şiirini hem getiren, hem de içinde süren çizgilerden biridir bu. İkinci bir çizgi de şöyle çizilebilir: Şeyh Galip - Haşim - Necip Fazıl - Fazıl Hüsnü Dağlarca.
"Çağdaş" dediğimiz, "yeni" dediğimiz şiir bu çizgilerin neresinde başlamıştır?
Ayrıca, bu çizgilerin üstünde, sanatlarıyla daha alt düzeyde kalmış olsalar da, önemli atılımları gerçekleştirmiş başka şairler de var: Örnekse Yahya Kemal ile Nâzım Hikmet arasında, aruzdan heceye geçişi sağlayan, ama sonradan — belki de serbest nazmın gördüğü büyük ilgi yüzünden — şiiri bırakıp başka alanlara kayan sanatçılar yer alır.
İlle bir başlangıç noktası aramak gerekirse şöyle bir yöntem uygulanabilir:
Bir şiirin çağdaş kaygılar, çağdaş düşünceler, duygularla yazılıp yazılmadığı, okurken kolaylıkla anlaşılır. Örnekse Rabia Hatun'un şiirleri, çağımızda yazılmış, ama çağdaş olmayan şiirlerdir. Günümüzün insanı o şiirleri Fuzuli'nin, Bâki'nin, Nedim'in şiirlerini sevdiği gibi sever. Çok güzel şiirler olmasalar çağımızda yazılmış olmalarındaki tersliğin ağırlığını belki de taşıyamazlardı.
Şimdi soralım : Nedim'i, Yahya Kemal'i, Nâzım Hikmet'i, Orhan Veli'yi ya da Şeyh Galip'i, Haşim'i, Necip Fazıl'ı, Fazıl Hüsnü Dağlarca'yı okuyunca hangilerinin şiirleri günümüzde, çağdaş kaygılar, çağdaş düşünceler, duygularla yazılmış izlenimi veriyor? Benim görüşüme göre, bu çizgilerden ilkinde Nâzım Hikmet'den, ikincisinde ise Necip Fazıl'dan geriye gidilemez.
Nedim'de, Şeyh Galip'de, Yahya Kemal'de, Haşim'de çağdaş şiirin belli özellikleri, belli oranlarda bulunsa da, "yolu açmış" olmanın ötesine geçtiklerini söylemek kolay değildir; çağdaş şairler oldukları ileri sürülemez. Ne var ki bu durum onların çağdaş Türk şiirinin oluşumundaki etkilerini yok etmiyor. Kendileri "çağdaş" olmasalar da, arkalarından gelenlere çağdaşlaşmaya dönük pek çok şey bıraktıkları yadsınamaz.
Öte yandan şunu da hiçbir zaman unutmamak gerekir: Çağdaş Türk şiiri eskiyi yok sayarak, eskiden gelen her şeyi silerek gelişmedi. Batı'ya yönelip kendi geçmişine sırt çevirmedi. Çok kısa süren dönemlerde eskiye karşı zorlu çıkışlar yapıldığı, eskilerin toptan küçümsendiği oldu. Uygulamadan çok kuramda görüldü bu gibi küçümsemeler. Ama, yalnız yakın dönemlerin değil, edebiyatımızın çok daha eski dönemlerinin de güzel ürünleri, güçlü ustaları çağdaş şiirimizde hep yankılandı. Divan edebiyatından. Halk edebiyatından bazen örtülü, bazen açık olarak büyük oranda yararlanıldı. Kimi şairler çağdaşlıklarından hiçbir şey yitirmeden Divan şiiri tarzında yazmayı bile denediler, eskinin güzelliklerinden nasıl yararlanılabileceği konusunda tartışmalara girdiler, görüşlerini çeşitli uygulamalarla savundular. Çağdaş Türk şiirinin eski edebiyatımızla ilişkiler açısından çok aşırı gittiği bile ileri sürülebilir. Ama şu da bir gerçek: Bu aşırılık, bu eskilerdeki her güzelliği arayıp bulma, bugüne getirme çabası, dünyaya açılma, uygar uluslar arasına girme savaşımı verilen bir dönemde (çok kısa sürede büyük bir hızla pek çok konuda, pek çok şey öğrenilen, onun için de uygar ulusların kültürlerine hayranlıkla bakılan bir dönemde), şiirimizin Batı kopyacılığına düşmemesini, özgün bir şiir olarak çağdaş dünya edebiyatı içinde yerini almasını sağladı. Bugün bir iki şairimizin ulaştığı uluslararası basanlara, Türkçe yaygın bir dil olsaydı ya da yaygın dillere ters düşen bir yapıda olmasaydı çağdaş şairlerimizden belki ondan fazlası ulaşırdı.
1920'lerin ikinci yarısında Serbest nazım akımı başlarken Türk şiiri ne durumdaydı?
Divan şiirinden uzaklaşma; özgürlük, vatan sevgisi gibi kavramları, toplumsal sorunları şiire sokan Namık Kemal; bireyci, aşırı duygusal Servet-i Fünun şairleri; Tevfik Fikret'in ikinci dönemindeki, günün siyasal gelişmelerini izleyen güçlü, çarpıcı şiirleri; herkesin anlayacağı bir dille öğretici şiirler yazan Mehmet Akif; halkçı, memleketçi, aydınlık manzumeleriyle Mehmet Emin Yurdakul; Ahmet Haşim, yani Batı'yı daha bir yakından, anlayarak kavrama; Yahya Kemal'le eski şiir geleneğinin gücüne yeniden yaslanış; Aruz-Hece, Osmanlıca-Türkçe, Kır-Kent çatışmaları; yüzyıllardır aydın gözlerden uzak akıp gitmiş olan Halk şiirinin ortaya çıkışı; Kurtuluş Savaşı'nı yaratan toplumsal gelişmelerin yansıması olan kültür değişiminin ürünü Hececiler; hececiliği manzumecilikten uzaklaştırma yoluna giren Faruk Nafiz Çamlıbel...
Ahmet Kutsi Tecer, Kemalettin Kamu daha işin başındalar. Ahmet Muhip Dıranas, Ziya Osman Saba, Cahit Sıtkı Tarancı ise şair olarak hiç yoklar ortada; yaşlan on beş, on altı...
Bu ortama serbest nazmı getirecek olan Nâzım Hikmet ise, büyük hayranlık duyduğu, ilk şiirlerini gösterip düzelttirdiği edebiyat öğretmeni Yahya Kemal'i gözleyerek şairliğe bağlanan, hececilere katılımıyla da birdenbire parlayan genç bir yetenek. Aruzu, Osmanlıcayı bilmiyor. Onun için de bu gibi tartışmaların bütünüyle dışında. İşgal altındaki bir ülkenin acılarını şiirlerinde büyük bir coşkuyla yansıtan direnişçi bir şair. Kimi şiirlerini Faruk Nafiz, Yusuf Ziya, Orhan Seyfi gibi ünlülere adıyor; karşılığında bu ünlüler de ona şiir adıyorlar. Ödüller alıyor, övgülere boğuluyor. 1921 başlarında. Kurtuluş Savaşına katılmak amacıyla, gene kendisi gibi bir şair olan Vâlâ Nurettin'le birlikte Anadolu'ya geçiyor. Bolu'da öğretmenlikle görevlendiriliyorlar. Bir yandan da Kurtuluş Savaşı'nı destekleyen şiirler yazacaklar.
Bolu'da Türk halkının, köylülerin yaşamını yakından görünce emperyalizme karşı büsbütün bileniyor, ayrıca dinsel yobazlığın yoğun baskısını duyarak büyük bir karamsarlığa kapılıyorlar. Sovyet Devrimi üzerine anlatılanlar, yirmisine yeni girmiş bu iki genç şairi yerinde görmek, öğrenmek özlemiyle, emperyalistlere karşı Anadolu hükümetini destekleyen Sovyetler Birliği'ne çekiyor.
Moskova'ya giderken uğradıkları Batum'da Nâzım Hikmet, "İzvestiya" gazetesinde gördüğü herhalde Mayakovski'nin olan bir şiirin uzunlu kısalı dizelerine, basamaklı istifine ilgi duyuyor. Daha Rusça bilmediği için içeriğini anlayamasa da bu şiirin "çok iyi tanıdığı" Fransız serbest ölçüsünden ya da Türk şiirindeki serbest müstezattan başka bir şey olduğunu seziyor.
Belli kurallar çerçevesinde, belli dizelerde ölçü değiştirmeye izin veren "Müstezat" bir Divan şiiri kalıbıdır. Biri Mef'ûlü mefâîlü mefâîlü feûlün ölçüsüyle uzun, öbürü Mef’ûlü feülûn ölçüsüyle kısa iki dizeden oluşur. Servet-i Fünun şairleri müstezatın kesin kurallarını kırıp aynı şiirin değişik dizelerinde değişik aruz kalıplan kullanmaya başlayınca buna "Serbest Müstezat" denmiştir. Daha sonra hececi şairler de şiirlerinin değişik dizelerinde değişik hece kalıpları kullanarak hecenin serbest müstezatını, yani hece kalıplarıyla yazılan bir tür serbest nazmı denemişlerdir. Ama kimi hececilerin bir yenilik olarak benimsedikleri bu tarz fazla bir yaygınlık gösterememiştir.
Nâzım Hikmet "İzvestiya" gazetesindeki şiiri gördüğünde bir hececi olarak serbest müstezat denemeleri yapmakta değildi. "Çok iyi tanıdığı" Fransız serbest ölçüsü yolunda da herhangi bir çalışması olmamıştı. Moskova'ya giderken geçtikleri açlık bölgelerinde gözlediklerinin etkisiyle yazmaya giriştiği "Açların Gözbebekleri"ni, hece ölçüsüne sokamadığını görünce, "İzvestiya"daki şiirin biçimsel çağrışımlarından güç alarak, basamaklı yazmayı denedi. Ortaya yer yer hece kalıplarıyla kurulmuş olsa da, kurallara uymayan, serbest bir ölçü çıktı.
İçine girdiği yeni dünyanın düşünce, duygu yükü altında, bu serbest ölçüyle yazdığı şiirler birbirini izledi. Rusça öğrenince, devrimci bir ortamda geçmişin bütün değerlerini hiçe sayarak yazan genç Sovyet şairlerini okumaya başladı. Bunlar İtalya'da Marinetti'nin başlattığı Gelecekçilik (Futurizm) akımının etki alanında, geçmişi yadsıyan, her şeyi gelecekte gören devrimci şairlerdi.
Aşağı yukarı yedi yıl sonra, 1929'da, 835 Satır adlı kitap Türk şiirinde bir bomba gibi patladı: "Güneşi İçenlerin Türküsü", "Salkımsöğüt", "Orkestra", "Piyer Loti", "Makinalaşmak", "Açların Gözbebekleri", "Gövdemdeki Kurt", "Bahri Hazer", "Yangın", "Yanardağ", "Sanat Telakkisi", "Korsan Türküsü", "Rodos Heykeli", "Berkley".
Bu şiirlerin sunulduğu ortam Haşim'e, Yahya Kemal'e, Fecr-i Ati'ye, Hececiler'e alışık, şiirde sürekli ama yavaş bir gelişmeyi yaşayan, arayışlar içinde bir ortamdı. Yedi Meşaleciler'e genç yetenekler diye umutla bakılıyor, hecede manzumecilikten uzaklaşılmaya çalışılıyor, Fransız edebiyatının gittikçe daha yakından tanınmasıyla şiirin ölçü ile uyağı aşan yanlarına, içerik sanatlarına yöneliniyordu. Gene de şiir bir incelik işiydi, şiire her düşünce, her duygu, her sözcük giremezdi.
Nâzım Hikmet bu ortama birdenbire yepyeni bir şiirle gelmiş, o güne kadar şiire girmez sayılan konuları, alışılmış kuralları altüst eden bir serbestlikle şiirleştirivermişti.
Böylesine aşırı bir yeniliği yadsımak istemeleri doğal olan, alışkanlıklarına yenik ustalar bile, önlerine konan bu aykırı güzellik karşısında olumsuz bir tavır takınamadılar, mırın kırın etseler de, genel beğeninin baskısı altında, boyun eğmek zorunda kaldılar.
Dönemin ünlü edebiyat adamı Yakup Kadri şöyle diyordu:
"835 Satır Türk şiirindeki, hatta Türk dilindeki inkılâbın ilk satırıdır. (...) O, yalnız Türk şiirinde çığır açmış bir edebiyat inkılâpçısı değil, hiç görmeğe alışık olmadığımız yepyeni bir şair tipidir."
Dönemin en sevilen şairlerinden Ahmet Haşim ise, kendi anlayışına çok uzak olan bu şiiri şöyle değerlendiriyordu:
"Bu vezin bildiğimiz vezinlerden değil, bu lisan şiirin bizde bugüne kadar kullandığı lisana benzemiyor. Nâzım Hikmet Bey, tarzını kendi icat etmedi, bu biçimde şiirler şimdi dünyanın her tarafında yazılıyor. Nâzım Hikmet Bey bu tarzı anlamış, Türkçeleştirmiş, bu iklimin toprağında tutturabilmiş büyük bir yeni şairimizdir. Bu şiirin eskisine nazaran ruçhanı muhakkak. Eskiden şiir bir tek düdükle söylenirdi. Nâzım Hikmet Bey bir tek alet yerine koca bir orkestra takımı vücuda getirmiş. Fakat bu zengin orkestra, yalnız marş nevinden birtakım heyecanlı havalar çalıyor."
Kendisinden önceki sanatçılara karşı yaptığı çıkışlar, aşırı bir yenilik getirmiş olması, Nâzım Hikmet'i, önceleri, Gelecekçilik'ten kaynaklanan Batı'daki akımların etkisinde geçmişi hiçe sayan bir şair gibi gösterdi. Her şeyi yıkarak, Türk şiir geleneğinden kopmak istediği sanıldı. Bağlandığı dünya görüşü de bu sanıyı güçlendiriyordu. Ne var ki, yerel konulardan uzak, uluslarüstü yaklaşımına, insanı soyutlayarak ele alma eğilimine karşın, aynı yıl yayımlanan ikinci kitabı Jokond ile Si-Ya-U’da, Nâzım Hikmet'in, geleneksel şiirimizle bağlarını koparmak istemediği, bir bireşim arama özlemi içinde olduğu açıkça görüldü.
Varan 3; 1+1=1 (1930); Sesini Kaybeden Şehir (1931); Benerci Kendini Niçin Öldürdü; Gece Gelen Telgraf (1932); Turanla Babu'ya Mektuplar (1935) — kitaplar birbiri ardına geldikçe, "yalnız marş nevinden birtakım heyecanlı havalar" çalınmadığı, daha yumuşak, daha alçak sesli şiirlere yönelindiği, bir yandan da, türler arasındaki engellerin zorlandığı izlendi. En önemlisi de, soyut, uluslarüstü kişilerden, somut, yerel kişilere doğru gidilmekte, toplumsalcı içerikte yeri yok sanılan bireysel duygular, insanlara özgü tutkular bu büyük orkestrada gittikçe daha fazla yer almaktaydı.
Simavna Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin Destanı'nda (1936) ise. Nâzım Hikmet özlediği bireşime varmış, Türk şiir geleneğinin, Türkçenin güzelliklerini çeşitli yönleriyle kucaklayan, hem Divan şiirinden, hem Halk şiirinden etkiler alan, çok güçlü bir "yeni" şiire ulaşmıştı.
Çağdaş Türk şiirinin başlangıç yıllarında en önemli, en göze batan değişiklikleri gerçekleştirmiş olan Nâzım Hikmet'in, sekiz yıl süren bu ilk yayın döneminde, bir yandan da kendi şiir anlayışı değişmiş, gelişmişti. 20 Nisan 1937'de "Her Ay" dergisinde çıkan bir soruşturmaya verdiği yanıtta bu gelişmeyi şöyle özetliyordu:
"Ben şiirde realiteyi bütün mürekkepliği, mazi, hal, istikbal unsurlarıyla ve hareket halinde veren bir realizme ulaşmak istiyorum. Fakat, hâlâ ulaşamadım. Birçok yazılarımın realizmi tek taraflıdır. Bundan dolayı da çok defa fazla haykıran bir 'propaganda' edası taşıyorlar. Bu hatamı anladım. Yeni verimlerimde bu hataya bir daha düşmeyeceğim. Cihanı görüş, anlayış bakımından değil, bu cihanı görüş ve anlayışın sanattaki tezahürü bakımından telakkilerim bir hayli değişti."
Nâzım Hikmet'in şiir anlayışında önemli bir değişmenin gelmekte olduğunu Şeyh Bedreddin Destanı zaten '1936'da göstermişti. Belki de bu tedirginlik yüzünden 1937 ürünsüz geçti. 1938'de ise cezaevi yılları başladı. İçerde yazdıkları yayımlanamadığı gibi, eski kitaplarının yeni basımları da yapılamadı. Birkaç yıl içinde Nâzım Hikmet şiiri ortadan silindi. Yapıtları özel kitaplıklarda bile en gizli köşelere saklandı. Yeni şiirleri ise ancak yakınlarının, dostlarının, cezaevi yöneticilerinin çevresinde okundu.
Serbest nazım 1929-1938 arasında yaygın bir akım görünümü kazanmış mıydı?
1920'lerin sonunda bu yola giren birkaç şair görüldüyse de, yaygın bir akımın oluştuğu söylenemez. Nâzım Hikmet'in siyasal eylemleri yüzünden sürekli kovuşturmalara uğraması, öte yandan şiirindeki çok belirgin özelliklerin, kendisini izleyenleri "taklitçi" durumuna düşürmesi, okurlar arasında büyük ilgi görmesine karşın, serbest nazmın yaygınlık kazanamamasına, siyasa ile koşutluk içindeymiş gibi görünmesine neden oldu.
1929'da 24 Saat, 1930'da A-Birinci Forma, Herhangi Bir Şiir Kitabıdır adlı yapıtları yayımlanan İlhami Bekir Tez, Serbest nazım akımında Nâzım Hikmet'in en yakın yol arkadaşıydı. Aynı dünya görüşünü, benzer şiirleştirme yöntemlerini paylaşıyordu. Ama bu arkadaşlık uzun sürmedi. İlkokul öğretmeni olan İlhami Bekir Tez geri çekilmek, şiire de, Nâzım Hikmet'e de uzak durmak zorunda kaldı. Bir ara Halkevi çevrelerinde göründü. Daha sonra ise bu gibi çevrelere de, ilerici dergilere de yaklaşmadan, şiirini kendi dünyasına kapattı. Ortamını buldukça kitapçıklar yayımladı. Az sayıdaki ölçülü uyaklı şiirlerinin dışında, Serbest nazım dönemindeki şiirleştirme yöntemlerinden hiçbir zaman vazgeçmedi.
1+1=1'deki(1930) şiirleriyle Serbest nazım akımı içinde yer alan Nail V. de 1932'deki bir tutuklanma olayının getirdiği bunalımlarla Nâzım Hikmet'den uzaklaştı. Daha sonra bazı dergilerde şiirleri çıktıysa da arkası gelmedi.
Bu şairler yalnız bir şiir anlayışını değil, bir dünya görüşünü de paylaşmışlardı Nâzım Hikmet'le. Oysa aynı dönemde Serbest nazım akımı içinde siyasal eğilimlerini şiirlerine yansıtmayan şairlerde vardı.
1921-1925 yılları arasında Berlin'de tiyatro öğrenimi gören Ercümend Behzad Lav, Batı dünyasındaki yeni şiir akımlarıyla ilgilenmiş, yurda döndükten sonra, Gerçeküstücülük, Gelecekçilik, Dadacılık gibi akımların etkisinde şiirler yayımlamaya başlamıştı. Eski şiire karşı çıkışta serbest nazmı seçmiş olmanın ötesinde. Nâzım Hikmet'le ortak bir yanı yoktu, ondan etkilenmiş de değildi. Serbest nazmı Batı'da görüp özenmiş, yıkıcı yönüne yakınlık duymuş, toplumsal bir eylem için kullanmayı düşünmemişti. Sonradan, 1950'lerde, ortaya çıkan toplumsalcı eğilimleri de o günlerde açık değildi. Gene Serbest nazım anlayışı içinde, ama daha çok biçimsel kaygılarla, seçkin aydınlara dönük bir şiir yazıyordu. İlk kitabı S.O.S. 1931'de. ikincisi Kaos 1934'de yayımlanmış, fazla bir ilgi görmemişti.
Mümtaz Zeki Taşkın'ın, Mustafa Niyazi ile birlikte 1934'de yayımladıkları, Allo Allo adlı Dadacı şiire özenen kitap da bir yankı uyandırmadı.
Serbest nazım akımının Batı'dan esinlenen kolu, genç Sovyet şairlerinden esinlenen, ama kendi şiir geleneğimizden de kopmayan koluna gösterilen ilgiyi görmedi, bir sevgi ortamı yaratamadı.
Kentsoylu yaşamıyla çatışmaya giren, ama bir çıkış yolu bulamayan, altyapıda değiştiremediği şeylerin yansıması olan üstyapıyı değiştirmekle, içindeki karşı koyma, yıkma, isyan etme özlemini doyuran Batılı sanatçıların, kültür alanında yarattıkları yozlaşmalar, şiirimize Ercümend Behzad'la, Mümtaz Zeki'yle gelmişti. Ama bir şeyleri karşıladığı için değil, Batı'da görüldüğü için, bir öykünme sonucu yazılmıştı bu şiirler.
Serbest nazım akımının Nâzım Hikmet öncülüğündeki şairlerinin ise, yadırganan biçim değişiklikleri getirirlerken, aslında, içeriğe daha fazla önem verdikleri bir gerçektir. Serbest nazmı söyleyecekleri şeylere daha yatkın düştüğü için, aradıkları ses tonuna onda ulaşabildikleri için seçmişlerdi. Onların Türk şiirine getirdiklerini, basamak basamak dizeler, değişik uyaklar gibi ilk bakışta görünen yanlarıyla sınırlamak çok yanlış olur. Bu şairler dünyaya başka bir toplum katının görüş açısından bakmak istemişler, sanatı kentsoyluların tekelinden çıkarmaya çabalamışlardır. Ayrıca şiiri inançlarının savunma aracı olarak gören Namık Kemal, Tevfik Fikret gibi şairlerden bir adım daha ileri giderek, sınıflar arası bir kavga aracı olarak kullanmışlardır.
Böylece, 1940 yılı eşiğine, bir yanda yozlaşmakta olan Batı kentsoylu kültürünün etkisinde aşırı biçim deneyleri; öte yanda içerikte yepyeni atılımlar, içeriğin zorlamasıyla ortaya çıkmış değişik biçimler, değişik söyleyişler; 28 yıla yargılı bir şair; İkinci Dünya Savaşı'nın tehlikeleri karşısında iyice hoşgörüsüzleşmiş, baskıcı yöneticilerle gelinmiştir.
Bir de bu yenilikçiliğe açık öncü şiirin ötesindeki görünüm var: Yarı aydınların Nâzım Hikmet'in yanı sıra, onunla birlikte sevmeyi sürdürdükleri, en büyükler arasındaki yerleri hiç sarsılmayan iki şair, Yahya Kemal ile Ahmet Haşim, gene gönüllerde, gene şiir defterlerinin baş köşelerindedirler. Nâzım Hikmet'e düşünceleri yüzünden yakınlık duymayan, halka yöneliyorum diye şiire kabadayı ağzını sokmasını hoş görmeyenlerin yücelttikleri genç şair ise Necip Fazıl Kısakürek'dir. Heceyle yazan, heceyi manzumecilikten uzaklaştırmakta bir adım daha ileri giden bu özgün sanatçı, ölçü ile uyağın şiirleştiriciliğine yenik düşmeden, şiirselliği içerikte aramış, Halk şiirimizin incelikleriyle Fransız şiirinin yetkinliğini birleştiren söyleyişlere ulaşmıştır. Nâzım Hikmet'in dışa dönük, maddeci, toplumsal şiirine karşı, Necip Fazıl içe dönük, maneviyatçı, bireysel bir şiirin başarılı örneklerini vermiştir. Daha sonraki yıllarda İslamcılık yolunda gittikçe gizemselleşecek olan bu şiir, 1940 öncesi ürünleriyle, Türk şiirinde daha az gürültüyle olsa da hep süren bir çizginin (Şeyh Galip'den Dağlarca'ya gelen çizginin) önemli bir halkasıydı.
Fransız şiirinin Verlaine, Rimbaud, Baudelaire gibi büyük ustalarını, Necip Fazıl şiirini tanıyarak yazmaya başlayan daha gençlerin, 1909-1910 doğumluların arasından Serbest nazım akımından hiç etkilenmeyen şairler çıkmıştır: Ahmet Muhip Dıranas, Cahit Sıtkı Tarancı, Ziya Osman Saba gibi. Bu şairlerin özelliği hece kalıplarını kullanırken, şiiri ölçü ile uyağa yaslanarak yakalamaktan, manzumecilikten bütünüyle sıyrılıp içerik sanatlarına yönelmiş olmalarıdır. Bu kılı kırk yaran biçimciler, aslında şiiri hep içerikte aramışlardır.
Nâzım Hikmet'in büyük bir ilgiyle karşılandığı, övgülere boğulduğu bir dönemde işe yeni başlayan yetenekli gençlerin Serbest nazım akımından etkilenmemeleri, Fransız şiirine, Necip Fazıl'a daha yakın durmaları, üstünde düşünülmesi gereken bir olgudur. Türk şiiri Serbest nazım akımını tanımış, bu yolda çok güçlü, etkili, başarısını dostuna düşmanına kabul ettiren bir şair yetiştirmiş, ama yolunu değiştirmemişti.
Aslında Ahmet Haşim, Yahya Kemal, Faruk Nafiz, Anadolucu bir şiiri manzumeciliğin tatsızlığından iyice kurtulmuş bir anlayışla geliştiren Kemalettin Kamu, Ahmet Kutsi Tecer, hecede Yahya Kemal'in söyleyişini arayan Ahmet Hamdi Tanpınar, Fransız şiirinden güç alan ustalığında yabancı kokusu hiç sezilmeyen Necip Fazıl da yenilikçi şairlerdir. Ayrım şurada: Bu yenilikçilik bir gelişme niteliğindedir, her şeyi yıkıp yeniden kurmak gibi devrimci bir yönü yoktur; şiire siyasal bir görev yüklemekten ise bütünüyle uzak durmaktadır.
Sabri Esat Siyavuşgil, Cevdet Kudret, Vasfi Mahir Kocatürk, Yaşar Nabi Nayır gibi Yedi Meşale'ci genç yetenekleri umutsuzluğa düşürerek şiirden uzaklaştıran Serbest nazım akımının, Ahmet Muhip Dıranas, Cahit Sıtkı Tarancı, Ziya Osman Saba ile, görece daha tutucu olan evrimci çizginin yeniden filizlenip gelişmesine engel olamadığı bir gerçektir.
Bu arada Mustafa Seyit Sutüven gibi hem aruzu, hem heceyi, hem de serbest nazmı deneyen, belki de o yüzden ulaşabilecekleri düzeyin altında kalan, kararsızlıklarına kurban giden şairler de olmuştur. Nâzım Hikmet'in siyasa alanındaki eylemlerinin yarattığı hava öyleydi ki, serbest nazımla hece arasında bir seçim yapanlar siyasal bir seçim de yapmış gibi görünüyorlardı. Hele 1938'de Nâzım Hikmet cezaevine sokulup şiiri ortadan kaldırılınca, serbest nazmın çağrışımlarından daha bir korkulur oldu. Uzun süre serbest nazma yalnızca sol eğilimli gençler yakınlık gösterdi.
Nâzım Hikmet'in arkasında kalan boşluğu doldurmaya aday genç şairlerin en yeteneklisi olarak Hasan İzzettin Dinamo'nun adı anılıyordu. Yeniden ağırlığını duyurmaya başlayan "eski" şiire karşı ilerici genç sanatçılar çeşitli çıkışlar yapmakta, bildirgeler yayımlamaktaydılar.
Bu arada Gavsi Halid Ozansoy'un "İstiklal" gazetesinde çıkan "Tasfiye Lazım" başlıklı yazısı basında büyük gürültüler kopmasına neden oldu.
Yazının sonu şöyleydi:
"Meydan maalesef üç renkli kapak basabilen mecmua sahipleriyle; şöhret simsarlarının işgalindedir.
"Bu iki hududun içersinde bunalan kari bir üçüncü hudut daha olduğunu, nereden bilsin?.
"Hikâyede bir Said Faik'in, nesirde bir Cavit Yamaç'ın, resimde bir Abidin Dino'nun, şiirde bir Melih Cevdet, İlhami Bekir, Cahid Saffet, İlhan Berk'in mevcudiyetini kimden öğrensin?
"Türk sanatında programlı, kültürlü ve malzemeli bir 'nesil' yetiştiğini, duvar afişleri yapıp, sokaklara mı asalım?
"Hayır. Bir çare var: Tasfiye. Sanat ve zevk ölçülerimiz tasfiyeye muhtaç."
Bu yazıyla patlak veren tartışmalar işin bir eski kuşak-yeni kuşak kavgası olmadığı, güne ayak uyduramayan sanatçıların tasfiye edilmek istendiği gerçeğini ortaya çıkardı.
"Servetifünun-Uyanış" dergisinin 25 Ocak 1940 tarihli sayısındaki "Eski Nesle Açık Mektup" adlı yazıda şu sözler yer alıyordu:
"Sanat eserinde sosyal bir mesele aramak endişesi; dar ve ölü şekil kalıplarına karşı hür bir isyan; köydeki, kasabadaki ve büyük şehirlerdeki sosyal kaynaşmanın sanat eserine aksetmesi keyfiyeti, ancak bizim seleflerimizde doğdu ve meyvalarını verdi.
"Biz sanat eserinin sonuna kadar bir anane düşmanlığı, sonuna kadar bir millet sevgisi ve gene sonuna kadar insanlık değeri taşımasını istiyoruz. Geçen nesil ise umumiyetle, özlüye değil sahteye, mahallî renge (değil), kozmopolit havaya, kitleye yakın esere değil, kitleden uzak esere ehemmiyet verdi.
"Ve gene ekseriya, insanı cemiyet hayatından çekip uzaklaştıran fildişi kule güzelliklerini alkışladı."
1940 yılında yazılan bu yazıda "sonuna kadar bir anane düşmanlığı”ndan söz edilmesi, kimi genç kuşak sanatçılarının, 1936 yılında yayımlanmış olan Şeyh Bedreddin Destanı'nda Nâzım Hikmet'in çağdaş şiir ile geleneksel şiir arasında kurmaya çaba gösterdiği bireşimin ayrımına varmadıklarını açıkça gösteriyor. Anlaşıldığına göre. Serbest nazımla başlayan atılımcı yenileşme özlemi, eskinin yeniden üste çıkar görünmesi üzerine, sol eğilimli .gençlerden tepkiler gelmesine yol açmıştı, ama ortada ne yapacağını bilen, örgütlü, güçlü bir topluluk yoktu.
8 Şubat 1940 tarihli "Servetifünun-Uyanış" dergisinde çıkan "Eski-Yeni Kavgası" başlıklı yazısında Suad Derviş şöyle diyordu:
"Evet genç kalemler arasında öyle büyük tezadlar göze çarpmaktadır ki, bu tezadların hiç bir dâvada — hele edebiyat dâvası gibi doğrudan doğruya bir fikir, bir kanaat, bir dünya görüşü, bir dünya anlayışı ifade eden bir dâvada, müşterek ve müttehid cephe olmalarına, müşterek mücadele edip, müşterek zafer kazanmalarına imkân yoktur."
Bu tartışmalar olurken. Serbest nazmın Türk şiirine getirdiği yenilikleri siyasal ağırlığından soyutlamadan benimseyip sürdürme eğilimleri yüreklendirilmek istenirken, 1937'den beri "Varlık" dergisinde ölçü uyak dinlemeyen, eskiye bütünüyle karşı çıkan, bu arada serbest nazmın siyasa ile bağını da koparan yeni bir şiir anlayışının ilk örnekleri yayımlanmaktaydı.
Orhan Veli, Oktay Rifat, Melih Cevdet üçlüsünün yazdığı bu şiirler birkaç yıl içinde edebiyat dünyasının sınırlarını aşan bir ilgiyle karşılandı.
Orhan Veli'nin 1941 yılında yayımladığı Garip adlı kitabının alt başlığı şöyleydi: "Şiir hakkında düşünceler ve Melih Cevdet, Oktay Rifat, Orhan Veli'den seçilmiş şiirler." Böylece, başa konmuş olan bildirge niteliğindeki yazının sorumluluğu Orhan Veli'ye bırakılıyordu. Anlaşılan Melih Cevdet ile Oktay Rifat "Garip" başlıklı bu yazıda savunulan düşünceleri bütünüyle benimsememişlerdi. Ama kitaba alınan şiirler arasındaki benzerlik ortak bir anlayıştan yola çıkıldığını açıkça gösterecek kadar büyüktü.
"Garip" başlıklı yazının bir yerinde şu sözler yer alıyordu:
"Bugüne kadar burjuvazinin malı olmaktan, yüksek sanayi devrinin başlamasından evvel de dinin ve feodal zümrenin köleliğini yapmaktan başka hiç bir işe yaramamış olan şiirde bu değişmeyen taraf; ‘müreffeh sınıfların zevkine hitap etmiş olmak’ şeklinde tecelli ediyor. Müreffeh sınıfları yaşamak için öyle çalışmaya ihtiyacı olmayan insanlar teşkil ederler ve o insanlar geçmiş devirlerin hâkimidirler. O sınıfı temsil etmiş olan şiir lâyık olduğundan daha büyük bir mükemmeliyete erişmiştir. Fakat yeni şiirin istinat edeceği zevk artık akalliyeti teşkil eden o sınıfın zevki değildir. Bugünkü dünyayı dolduran insanlar yaşamak hakkını mütemadi bir didişmenin sonunda bulmaktadırlar. Herşey gibi şiir de onların hakkıdır ve onların zevkine hitap edecektir. Bu, mevzuubahis kitlenin istediklerini eski edebiyatların aletleriyle anlatmaya çalışmak demek de değildir. Mesele bir sınıfın ihtiyaçlarının müdafaasını yapmak olmayıp sadece zevkini aramak, bulmak ve sanata hâkim kılmaktır. "Yeni bir zevke ancak yeni yollarla ve yeni vasıtalarla varılır. Bir takım ideolojilerin söylediklerini bilinen kalıplar içine sıkıştırmakta hiçbir yeni ve san'atkârane hamle yoktur. Yapıyı temelinden değiştirmelidir. Biz senelerden beri zevkimize ve irademize hükmetmiş, onları tayin etmiş, onlara şekil vermiş edebiyatların sıkıcı ve bunaltıcı tesirinden kurtulabilmek için, o edebiyatların bize öğretmiş olduğu herşeyi atmak mecburiyetindeyiz."
Görüldüğü gibi. Garip şiiri yalnızca Ahmet Haşim, Yahya Kemal, Necip Fazıl gibi şairlere değil. Nâzım Hikmet gibi şairlere de karşı çıkmaktaydı.
Garip şiirinin Serbest nazmın Nâzım Hikmet koluna uzaklığı çok açıktır. Şeyh Bedreddin Destanı'ndaki bireşim, çağdaş şiirle Divan şiiri, Halk şiiri arasında kurulan bağlar, "Yağmur Çiseliyor" bölümündeki söyleyiş, Garip'çiler için bir çıkış noktası olmamış, bu şiir her şeye yeniden başlamayı seçmiştir.
Orhan Veli'ye göre Garip'le "şiirdeki bütün hudutlar" aşılmıştır. Ölçü, uyak, imge, ses. müzik, hiçbir şey sınırlayamaz artık şiiri.
Bu eskiye toptan sırt çevirme, öz şiir yolunda bütün sınırları aşma özlemi, bir yere kadar, Batı'nın Gerçeküstücü, Gelenekçi, Dadacı şairlerini çağrıştırıyorsa da "Garip" başlıklı bildirgede şöyle deniyordu:
"Surrealisme'le, burada bahsettiğim iştirakler haricinde hiçbir alâkamız olmadığı gibi herhangi bir edebi mekteple de bağlılığımız mevcut değildir."
Böylece Serbest nazmın Ercümend Behzad koluna da bir yakınlık duyulmadığı açıkça belirtilmiş oluyordu.
Siyasal yönden sakıncalı olmayan, alaya alınması, fıkralara sokulması kolay, üstelik de okurların şaşırtılma özlemlerini büyük oranda karşılayan Garip şiiri gazetelerde günün konusu haline geldi. Orhan Veli ince alaycılığı, gırgır reklamcılığıyla işin üstüne üstüne gitti. Oynadı gazetecilerle...
Gazetelerin köşe yazarları, karikatürcüler bu tatlı konuyu iyice benimseyince, birkaç yıl içinde Garip şiiri bir akım niteliği kazanarak büyük yaygınlığa ulaştı. Şairliğe heves eden gençler şaşırtıcılığı öne alan, çocuksu söyleyişlere yaslanan şiirler yazmaya koyuldular.
Garip akımını başlatan Orhan Veli, Oktay Rifat, Melih Cevdet ise emekçi sınıfının beğenisini ararken, küçük kentsoyluların alt tabakalarla birleştiği yerlerde dolaştılar. Güzel şiirler yazdılar, şiir alanında pek çok şeyi değiştirdiler, yeni bir "beğeni" getirdiler. Hece şiirinin, tutucu şiirin geri çekilmesini, sürdürülemez görünmesini sağladılar. Hecenin genç ustalarını, Cahit Sıtkı Tarancı'yı, Ziya Osman Saba'yı bile — heceden bütünüyle koparamasalar da — yanlarına çektiler.
Toplumsal kaygılar taşımayan bir şiirin böylesine yaygınlık kazanması, gene aşağı yukarı aynı yıllarda şiir yazmaya başlayan toplumsalcı şairleri. Serbest nazmın Nâzım Hikmet'te beliren özelliklerini, çeşitli yönlerine ağırlık vererek sürdüren, siyasal eylemlere katılan, kovuşturmalara uğrayan, sürekli baskı altında tutulan şairleri, büyük oranda tedirgin etti. Yazdıklarını yayımlama olanakları bile kısıtlı olan bu şairler Garip akımını gerici bir akım olarak nitelediler. Hasan İzzettin Dinamo, Rıfat Ilgaz, Cahit Irgat, Niyazi Akıncıoğlu, A.Kadir, Fethi Giray, Suat Taşer, Ömer Faruk Toprak, Enver Gökçe, Mehmed Kemal, Arif Damar siyasal düşüncelerinin belirlediği şiir anlayışlarına uymadığı için. Garip akımının dışında kalmaya özen gösterdiler.
Ne var ki, yazdıklarını yayımlayamayan, okurlarıyla sürekli bir ilişkiye giremeyen bu sanatçılar, siyasal baskıların olumsuz etkileri altında ezildiler, hep arkada kaldılar. Kimi yazarlığın başka alanlarına kaydı, kimi b
13/12/2007 · Kategori: Soylesi
Serbest bırakırsanız türbansız öğrenci kalmaz
AKP türbanı serbest bırakırsa iki yıl içinde hiçbir üniversitede başı açık kız göremezsiniz. Ama örtünmenin artması AKP'ye yaramayacak. Çünkü istismar konusunda sizden ileride olanlar hep çıkar
Türban takanların sayısı artıyor. Ben, yakın zamana kadar bu ülkede örtünmenin azaldığını düşünüyordum. Türbanın artmasıyla Türkiye'de hem demokrasi hem yaşam biçimi çok zorlanacak
Dört yıldır basından 'tarımın battığını!' duyduk. 'Sübvansiyon yok, köylü perişan' dendi. Peki ne oldu? Tarımın oyu AKP'ye gitti. Meğer AKP iki misli sübvansiyon vermiş köylüye
10/09/2007 (9739 kişi okudu)
NEŞE DÜZEL (E-mektup | Arşivi)
NEDEN? Tarhan Erdem 22 Temmuz seçimlerinin sonuçlarını bir tek Tarhan Erdem'in araştırma şirketi tam olarak bildi. Erdem'in araştırması Radikal'de yayınlandığında, birçok gazeteci sonuçlara inanmadı. Hatta Erdem'e hakaretler yağdıranlar oldu. Ve Tarhan Erdem, seçimlerden sonra yeni bir araştırma daha yaptı. Bu kez AKP'nin oyu daha da artmış olarak çıktı. Burada önemli olan, bu son araştırmada ortaya çıkan sonuçların biraz sessizlikle karşılanması. Bugün Türk medyasını takip eden ya da ordunun tepkilerine bakan hiç kimse, bu ülkede bugün oyları yüzde 54'e varan bir siyasi partinin varlığını düşünemez bile. Neden ülkenin nabzını tutması gereken medya olan biteni görmekte zorlanıyor? Ordu, AKP'nin oylarının bu kadar istikrarlı artmasının sebeplerini niye fark edemiyor? Türkiye'in gerçeğini en sağlıklı biçimde ölçebilen Tarhan Erdem'e son gelişmeleri, medyayı, orduyu, AKP'yi ve türbanı sorduk. Erdem önemli açıklamalar yaptı.
Sizin seçimlerden sonra yaptığınız son kamuoyu araştırmasında AKP'nin oyunun yeniden arttığı ve yüzde 50'yi geçtiği görülüyor. Evet, yüzde 54. Gerginlik her arttığında AKP'nin oyu da artıyormuş gibi görünüyor. Gerçekten de gerginlik ile AKP oyları arasında bir bağ mı var? Bunun gerginlikle alakası yok. Muhalefetle alakası var. AK Partisi'nin oyunu daha çok Demokrat Parti ve Saadet Partisi gibi küçük partiler artırdı. Biraz Genç Parti de dahil olmak üzere, son yaptığımız araştırmada bunların oyu AK Partisi'ne kaydı. Yani Genelkurmay Başkanlığı'yla siyasi iktidar arasında yaşanan gerginliğin seçmen tercihi üzerinde bir etkisi şimdi de yok, 22 Temmuz seçiminde de yoktu. Bunu niye söylüyorum? Niye söylüyorsunuz? Çünkü böyle olduğuna dair elimizde objektif bir bulgu var. Bakın.. Biz tam bir yıl sene önce eylül ayında bir araştırma yaptık. Ardından 2007'nin şubatında bir başka araştırma daha yaptık. Sonra seçim dönemi başlayınca, 18 Mayıs'ta bir araştırma yaptık ve seçimlere kadar da birer hafta arayla bu araştırmalarımızı sürdürdük. Geçen sene eylülde AK Partisi'nin oyu yüzde 45-46 çıkmıştı. Sadece AK Partisi'nin oyu 18 Mayıs araştırmasında yüzde 54'e çıktı. 18 Mayıs öncesinde Türkiye'de ne oldu? 27 Nisan muhtırası verilmedi mi? Evet. AK Partisi'nin oyu sadece bir kez yüzde 54'e çıktı. O da 27 Nisan bildirisinden sonra. Ama hemen sonra yine yüzde 49'a indi. Yani, 18 Mayıs hariç seçimlere kadar yaptığımız diğer sekiz araştırmada AK Partisi'nin oyu yüzde 46 ile 50 arasında gezindi. Bu oyların yüzde 78'i, AK Partisi'ne ekonomik nedenlerle verildi. Ekonomik nedenin içinde istikrar talebi var mı? Var gayet tabii. İstikrar talebinin içinde gerginliğe karşı olmak, gerginlik istememek yok mudur? Vardır. İstikrar talebi, insanların oy tercihinde önemli rol oynuyor. Tabii şu da var. Biz yeni araştırmamızda, vatandaşlara, cumhurbaşkanlığı sürecinde yaşananların, 22 Temmuz seçimlerinde oylarını etkileyip etkilemediğini sorduk. Önce, 'Cumhurbaşkanlığı seçim sürecinde yaşananlar sizin oyunuzu etkiledi mi' diye sorduk. Sadece yüzde 30 etkilendiğini söyledi. 'Etkilenmedim' diyenlerin oranı yüzde 70 çıktı. Ama ardından şunu da sorduk. 'Cumhurbaşkanlığı sürecinde yaşananlardan başkası etkilenmiş midir' dedik. 'Evet, başkası etkilenmiştir' diye düşünenlerin oranı yüzde 60'ın üzerinde çıktı. İnsanlar, etkilenmeyi bir zayıflık işareti olarak mı görüyorlar? Gerçeği kendi adlarına değil de başkaları üzerinden mi söylüyorlar? Etkilenmeyi zayıflık olarak alıyorlar. Ama gene de benim kanaatim, cumhurbaşkanlığı sürecindeki olaylar yaşanmasaydı, AK Partisi'nin oyları ancak yüzde 2-3 azalabilirdi veya artabilirdi. İnsanların AK Partisi'ne meyletmesinin nedeni ekonomiktir. Bu, para meselesidir, istikrar beklentisidir. Halk zaten bu yüzden AK Partisi'ni tek başına iktidar yaptı. Muhalefete gelirsek... Halk, CHP ile Genelkurmay arasında bir bağ görüyor mu? Ayniyet, beraberlik, aynı şeyi söylüyor olmalarını görüyor. Gerginlik, demokratik hayatta olmaması gereken bir şeydir ve halkın bunu görmediğini düşünemezsiniz. Halk Partisi hem meşru siyasi hayatın içinde yer alıyor, hem de askerle siyaset yapmaya çalışıyor. Böyle bir şey olabilir mi? Kabul edilebilir mi? Ayrıca CHP gerçekten çağdaşlığı temsil ediyor mu, laikliği koruyor mu meselesi de çok önemli. Bence CHP çağdaşlığı temsil etmiyor. Laikliği de söz olarak koruyor. Çünkü laikliği gerçekten korumak, bu meseleyi seçim platformunun dışına çıkarmakla başlar. Aksi takdirde laikliğin olmayabileceğini varsaymış oluyorsunuz. Bir siyasi partinin seçim döneminde, 'Laiklik tehlike altında ya da Türkiye bölünecek' diye politika yapması yanlış. Türkiye, CHP'nin ve MHP'nin söylediği gibi laiklik ve bölünme tehlikeleriyle karşı karşıya değil. Ama sizin birkaç hafta önce yaptığınız araştırmanızda 'Şeriat tehlikesi var' diyenlerin oranı yüzde 14.6, 'İhtimal var' diyenlerin oranı da yüzde 14.8 çıktı. Bu ülkede yüzde 30 şeriat tehlikesinin olduğunu düşünüyor. Çok yüksek bir oran değil mi bu? Onlar, CHP'nin ve MHP'nin politikalarının sonucunda ortaya çıkıyor. Olamayacak bir şeyi olabilecekmiş gibi göstermelerine isyan ediyorum. Türkiye'nin laiklikten vazgeçmesi mümkün değil. Türkiye'nin bölünmesi de söz konusu değil. Ben siyasetle iyi kötü uğraşmış bir adamım. Ordu, türban meselesini çok önemsiyor. Siz bu konuda da araştırma yaptınız. Halk, türban konusunda ne düşünüyor peki? Önemli çoğunluk türbanı önemsemiyor. Ama türban tek bir sualle anlaşılacak bir husus değildir. Zira türbanın siyasi simge olup olmadığı meselesi henüz tam yanıtını bulmadı. Bence türban çok önemli bir çoğunluk için siyasi bir kimliktir. Türban takanların yarıdan fazlası bence onu siyasi simge olarak takıyor. Böyle sanıyorum. Geri kalanı dini, sosyal baskı, gelenekler gibi nedenlerle takıyor. Peki halk türbanın siyasi simge olmasını önemsemiyor mu? Önemsemiyor. Son araştırmada, 'Cumhurbaşkanı adaylarından birinin eşinin türban takması sizin oyunuzu etkiler mi' diye sorduk. Yüzde 60'lar düzeyinde, 'Beni etkilemez' dedi. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün eşinin türbanlı olmasını önemli bir çoğunluk önemsemiyor. Ama ben başbakan olsam, türban konusunda sorumluluk almam. Türban meselesine dokunmam, bu meseleyi çözmem. Niye? Üniversitelerde bütün kız öğrencilerin türbanlı olmasının Türk toplum yaşamında hiç mi bir sonucu olmaz sizce? Herkes türban takarsa Türkiye'de toplumsal hayat hiç mi değişmez? Bu ülkede Türkçe ezan 1932'de başladı. Aradan yıllar geçti, 1950'de Demokrat Parti iktidara geldi. Sanki Türkiye'nin tek meselesi Arapça ezanmış gibi, 12 Haziran 1950'de kanunda bir ibare değişti ve ertesi sabahtan itibaren bütün camilerde Arapça ezan okundu. AKP üniversitelerde türbanı serbest bırakırsa bütün kız öğrenciler sizce türban mı takacak? Tabii. İki sene içinde, hiçbir üniversitede başı açık kız göremezsiniz. Çünkü toplumsal baskı yaratılır. Çok kısa bir zaman sonra da insanlar başörtüsü takmamazlık, üniversiteye başörtüsüz gidememezlik edemezler. Riskleri olan bir meseleyi konuşuyoruz burada. Laiklik risk altında. Ama ben o riskin sonuca ulaşacağını, gerçekleşeceğini varsaymıyorum, varsaymak istemiyorum. Laikliği demokratik mücadeleyle koruyabileceğimize ben hâlâ inanlardan biriyim. AKP üniversitede türban serbestliği getirebilir mi peki? Getirebilir. Anayasayı tek başına değiştirme gücü var. 330 oyu var. 367'yi aramak Sezer zamanındaydı. Şimdi Gül, 330 oyla referanduma sunabilecek. Referanduma sunulduğunda da üniversitede türban kabul edilir. Ama ben demokratik kurumların, bireylerin ve sivil toplum örgütlerinin mücadelesi sonucunda, AK Partisi'nin bu değişikliği yapamayacağını düşünüyorum. Türban, Türkiye'nin önemli olgularından biri. Bunu siyasi hayatta tartışmanın bir faydası yok. Ama hükümetin bu konuda herhangi bir girişimi olduğunda, bunun doğru olmadığına inanan insanlar ayağa kalkmalıdır, karşı çıkmalıdır. Türban gerçekten netameli bir konu. Ben yakın zamana dek ülkede örtünmenin, türban takanların sayısının azaldığını düşünüyordum. Ama şimdi türbanın arttığı izlenimine sahibim. Son zamanlarda duyduklarım hep arttığı yönünde. Türkiye'de demokrasi ve toplumun yaşam biçimi, örtünmenin artmasıyla çok zorlanacak. Niye zorlanacak? Çünkü türban, kişinin hayata bakışını, yaşam biçimini belirleyen en önemli unsurlardan biri. Toplumun yaşam biçimiyle örtünme arasında çok önemli bağlar var. Yalnız şu da var. Örtünmenin artması bugünkü iktidara da yaramayacak. Niye? Çünkü istismar konusunda daima sizden daha ileride olanlar çıkar. Örtünmenin artması Türkiye'de demokrasiye zarar verecek. Çünkü bu, kadının toplumdaki yeri değişiyor demektir. Türbanın çoğalması, kadın erkek eşitsizliğinin arttığını gösterir. Eğer kadın-erkek eşitliği ortadan kalkmışsa, demokrasi çok önemli bir yara almış demektir. Yalnız şu da var. Yaptığımız son araştırmada ilginç bir bulgu var. 'Kızınız veya kız kardeşinizin üniversiteye gidebilmek için türbanını çıkarmasını tasvip eder misiniz' diye sorduk. Yüzde 76.6 'Okulunu bırakmasın. Eğitim için türbanını çıkarsın dedi. Halk türbanı dinin mutlaka yapılması gereken emri olarak da görmüyor. Tanrı emri olarak görmüyor. Sizin yaptığınız kamuoyu araştırmalarının sonuçları beni bir de en çok medya açısından şaşırtıyor. Sizin araştırma sonuçlarınızla medyanın yansıttığı Türkiye arasında büyük fark var. Bugün Türk gazetelerini okuyan hiç kimse AKP'nin oylarının yüzde 54'lere tırmandığını düşünemez. Yüzde 46'yı da düşünemiyordu. Çelişki nereden kaynaklanıyor? Bu sualin muhatabı ben olmamalıyım. Bu, medyayı yönetenlerin problemi olmalı. Bence burada kasıtlı bir yanlışlık yok. Gazeteciler yakın çevrelerinin etkisinde kaldılar. Sizin 22 Temmuz seçimleriyle ilgili yaptığınız araştırmanın sonuçları Radikal'de yayınlandığında, bu rakamlar medyanın büyük kesimi tarafından gerçekdışı olarak değerlendirilmişti. Medya sizin gördüğünüzü görememişti. Medya halktan ve Türkiye'nin gerçeklerinden kopuyor mu? Bazıları siyasal eğilimleri göremedi. Bunun temelinde halka inanmamak var. Bazıları halktan kopuk değil, halkı sevmiyor. Halkın haklı olmadığını, yanlış yaptığını nereden çıkarıyorlar ki? Evinde oturuyorsun, bilgisayarla yazını gönderiyorsun, ondan sonra da halk hakkında şöyledir, böyledir diyorsun. Bakın... Biz bu ülkede dört senedir Ziraat Odaları'ndan, Veterinerler Birliği'nden ve gazetecilerden Türkiye'de tarımın battığını duymadık mı? 'Tarımda sübvansiyon yok. Köylü perişan' denmedi mi? Peki ne oldu? Tarımın oyları AK Partisi'ne gitti. Demek ki halk tarımın batmadığı kanaatinde. Köylü, Ak Partisi'ne oy vererek tarımın batmadığını söyledi. Peki niye tarımın battığı haberleri çıktı medyada? Bu haberler yanlış. 'AK Partisi akılsız mı? Nüfusun yüzde 30-35'ini ihmal eder mi' diye ben o günlerde tarıma baktım. Rakamlarla çıktı ki, AK Partisi hükümeti zamanında tarıma verilmiş paralar ve sübvansiyonlar, gelmiş geçmiş hükümetlerin tarıma verdiği paranın iki, üç katı olmuş. Demek ki yanlış laflar üretiliyor. Medya, olaylara önyargılı mı bakıyor? Önyargılı mı bakıyor bilemiyorum ama yanlış bilgilendiği muhakkak. Burada kasıtlılık değil, basiretsizlik var. Gerekeni yapmıyorlar. Ben seçim sonuçlarını oturduğum yerden tahmin etmedim. Yüzlerce adam çalıştı. Araştırmaların bir tekniği vardır. Medya öyle yapmıyor ki. Onlar gidiyor, iki, üç kahvede, birkaç insanla konuşuyor. Mesela AK Partisi'nin imama, okuması yazması olmayana dayandığı lafı da yanlış. Çünkü bölgelere bakıyoruz. Bu parti Türkiye'nin on iki bölgesinde de üstelik birinci parti olarak var. Mesela Kuzeydoğu ve Ortadoğu Anadolu'da ve Güneydoğu'da bağımsızların oyu yüzde 30'un altında kalırken, AK Partisi yüzde 50'yi geçti. Ege'de de birinci oldu. Bu, AK Partisi toplumun her tarafına yayılmış ve aşağı yukarı eşit dağılmış durumda demektir. Ayrıca toplumun çeşitli kesitlerine bakıldığında da bütün kesimlerde var. AK Partisi, toplumun her tarafında girmiş büyük bir toplum partisidir. Hele bugün oyu en az yüzde 50'dir ve bu da her iki kişiden biri ona oy veriyor demektir. Yerel seçimlere bir buçuk yıl var ama şimdiden seçim süreci başladı bile. AKP, Diyarbakır'ı alacak mı sizce? Hiç kimse 'Alamaz' diyemez. DTP'li Belediye Başkanı Osman Baydemir'in durumu kolay değil. AK Partisi, geçen seçimde Güneydoğu'da DTP çizgisiyle at başı giderken, son seçimde yüzde 51'le bağımsızların iki misli oy aldı. Medya, halkın gerginliğe gösterdiği tepkinin farkında mı? Geçenlerde gene bir araştırma yayınlandı ve orduya güven en üst derecede çıktı. Halk, askere güveniyor ama siyasete girmesini istemiyor. Bunu hepimizin görmesi lazım. Bu halk her konuda sağduyulu ve soğukkanlı. Halkın siyasi kararını etkilemekte ordunun rolü gittikçe azalıyor. Sizin araştırmanızda da bu ortaya çıkıyor. Medya neden halkın tepkisini, orduyu siyasette istemediğini anlayamıyor? Bu medyada yaygın bir yanlışlık. Ama Radikal öyle değil. Sizin seçimden sonra yaptığınız araştırmayla ilgili pek fazla yorum çıkmadı. AKP'nin oylarının yüzde 54'e vardığını söylemeniz üzerine sanki bir sessizlik oldu. Bu sessizliği neye bağlıyorsunuz? Sadece medya değil, pek çok insan ülkede değişimi görmüyor. Türkiye'de sadece ekonomik ilerleme değil, toplumsal ilerleme de var. Demokrasi ilerliyor ve Türkiye dünyaya yakınlaşıyor. Eğer ülkede pek çok şeyin değiştiğini görmezseniz, doğru karar veremezsiniz. Bakın... Toplumdaki bu değişimi günümüz dünyasının projeleriyle yönetebilecek çağdaş bir parti olsaydı Türkiye'de, biz şimdi laiklik gibi risklerin hiçbirini konuşmuyor olurduk. Böyle çağdaş bir parti bulunmadığı için bugün Türkiye'de riskler var. Toplumdaki değişimi AK Partisi'nden başka yönetmeye talip bir parti yok ortalıkta. Ama AK Partisi de çok muhafazakâr bir parti işte... Bizi nasıl günler bekliyor? Eğer bazılarının düşündüğü gibi hükümetin aslında gizli bir gündemi varsa, Türkiye her türlü felaketle karşı karşıya kalabilir. Ben hükümetin gizli gündemi olmadığına inanmak ihtiyacındayım ve inanmaya da hazırım. Ayrıca objektif olarak baktığımda, hükümetin gizli bir gündemi var diyemiyorum. Ama hükümet bu endişeyi, bu şüpheyi ortadan kaldıracak, gizli gündemi olmadığını kanıtlayacak hiçbir şey de yapmıyor.
10/12/2007 · Kategori: Soylesi
''Röportajları'' kategorisinde yayınlandı ve 355 defa okundu
” O kadar yabancı dil merakı aldı yürüdü ki yazarlarımızın cümle yapıları bile çeviri dile uygun bir hal aldı, sağ kulağı sol elle göstermeler mi dersiniz, şiirde anlaşılmaz bir dil..! Sanki şiiri şiir yapan bu?”
”Ben yeraltı ile ilgilenmiyorum ve de okumuyorum o tür şeyleri… Ben, hâlâ Nazımları, Ahmet Arifleri Enver Gökçeleri, Hasan Hüseyinleri okuyorum arkadaş!…”
Selamlar, Ali ŞAHİN… Öncelikle röportaj teklifimi kabul ettiğiniz için teşekkür ederim… Emekli bir edebiyat öğretmeni, Kastamonu âşığı bir eğitimci olduğunuzu ben biliyorum… Okurlarımızın sizi tanıması açısından kısa bir özgeçmiş alabilir miyiz?
Selamlar, sana ve okurlarına… 1952 yılının Şubat ayında Kastamonu’nun Taşköprü ilçesi Yazıhamit köyünde doğmuşum. Köyde ilkokul, ilçede ortaokul; sonra ilçede lise olmadığından girdiğim öğretmenokulu sınavlarını kazanarak Çorum Erkek İlköğretmen okuluna başladım. 1969-70 döneminde mezun oldum. Girdiğim Bursa Eğitim Enstitüsü sınavlarını- aldığım bir ceza yüzünden daha doğrusu- kazanamayınca yine Kastamonu Tosya Gökçeöz köyünde İlkokul öğretmenliğine başladım, 4 yıl sonra Taşköprü Kızılcaören Köyüne atandım. Bu arada Ankara Gazi Eğitim Enstitüsünü bitirerek aynı ilçenin Kız Meslek Lisesinde Türkçe/ Edebiyat öğretmenliğine başladım. Sonra da Milli eğitimin çeşitli kademelerinde yöneticiliklerde bulunarak 2004 yılının Şubat ayında Tokat Pazar İlçe Milli Eğitim Müdürlüğünden 34 yıllık meslek yaşamımı noktalayarak emekliye ayrıldım. Mesleki kısmı böyle… Ana hatlarıyla…

Gerçekten dolu dolu geçmiş ve başarılı bir eğitim yaşantınız var… Genellikle Kastamonu ve çevresinde geçmiş mesleki yaşantınız… Karşılaştığınız zorluklar mutlaka ki vardır… Bunlar nelerdir? …Ve en önemlisi bu yıllar içinde hiç ” Anlaşılmadım! ” dediğiniz noktalar var mı?
Alışamadığım ve bana zor gelen İlkokul öğretmenliği oldu biraz. Çünkü edebiyata merakım yüzünden kendimi hep Eğitim Enstitüsünü kazanıp Türkçe öğretmeni olmaya koşullandırmıştım. Bu merakım izin alamadığımız için yatılı okulda etüt sonrası kaçak olarak izlemeye gittiğim bir konferans nedeniyle 15 günlük okuldan uzaklaştırma cezası yüzünden sekteye uğradı. Sonunda 1975′te Mektupla öğretime başvurarak 1978′de dışardan tamamladım o eğitimi. Politika ve politikacıya alışamadım, tek ayak üzerinde fırıldaklık işim olmadı. Bunun bazı sıkıntılarını çektim kimi zaman. Türkiye’de her 10 yılda bir, bir şeyler olurdu ya hep ben de bir alanda sıkıldıkça yeni bir alana geçtim yaklaşık her 10 yılda bir; 10 yıl ilkokul, 10 yıl lise öğretmenliği, son 10 yıl da çeşitli yöneticilikler benim hayata yeniden daha bir hevesle sarılmamı sağladı. Zorluklara gelince ülkemin içinde bulunduğu sosyo-ekonomik koşullar ve çevrede gördüğüm imkansızlıklar beni de eğitimi de olumsuz etkiledi elbette zaman zaman. Araştırma okuma ilgi ve merakım, tam teşekküllü kitaplıklardan uzak, sosyal etkinliklerden ırakta oluşum beni hep sıkıntıya soktu ama bunu emeklilikte biraz da olsa atlattım. Kendimi sanal ortamda ve çeşitli etkinliklerde sık sık izleyici olarak görmeye başladım.
Evet, anlayabiliyorum… Ben yeğeniniz olarak, ki bu yüzden kendimi çok şanslı hissettim her zaman… Sizi ‘devrimci’ kişiliğiniz ile tanıdım çocukluğumdan bu yana… Sanal ortamda ki çalışmalarınızı da takip ediyorum… Beni blok olayına alıştıran da sizdiniz… Yani okurlarım beni sizin sayenizde tanıdı, ve dört yıldır okuyor, diyeyim (Gülerek)… Blok içerikleriniz dâhi hep Kastamonu, Taşköprü ve çevre köyler üzerine… Kastamonu ve çevresi üzerine yaptığınız bu fedâkar çalışmalar yüzünden iyi ya da kötü tepkiler aldınız mı bugüne dek? Çalışmalarınızı merak eden Paranteziçi Hayatlar okurları için kısaca bir adres de verebilirsiniz…
Tepkiler hep olumlu oldu. olumsuz pek bir şeyle karşılaşmadım desem yalan olmaz ama binde bir de olsa üzücü durum oluyor. Bunların içinde bence en önemlisi, blok alanı veren birkaç yerin hiç habersiz kapanması oldu. Bir arsaya gecekondu kuruyorsunuz, sonra kilit değişiyor, bir de bakıyorsunuz anahtar elinizde kalmış, İkinci olay da Hacker denen o canavarlar, ne isterlerse anlamam mümkün değil benim: Dolu dolu 5-10 tane site- blok heder oldu gitti bu yüzden… Ben, Paranteziçinde ki çalışmalarını birazda alttan alta gurur duyarak izliyorum. Boynuzun kulağı geçtiğine çok ama çok seviniyorum. Kıskançlık duymuyorum; bunda benim de özendirmem var diye. Tek bir sayfamı vermek isterim okurlarınıza, orda herkesin kendine uyacak bir şeyler bulması olanağı var, hem kendi site ve bloknotlarımın olduğu hem de dostların adreslerinin bulunduğu. ”Esintiler” http://alisahin37.sitemynet.com/alsah/ Bunun bir özelliği de benim yaptığım ilk site olması. Geçen yılın Ekim ayında mynetten aldığım bir yazı biraz leyleğin kuşa dönüştürülmesi olayı gibi oldu ama, yazılarımızı toplu durumdan biraz daha dağınık duruma getirdi. Beğeni izleyenlerin. diyorum ben: Ustamın adı Hıdır/ Elinden gelen budur.
Emekli olduktan sonra siz de var olan blok merakı üzerine de birkaç anektod düşerseniz seviniriz… Nasıl başladı, nasıl gelişti, ve şu an ne nokta da?
Emeklilik zor bir zanaat gerçekten… Bunu zaman zaman çeşitli boyutlarıyla yaşayan kişilerde görürüz. Günde 8 saatlik çalışma düzeninden kopunca insan kendini büyük bir boşlukta hissediyor, ben bunu atlatabilmek için bir Bilgisayar aldım, lokallerde sigara dumanı altında kendimi harap edene kadar gazete - dergi okur inceleme - araştırma yapar, 34 yıllık mesleki deneyimimizi dostlarla paylaşırım diye düşündüm ilk anda. Beni zorlayan bilgisayara sıfırdan başlamam oldu. Her şeyi sınama- yanılma yöntemiyle kendi kendime yapmaya çalıştım. 1 yıl içinde arşivim o kadar doldu ki, bunu nasıl paylaşırım diye düşünmeye başladım. Elimde olan bazı malzemeleri benim çeşitli olanaksızlıklarım yüzünden tamamlamam imkansızdı, kilitli sandıklarda durana kadar paylaşayım meraklıları da geliştirsinler istedim. Amacım öğrencilerle de iletişim kurarak bir çeşit öğretmenlikten uzaklaşmamaktı. Bunu da başardım sanıyorum.
Benimle iletişim kuran ilkokuldan mastır öğrencilerine kadar herkese elimden gelen yardımı esirgememeye çalışıyorum. Ama öğrenciler beni üzüyor çoğu zaman. Neden mi? O benim özene bezene yaptığım çeşitli seçkilerin altına yazdıkları yorumlarda kullandıkları Türkçe dışında her şeye benzeyen dil yüzünden. Bir çoğunu bu yüzden onaylamıyorum. Kültür- sanat, edebiyat konularına öteden beri ilgiliyimdir, kendi yaratımım olmasa da önemli gördüğüm çalışmaları bir seçki şeklinde paylaşıyorum, bütünleştiriyorum blok ve sitelerimde. Bunda da Nazım’ın bir dizesi -ki bloklarımın başına da aldım bana mesnet oluyor:"Öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı, yetmişinde bile mesela zeytin dikeceksin" diyor, usta. Ben de Atatürk’ten roman, öykü, şiir, sinema ve çocuk edebiyatına; Köyümden ilçeme, ilime, bölgeme, ülkeme ve dünyaya bir pencere açmaya çalışıyorum.
Bu alanda dostlardan büyük bir destek ve iteklendirme gördüm. Hepsini saymam olanaksız ama bu arada 3 emekli edebiyat öğretmeni abim beni çok heveslendirdiler bu konuda.. Başta Mizah yazarı Esen Yel, Oyhan Hasan Bıldırki ve Nuri Öcal Altanay olmak üzere. Öğrenci, öğretmen herkesten destek gördüm ama hep bir şeyler yapılmasını istiyorlar çeşitli konularda,fakat hepsini benden bekliyorlar.. O da ayrı bir sorun. Konuyu dağıtıyorum bazen. Şu anda aklıma ilginç bir anekdot gelmiyor ama çok ilginç şeyler yaşanıyor elbette…Benim için ilginç olan Rıfat Ilgaz / 2006 Kastamonu Sempozyumu ve ve İzmir’de 6. İzmir Öykü Günleri’nde yüzlerce sanatçı, yazar, şair ve bilim insanı ile karşılaşıp onları izlemekti son iki yılda.
Evet, bu arada yeri gelmişken söylemek istiyorum… Esen YEL ve Oyhan Hasan BILDIRKİ biz, edebiyat meraklısı gençler için her zaman bir yol gösterici olmuştur… Çalışmalarını severek takip ediyoruz… Soruma cevap verirken tam kanayan bir yaraya parmak bastınız: ‘Gençlerin kullandığı ve Türkçe haricinde her şeye benzeyen dil!…’ Bunun sorumlusu ne olabilir sizce? Bu gidişat nereye kadar… Bir sonu var mıdır, yoksa Türkçe’nin sonu mu yakın?!… Gençlere ‘Yeraltı edebiyatı’ adı altında sunulan yeni akımın bunda payı var mıdır? Hani şu sürekli bir karamsarlık, kan, intihar, bunalım, depresyon içeren yeni akım… Tanınan isimlerden Altay ÖKTEM buna ön ayak olan ve tanıdığımız isimlerden birisi meselâ… Edebiyattan çok bir özgürlük merakı… ‘İstediğim gibi ve istediğimi yazarım!’ halleri… Edebiyatı kurallardan soyutlamak ne kadar doğru sizce… Edepli, adaplı ve Türkçe’nin doğru kullanıldığı edebiyatı ‘kısıtlayıcı’ bir etken olarak görmek doğru mudur?
Bunda herkesin ve her şeyin biraz payı var bana göre. Politikacısından tutun da yazar-çizerine kadar bir aşure dil meraklısı doldurdu her yanı, işyeri adlarından tutun da çeşitli yerlerde yazılan yabancı sözcük merakı iyiye alamet değil. Kültür emperyalizmi ulusları yutmaya dilden başlıyor ki kimse kimseyi anlayamayacak… Bu soru biraz zor oldu. uzun uzun yazmak gerek. Bir sinemada yangın çıksa vatandaş ‘Exit ne?!’ diye bakıp kalacak, yangın çıkışını bulamayacak. Bunda msn ve internetteki yazışmaların da payı çok büyük. O kısaltmalar, işaretler.. Bir de ne bileyim sanki ayrı bir yazışma dili gelişiyor, herkes de ben başkalarından geri kalmayayım diye o dilsizlikte yarışıyor birbirleri ile.
Edebiyat yapıtlarında kullanılan dil de ona keza.. O kadar yabancı dil merakı aldı yürüdü ki yazarlarımızın cümle yapıları bile çeviri dile uygun bir hal aldı, sağ kulağı sol elle göstermeler mi dersiniz, şiirde anlaşılmaz bir dil sanki şiiri şiir yapan bu? Ben hala Nazımları, Ahmet Arifleri Enver Gökçeleri, Hasan Hüseyinleri okuyorum arkadaş. Elbette yeni akıma da söyleyeyim birkaç kısa şey… Ben yeraltı ile ilgilenmiyorum ve de okumuyorum o tür şeyleri.. Yapıt sözcüğünü özellikle kullanmadım. Herkes okumazsa sorun çözülür.

Evet… Gelelim sizin için önemli bir yeri olan ve Cide’de gerçekleşen Rıfat ILGAZ Kültür ve Sanat Festivaline… Bloklarınız da, makaleleriniz de, gezi ve gözlem yazılarınız da bu festivale ayrı bir ilgi gösterdiğiniz göze çarpıyor… Festivale yerli halkın ve dışardan gelenlerin gösterdiği ilgi ne düzeyde? Memnun olduğunuz ve sizi rahatsız eden anektodlar nelerdir bu festivalle ilgili?
İlimizdeki festivaller içinde kültür-sanat ağırlığı yönünden Cide’dekinin önemi daha büyük. Bunda Rıfat Ilgaz’ın da anılması ayrı bir önem kazandırıyor. Buna ek olarak adına düzenlenen ödüller, 2006 Mayıs’ında Kastamonu Meslek Yüksek Okulunda yapılan Sempozyum benim için olduğu kadar ilde yaşayanlar için de çok değişik bir şey oldu. Tabii bu tür çalışmalar çok büyük bir katılımcı kitlesi ile yapıldığı için, ili canlandırıyor; bunun yanında yerel halktan katılım ve ilgini az olması böylesine bir konuda okulların öğrencileri için katılımı planlamaması üzüyor insanı. Bir diğer üzüntü de yüze yakın bildirinin sunulduğu sempozyumun -aradan geçen 16 aya karşın- hala kitaplaşamaması… Yerel basının ilgisi güzeldi. Benim için önemli olan bir konu da değerli araştırmacı yazar Rasuh Nuri İleri ile bir öğle yemeği sonrası baş başa benim arabada yaptığımız özel sohbetti. Kameramı açmadığıma pişman oldum ama öylesi daha güzel oldu daha içten daha doğaldı. Bu konudaki dökümanları bir sitede topladım. Çok da beğeni topladı. http://gokirmak37.sitemynet.com/Festval2006/ Hacklenen Rıfat Ilgaz Arşivim yerine konuyla ilgilenenler duyurabileceğimiz Sarı Yazma- Rıfat Ilgaz Arşivi- http://sariyazma.blogcu.com/ bayağı yol aldı sayılır.
Peki, gelelim sizin de yaşadığınız, sevimli bir Kastamonu kasabası olan Taşköprü’ye… Ben de yaz tatillerimi orada geçiriyorum… Bu yıl geldiğimde durum içler acısıydı maalesef… Tam bir tarih turizmi cenneti olabilecekken o, güzelim tarihi evlerin bir bir yok olduğuna, azaldığına, yerlerine hep taş binaların geldiğine şahit oldum… Restore projelerinin gerçekleşmemesinde en büyük etken halkın da vurdum duymazlığı… Sanki o yorgun evlerin sesini kimse duymuyor gibi… Olsa da olmasa da halk için pek bir önem arz etmiyor, gördüğüm kadarıyla… Siz bu konuda neler söylemek istersiniz? Mutlaka ki bizi Taşköprülü hemşehrilerimizden de okuyanlar olacaktır… Belki halkın biraz da olsa bilinçlenmesine vesile oluruz…
Önce kasaba sözünü düzeltelim, ne de olsa bende tam Taşköprülülük var senin gibi Yarı Taşköprü yarı Yozgatlı değilim. Taşköprü Bir ilçe merkezi.. Konuya gelirsek, o konu bana göre daha derin boyutlu bir konu, varlıklı kesim o tür evleri zamanında yıkıp yerlerine apartmanlar, dükkanlar, hanlar hamamlar yaptı o tarihsel doku ile istediği kadar oynadı; Garibanların tek barınağı olan evler kaldı sit alanı kapsamında. Yıksa yıkamaz, yapsa yapamaz, restore edemez. Yapsatçıya verip bir kaç daire bir kaç dükkan alsa alamıyor, eve devlet ve kurumlar sahip çıkmıyor, çıksa da değerini vermiyor, acayip bir durum. Tıpkı Nasrettin Hoca fıkrasındaki gibi: Hani oğlan demiş ya, “baba ben bir hırsız yakaladım”, “al gel oğlum” demiş Hoca. “Gelmiyor baba”.. “Bırak gitsin oğlum”, demiş… “Gitmiyor baba”, demiş… O konuda kimin kimi yakaladığı belli değil… O yapıların sahiplerini durumları da çok zor aslında. Kat kat, koca koca beton yapılar arasında bir kaç garibanın bir kaç tarihi koruma altındaki mal varlığı, tek sermayesi, başını soktuğu evi, o da dökülüyor, nerdeyse başına yıkılacak… Bu da olayın başka bir cepheden görünüşü tabii ki…
Umarım bu konuda gereken adımlar bir an önce yapılır… Ben gerçekten o evler olmadan Taşköprü’yü düşünemiyorum… O evleri gezmek, incelemek, hele ki fotoğraflarını çekebilmek ayrı bir yaşam gibi benim için… Gerçekten eğer böyle çarpık bir düzende giderse o evler kalmayacak ve oraya dışardan bir gezgin / tatilci olarak gelmek içinde bir sebep kalmayacak… Tabii yeğen olarak her zaman bir sebep var ( Gülerek )… Neyse, bu güzel ve sıcak sohbet için çok teşekkür ediyorum, kendim ve okurlarım adına… Sizin gibi memleket sevdalısı, yaşadığı toprakları sahiplenen ve seven edebiyatcı, eğitimcilere her zaman ihtiyacımız var…
Ben de teşekkür ediyorum… Çalışmalarını beğeni içinde izliyorum, hayatta da başarılarının devamını diliyorum…
http://parantezicihayatlar.com/blog/archives/260
10/10/2007 · Kategori: Haber
"Tavizsiz Komünist" Behice Boran'ı Anmak...
Üçüncü Sinemacılar tarafından çekilen Boran belgeseli 11 Ekim'de Tarih ve Toplum Bilimleri Enstitüsü'nde yeniden gösteriliyor.
BİA Haber Merkezi - İstanbul
Üçüncü Sinemacılar tarafından çekilen "Behice Boran: Son Nefesine Kadar", Boran'ın ölümünün 20. yılı dolayısıyla 11 Ekim, 19:00'da Tarih ve Toplum Bilimleri Enstitüsü'nde yeniden gösterilecek.
Türkiye’nin önemli sosyolog ve siyasetçilerinden Behice Boran’ın siyasi yaşamını, ideolojisini ve kişiliğini, röportajlarla anlatan belgesel, arşivlerden alınmış gerçek görüntülerle ve arka planda duyduğumuz Timur Selçuk ezgileriyle sürükleyici bir hava taşıyor.
"Son nefesine kadar" görev başında...
Boran Türkiye’nin değerli sosyologlarından. Birçok önemli çalışmaya imza atmış. Hatta kendi sesinden dinlediğimiz kayıtlara bakılırsa; Cumhuriyet Halk Partisi'nin (CHP) tek parti döneminde izlediği politika tüm fikir hayatını dondurmasaymış, bu çalışmalar şimdiki içeriklerinden çok daha kapsamlı olabilirmiş de...
Doktora yıllarında tanıştığı Marksizm’i inceleyip, hayatına uygulamayı seçen Boran; yayıncı Yusuf Ziya Bahadınlı’nın deyişiyle “tavizsiz bir komünist”. Mantığı, ciddi tavrı ve katı yüzü her zaman ön planda olan Boran’ın, Nevzat Hatko'yla evliliği bile sevgi birlikteliğinden çok yoldaşlıkla bağdaştırılmıştı.
Türkiye İşçi Partisi'nin (TİP), Türkiye Komünist Partisi'yle (TKP) birleştiği ve Türkiye Birleşik Komünist Partisi'nin (TBKP) kuruluşunu bildirdikleri basın toplantısından saatler sonra yaşamını yitiren Boran; Nihat Sargın’ın sözleriyle “son nefesine kadar” görev başında kalmıştı.
Boran'ın ölümü, Türk solunda bir çok spekülasyona yol açarak, "Ölmeseydi bu birleşme tüm komünistlerin birleşmesi yolunda etkili olur muydu" sorusunu akıllarda bıraktı.
Boran: Türkiye'nin ilk kadın parti başkanı
Boran’ın öne çıkan bir diğer kimliğiyse, belki de bunların ötesinde, kadın oluşu.
Boran’ın aile hayatından başlayıp, ölümüne kadar kronolojik olarak ilerleyen belgesel, dönemlendirme konusunda da izleyicilere büyük bir kolaylık sağlıyor. Belgeselde yer alan isimlerden birkaçı: Nihat Sargın, Sadun Aren, Dursun Hatko, Tarık Ziya Ekinci, Umur Coşkun.
Olaylı dönemlerde, olaylı bir hayat yaşayan; sürgünler, hapisler, gözetimlere rağmen doğru bildiğinden hiçbir zaman ayrılmayan Boran'ın, oğlu Dursun’dan anaç tavrını, Muzaffer Şerif’le “zorunlu ayrılığı”ndan da duygusal yönünü hissetmemek imkansız. (EÇ/GG)
Behice Boran: Son Nefesine Kadar, 2006 Yapım-yönetim: Mehmet Demir, Sinan Önelge, Özlem Öz, Emre Özkapı, Kaya Özkaracalar, Barış Özkaya, İlke Temeltaş Süre: 115 dk
Adres: Tarih ve Toplum Bilimleri Enstitüsü İstiklal Cd. Olivyo Geçidi Sk. Rejans Binası Kat:1 Beyoğlu/ İstanbul
"Artık Gitmeli miyim, Solan Çiçekler Gibi..."
Che'nin Bolivya harekatına katılan tek kadındı Tanya. Şiirinde soruyordu "Adım unutulacak mı bir gün" diye. Unutulmadı... Kadın olduğu için özel muameleyi reddetti, Che'yle birlikte devrim yolunda yaşamını verdi.
Artık gitmeli miyim, solan çiçekler gibi? Yeryüzünde benden hiçbir şey kalmayacak Ve adım unutulacak mı bir gün?
Hayatını yaşamak istediği gibi yaşadı ve olmak istediği kişi oldu. Tanya'nın son derece kısa bir hayatının olması üzüntü verici belki ama yeryüzünde geçirdiği süre başarılarla doluydu. Anı olsun diye geride bıraktığı şiirin ilk dizeleri böyleydi...

1967 harekatında bir kadın...
Gerçek ismi Haydee Tamara Bunke Bider olan Tanya, efsanevi solcu isyancıların 1967 harekatına katılan tek kadındı.
Gerilla ordusunun bir üyesi olarak Tanya oldukça soğukkanlıydı. Alışık olmadığı halde gerilla taktiği için gerekli olan uzun yürüyüşlere sessizce katlandı ve kadın olduğu için özel bir muamele görmeyi reddetti, kadınları hala toplumun tamamen kabul gören üyeleri olmaktan alıkoyan engelleri aşabilecek kapasitedeydi.
Kemikleri, Eylül 1998’de Ernesto Che Guevera’nın ve diğer gerillaların cesetlerinin aranması sırasında Bolivya’nın uzak kasabalarından Valle Grande’de bir tabut içinde bulundu.
Ailesinin düşlerini yaşayan bir komünist
Tanya 19 Kasım 1937’de Arjantin’de doğdu, anne ve babası Nazi zulmünden Arjantin’e kaçmış olan Almanlardı. Sonradan Alman Demokratik Cumhuriyeti’nin inşasına katılmak için ülkelerine geri döndüler. Arjantin’e kaçtıktan sonra da yer altı çalışmalarını sürdüren komünist ana-baba, kızlarını burada büyüttüler.
Tanya, 18 yaşındayken Alman Birleşik Sosyalist Partisi’ne kabul edildi. Annesinin anlattığına göre Tanya böyle bir ortamda yetişmişti ve ona göre bir komünist, doğduğu ülkede olmasa bile her nerede olursa olsun bir komünist ve devrimciydi. Kısacası Tanya ailesinin düşlerini yaşıyordu.
İlk gençliğinden itibaren Tanya, Küba’ya karşı derin ve sürekli bir ilgi duydu ve 24 yaşında, Mayıs 1961’de Demokratik Alman Cumhuriyeti’nden Küba’ya geldiğinde çok heyecanlıydı.
Che'yle, Demokratik Almanya Cumhuriyeti’ne yaptığı gezi sırasında tanıştı ve onun birliğine katıldı.
İçten gülümseme, çok iyi bir müzikal ve politik eğitim
Bir komşusuna göre, onunla ilgili en çarpıcı şey gülümsemesiydi; mutlu, samimi, güzel bir gülümseme... Orta boylu ve narindi, derin yeşil gözleri ve arkadan ördüğü sarıya çalan saçları vardı. Zarif bir tavrı ve ahenkli, tatlı bir sesi vardı.
Marie Elena Capote, Granma Enternasyonal’in bir özel sayısında şöyle yazmıştı:
“Neredeyse her zaman bir askeri üniforma giyerdi, bileklerde şişkin duran zeytin yeşili pantolonlar, postallar ve açık mavi ince bir tişört… Zeytin yeşili bir bere, geniş bir alının üzerinden sarkardı. Havana’da gazetecilik dersleri alırken böyle gözüküyordu. Hafif Arjantin aksanlı mükemmel İspanyolca’sı dışında, bir Latin Amerika kadınından çok daha fazla bir Avrupalı kadın imajını yansıtıyordu.”
Arjantin’de doğduğundan İspanyolca’yı akıcı şekilde konuşurdu ve gizli çalışmaları için bir çok kimlik uydurabilirdi. Nitekim, Küba’da Tamara Bunke, Avrupa’da Haydee Bidel Gonzales, Berlin’de Marta Iriarte ve Boliya’da Laura Gutierrez Bauer olarak biliniyordu.
Tanya’nın kendisiyle konuşan herkesi etkisi altına alan özel bir karizması vardı, muhtemelen bu, insanları nezaketle ve dikkatle dinlemesinden ya da gösterişçi veya ukala olmadan sergilediği kültürel zenginliğinden kaynaklanıyordu.
Tanya ailesinden çok iyi bir müzikal ve politik eğitim almıştı ve onun bir çok konudaki görüşleri öğrenci grupları arasında hep baskın çıkardı. Küba Kadın Federasyonu’nda gitar dersleri verirdi, ayrıca Küba’dan Arjantin’den Uruguay’dan Peru’dan ve bütün Latin Amerika’dan halk şarkıları kolleksiyonu yapardı.
Eğer yaşasaydı büyük olasılıkla bu konudaki bulgularıyla ilgili bir kitap yazmış olacaktı.
Başkalarının bir yılda edindiği becerileri o bir ayda edinirdi...
Tanya kısa zamanda Küba Kadın Federasyonu’ndaki en önemli yoldaşlardan biri oldu ve kendisine verilen her görevi yerine getirdi, ufak tefek ya da önemsiz gözüken görevleri bile. Çünkü onun mantığı şöyleydi:
“Küçük işleri yapamayanlar, asla büyük işleri yapamazlar.”
Sık sık yaptıkları tartışmalara rağmen ona istihbarat tekniklerini öğreten Mercy’ye epey bağlanmıştı. Daha sonraları Mercy, Tanya’nın sadece bir ay içinde kendisinin bir yılda edindiği becerileri edindigini söyleyecekti. Mercy, Tanya’nın Latin Amerika devrimine destek için özel göreve seçilmiş olmasından gurur duyuyordu...
Zorlu bir eğitimden sonra Tanya, Bolivya egemen sınıfının ve ordusunun temsilcileriyle ilişkiler geliştirmek ve gerilla cephesi için uygun koşulları yaratma görevini almıştı. 1964 sonunda Bolivya’ya vardı ve orada Laura Guiterrez Bauer ismiyle tanındı.
Tanya ismi Bolivya'da halk tarafından bilinmiyordu. Acaba burada tanındığı Tania Guiterrez ismini, omuz omuza savaştığı ve kendisiyle beraber öldürülen ve gömülen şehit yoldaşı Mario Guiterrez'le bir aşk ilişkisi olduğu için mi seçti? Doğrusu bende de bu yönde somut bir bilgi yok ama insan merak etmekten kendini alıkoyamıyor...
"Pek çok şeyden vazgeçerek devrim yolunda yürüdü"
Tanya, 1966 başında Küba Komünist Partisi’ne kabul edildiğini öğrendi. O andan itibaren, yeni savaşçıların siyasi eğitimi ve mevzilendirilmesi işlerinden sorumlu olarak gerilla güçleriyle doğrudan çalışmaya başladı.
Ve daha sonra, kendisi de Joaquin ismiyle tanınan Commandante Vitalio (Vilo) Acuna liderliğindeki gruba katılarak gerilla ordusunun bir parçası oldu. Binbaşı İnti olarak tanınan ve Che’nin ölümünden sonra Bolivya’daki devrimci mücadelenin lideri olan (ki kendisi de daha sonra Bolivya ordusu tarafından öldürülmüştür) Guido Peredo, "Rojas ve Calderon"un önsözünde onun için şöyle yazmıştı:
“Bir çalışmanın başarılı olabilmesi için kendi kendine edinilmiş içsel disiplin esastır. Eski hayatın tümü artık geçmişe gömülmüştür. Artık yeni ve farklı bir insanın embriyosu ortaya çıkmaya başlar. Bu, daha ve daha fazla fedakarlık yapmayı daha ve daha fazla sevinçle arzulayan insanın embriyosudur. Tanya her gün başkaları için çok önemli olabilecek olan değerleri reddederek bu yolda ilerledi.”
Gerillalar 31 Ağustos 1967’de grup bir köylü tarafından ihbar edilip Vado Del Yeso’nun nehir kıyısında Bolivyalı askerler tarafından pusuya düşürülerek öldürüldüler...
Cenazesi resmi törenle gömüldü
Che’nin kemiklerinin Haziran 1997’de bulunduğu yerden yaklaşık bir kilometre uzakta Gerilla Tanya’nın kemikleri de bulundu. O günlerde annesinin bir fotoğrafı dünyada dolaşıyordu... Nadya Bunke, 31 yıllık bekleyişten sonra kızının cesedinin küllerini sonsuza dek saklayacak olan vazoyu öperken fotoğraflanmıştı.
Daha sonra Nadya Bunke’nin kucaklayıp öptüğü vazo, Küba bayrağına sarılmış olarak Santa Clara’daki Marti Kütüphanesi’ne götürüldü. Nereye gömülmesini istediği sorulduğundaysa annesi hiç tereddüt etmeden Che ve yoldaşlarıyla beraber Küba’ya gömülmesi gerektiğini söyledi.
Nadya Bunke, kızının cenazesinin üstüne hangi bayrağın konulması gerektiği sorulduğunda da "Komünist Partisi’nin bir üyesi olarak uğrunda savaştığı ve öldüğü Küba’nın bayrağı" dedi.
Tanya’nın cenazesi, Küba’nın merkezi kentlerinden Santa Clara’da Aralık 1998’de Guevara ve yenilgiye uğramış diğer And Dağları gerillaları için inşa edilen mozoleye resmi törenle gömüldü.
Devrim hayatının amacıydı...
Tanya hayata çok bağlıydı ama annesinin dediği gibi Latin Amerika’nın devrimci mücadelesinde rol alma görevini her şeyin üstünde tutuyordu. O böyle büyütülmüştü ve böyle bir yaşam istiyordu. Devrim, onun hayatının amacıydı. Bu, onun bütün konuşmalarında, mizacında ve inandığı düşünceler için giriştiği mücadelesinde açıkça kendini ortaya koyuyordu.
Sanırım Tanya, 31 yıl sonra sevgili Küba’sında, Amerika Birleşik Devletleri'nden (ABD) gelen bir yabancının, kendisini hiç tanımayan kalabalık bir uluslararası dinleyici kitlesine bu konuda bir konuşma yaptığını bilseydi çok mutlu olurdu. (GG/NZ)
* Psikolog Alma H. Bond bu konuşmayı, Havana'da 1999'da yapılan Radikal Felsefe ve Sosyoloji Konferansına katıldığında yaptı.
* Metni Sosyalist Barikat sitesindeki Türkçe çevirisinden Gökçe Gündüç derledi.
5/10/2007 · Kategori: Soylesi
‘İNSANLAR GÜVEN KAYBINA UĞRADI’
Kadir İNCESU
Aysim Altay’ın, Bilgisayar Mühendisliği’nden Davranış Bilimleri uzmanlığına giden yolda üçüncü kitabı Madem Öyle Pollyanna Çınar Yayınları tarafından yayımlandı. Aysim Altay ile son kitabı ve kişisel gelişim kitapları üzerine söyleştik...
Pollyanna iyimserliğin -insanımıza göre hayalciliğin- sembolü… Pollyanna’nın kişiliği için ‘ideal’ diyebilir miyiz? Yaşadığımız şartlarda (Sosyal-ekonomik) iyimserlik bize ne kadar yakın?
Pollyanna çocukluk günlerimizden bugüne kadar varlığını sürdüren bir sembol bizler için. Çoğumuz onu aşırı iyimserliğin sembolü olarak gördük. Aptallık derecesinde hatta. Ancak doğrusunu söylemek gerekirse bu “aptallık derecesinde iyimserlik” diye ifade ettiğimiz algı son dönemlerde çok daha fazla keskinleşti. Bunun nedenlerinden birisi de insanların keskin bir güven ve ümit kaybına uğramış olmaları. Oysa en büyük tehlike, gelecekle ilgili, yaşamla ilgili, bir şeylerin iyiye doğru değiştirilebileceği ile ilgili ümidimizi yitirmek, yanlışların içerisinden iyi olanı, doğru alanı görüp, seçebilme kabiliyetimizi kaybetmek. Hayatın sonu değil mi bu?
İlkokulların okuma listelerinden Pollyanna kitaplarının kaldırılacağını duyunca içimde uyanan tepkiler beni bu kitaba taşıyan adımları oluşturdu. Ümitsiz, yitik, mücadele için cesareti olmayan ve olumsuzluk denizinde boğulmuş bir yeni kuşaklar dizisi. Düşünmek bile istemiyorum doğrusu.
Pollyanna iyimser olduğu kadar cesurdu da. Bakmayı bilen gözler için bin tane olumsuzluğun içerisinde yaşamla göbek bağımız gibi olabilecek olumlu yanları bulup bize hayata nasıl bağlanabileceğimizi gösteriyordu.
Dolayısıyla benim bu kitapla söylemeye çalıştığım, gerçeklere sırtımızı çevirmek değil, gerçeklerin varlığını kabul ederek, daha iyiye ulaşmak için cesaret ve bilgi sahibi olmak gerekliliği.
Dayanağı ve bilimselliği olmayan ifadelerle nerede yanlış yaptığımızı anlamaya ve anlatmaya çalışırsak kısır bir döngüye sokarız kendimizi. Oysa aklın ve bilimin yolundan giderek öncelikle kendimizi, ve hemen ardından çevremizi, koşullarımızı tanımalı, yapabilirliklerimizi öncelikle toplumun iyiliği için ortaya koyabilmeliyiz.
Biziz geleceği yaratacak olanlar da bugünü yaratanlar da… O halde her şey bizde gizli.
Aynayı kendimize tutma cesareti göstererek yeni yepyeni ve doğru gelişim yolları açabilmeliyiz.
Kitabın kapağında “Bu bir yaşamınızı yeniden yaratma kitabıdır” diyorsunuz. Okur kitabı bitirdiğinde neler öğrenecek, öğrendiklerini yaşamında nasıl değerlendirecek?
Bir yerden başlamalı değişim ve o yer de doğru bir başlangıç noktası olmalı. En doğru başlangıç noktası da biziz. Bu kitapla kişilerin kendilerini daha iyi ve daha bilimsel bir yoldan tanımalarını amaçladım. Kişiler öncelikle farkında olabilmeliler ki değişebilmeliler.
Bilginin kabulü ancak yaşamın içerisinde olması ile mümkün. Dolayısıyla bilgileri ipuçları şeklinde okurlara sunarken Pollyanna ile yaptığım sohbetler şeklinde ve gerçek yaşam öyküleriyle bezeyerek sunmaya çalıştım. Kişilerin hem aktarılan bilgilerde hem de anlatılan anekdotlar ve öykülerde kendilerini bulmalarını bekliyorum.
İşin doğrusunu söylemek gerekirse bu sadece bir beklenti değil, öyle olacağını kullandığım yöntemlerle biliyorum demeliyim. Farkında olmadan öğrenecekler, okudukları bilinçaltına atılmış tohumlar gibi zihinlerinde yerlerini bulacak ve gerçek yaşam enstantanelerinde benzer olaylarla karşılaştıklarında çağrışımlarla hatırlayacaklar.
Bilgilerin didaktik olarak değil de bu tarz bir sunumla verilmesinin diğer nedeni de bilginin zihnimizde doğru yerini bulabilmesini sağlamak.
“Peki okuyucuya yapacak hiçbir şey kalmayacak mı?” diye bir soru alınıza gelebilir. Elbette var. Hani çalışmayan kasın zayıflaması gibi yaşam gerçeklerimiz içerisine sokulmayan bilgi de zamanla solar ve etkinliğini yitirir. Okuyucudan iki ricam var : Birincisi kitabı okuyup bitirdiklerinde çağrışımlarla zihinlere geldikçe bilgiler lütfen kullansınlar. İkincisi de pek çok ipucu var kitapta sunulan, kimi bir yöntem, kimi ise bir ekol… İçlerinden gelen sesi dinleyerek kendileri için doğru olduğunu düşündükleri ipi çekip, peşi sıra gitsinler… Bir ip piyangosu ya bu!... Kitabın arka kapağında yazdığım gibi.
Kişilik Profillerini kısaca açıklar mısınız? En uygun profil hangisi?
Kime göre? Hangi konuma, hangi duruma ya da mesleğe göre? Tek başına “En iyi” diye nitelenecek ne bir kişilik profili ne de davranış profili var gerçekte. Olumlu ya da olumsuz tavırlar elbette var. Ama bahsettiğimiz bu değil. Bizi biz yapan yapı taşları. O halde bizim o yapı taşlarını iyi tanıyıp, anlayıp, yaşamda doğru bir biçimlendirme süreci yaşatmamız gerekiyor kendimiz ve çevremiz için.
En basit haliyle yumuşak tavırlar çok tercih edilir bir davranış özelliği gibi gözükürken, söylediklerimizin netliğini kaybetmesine neden olacak derecede ifademizi yumuşatacak olursak avantajı dezavantaja döndürebiliriz. Nerede, ne zaman, nasıl…vb 5N1K misali ayırımları okuyucu kendisi yapmalı, yapabilir hale gelmeli… Eğer bu sağlanıyorsa kitap tam başarıya ulaşmış demektir zaten.
Tek bir kitaptan tüm bunlar beklenebilir mi? Diye düşünüyor elbette insan. Bence bunu bir başlangıç kitabı gibi görmeli ve öyle değerlendirmeliyiz.
Beden Dili ne kadar önemli? Beden Dilimizi nasıl kontrol altına alabiliriz? Beden dilinin sözcüklerden daha anlamlı olmasının nedenleri nelerdir?
Her şeyden önce çooook önemli diyerek sorularınızı yanıtlamaya başlayayım. Çok çok önemli. Bir mesajın karşımızdaki kişiye ulaşmasında % 68 etkisi olduğu kabul ediliyor. Sözcüklerin etkisi ise sadece % 7. Söyleyiş Tarzı ise % 35.
Bunu kendi yaşamlarımızda da çok rahat deneyimleyebiliriz. Mesela bize bir kağıt üzerine yazılmış bir not verildi. Üzerinde “Sen bir maymunsun” yazıyor. Tepkinizi bir düşünün. Ne hissedersiniz, nasıl davranırsınız? Sözcüklerin bize söylediklerini düşünün. Aleni bir şekilde bize bir maymun olduğumuzu söylüyor. Oysa hatırlamak gerekir ki sadece % 7 devrede. Bu sözcükleri telefonda duysak ve telefonun diğer ucumdaki kişi bu sözcükleri işveli bir şekilde sanki bize “dünyanın en güzeli/yakışıklısı/sevimlisi sensin” dermişçesine bir edayla bu sözcükleri söylüyor olsun. Hissettiğimiz, düşündüğümüz değişir mi dersiniz? Peki bir de karşımızda olsa… Ellerini kalbinin üzerine götürse, göz bebekleri ışıltılarla bezenmiş ve irileşmiş bir şekilde, tüm yüzünü aydınlatan son derece tatlı bir gülümsemeyle bize bakarak, bizi adeta kucaklayarak bu sözcükleri söylese nasıl hissedersiniz?
İşte farkın deneyimsel bir anlatımı bu. Daha ötesinde ise işe yalanın anlaşılması, sevginin doğru ifade edilişi gibi kısımlar giriyor.
Kişisel gelişim kitaplarından yeteri kadar faydalanmak için nasıl bir yol izlemeliyiz?
Çok teşekkür ediyorum özellikle bu soru için. Çünkü ben her okunanın bir şekilde yarar sağlaması gerektiğini düşünenlerdenim. Hele de bu bizi ve yaşamımızı etkileyecekse, mutlaka!
Her şeyden önce doğru seçilmeli okunacak kişisel gelişim kitapları. “Doğru” nedir? diye soracak olursanız ve her şeyden önce bu tarz kitapları yeni okumaya başlıyorsanız; bazı kavramları daha kolay kazandırabilecek, başlangıç niteliğindeki kitaplar ilk kitaplar olmalı. Sonrasında ise oradaki bilgilerden yola çıkılarak hangi konuyu kendileri için daha gerekli buluyorlarsa o yolda ilerlemeliler. Bu kimi zaman bir ekolün tam bir uygulayıcısı olmak üzere seçilmiş bir okuma/uygulama süreci de olabilir.
Kitapları okurken ise zihinlerinde “Ben olsam ne yapardım?”, “Bu anlatılan özellikleri ben ya da çevremdekiler ne kadar taşıyor?”, “Peki ben pratik yaşamda bunu nasıl hayata sokarım?” gibi soruları taşımalılar, anlatılanlarda kendilerini ve çevrelerini, gerçek yaşamı bulmaya çalışmalılar.
ODTÜ Bilgisayar Mühendisliği bölümünü bitirdiniz. Bir süre mesleğinizi yaptıktan sonra Davranış Bilimleri Uzmanı olmaya karar verdiniz. Sizi Davranış Bilimleri Uzmanı olmaya götüren süreçten bahseder misiniz? Gençler meslek seçimi sırasında nelere dikkat etmeli?
Hani şöyle klişeleşmiş bir söz vardır ya “Benim çocukken şarkıcı olacağım belliymiş. Ütüyü mikrofon yaparmışım…” işte ben de bu misal çocuklukta zihnimde canlandırdığım işi yapıyorum şimdi. Elbette adının Davranış Bilimleri olduğunu bilmiyordum. Ama “Büyüyünce ne olacaksın?” sorularına verdiğim standart yanıt, “Yazarak ve konuşarak kişilere yol göstereceğim” şeklindeydi. Şu anda yaptığım işin büyük bölümünü de bu teşkil ediyor zaten. Bu durumda diyebilirsiniz ki “E o zaman niye Bilgisayar Mühendisliği?” Bir nedeni, böyle bir mesleği bilmiyor olmamdı. Hatta böyle bir mesleğin o zamanlar bilinmiyor olması da diyebiliriz buna. Bir diğeri ise, matematik ve mantığa olan yatkınlığımdı. “Normal” meslekler arasından mantığımla ve yeniliklere ve teknolojiye de olan merakımla bir seçim yaptığımda ise Bilgisayar Mühendisliği seçeneği çıktı karşıma. Ama içimdeki sevda beni hiç rahat bırakmadı. Bilgisayar Mühendisliği mesleğimi yaparken bir yandan da Davranış Bilimleri konusunda eğitimler alıyor ve tamamen gönüllü olarak bünyesinde yer aldığım sivil toplum kuruluşları için eğitimler veriyordum. Bu amatör adımlar profesyonel adımlara dönüştü. Ciddiye almam gereken tekliflere dönüştü. Tam da bu dönemde yapmakta olduğum mesleğimde uluslar arası bir sorumluluk alma aşamasına gelmiştim. İşte o karar vermenin ince noktasında hiçbir tereddüt yaşamadan verdim kararımı ve hiç pişmanlık da duymadım sonrasında.
Yaşamdaki çok önemli kararlarımızdan birisi meslek seçimi. Aşk gibi bir şey yaşanan, eğer gerçek anlamda gönlümüzün aktığı bir mesleği seçtiysek eğer, hobimiz mesleğimiz olduysa. Bu konudaki tavsiyem gençlere kendilerini iyi tanısınlar ve neyi sevdiklerine doğru karar versinler. Ardından da yüreklerinin götürdüğü yere gitme cesareti geliyor elbette.
Son olarak yaptığınız işler konusunda bilgi verir misiniz?
Davranış Bilimleri çok geniş bir alan. İnsanın içine girdiği pek çok konuyla ilgileniyor Davranış Bilimler normal olarak. Amaç, insanı daha kaliteli bir hayat yaşayacağı ve yaşatacağı noktaya getirmek. Bunu gerçekleştirebilmek için ise hani bir tamircinin alet takımı ne ise bir Davranış Bilimleri uzmanı ya da danışmanının da bildiği, yetkin olduğu ekoller de öyle. Kitabımın arkasında ve içinde sıralanan pek çok kısaltma da işte o ekollerden bazılarını bizlere taşıyor. Mesela TLT, “Time Line Theraphy”nin yani Zaman Çizgisi Terapisi’nin kısaltması, ya da DHE, “Design Human Engineering”in yani İnsan tasarım Mühendisliği’nin kısaltması.
Benim yapmakta olduğum iş de bu ekolleri ve Davranış Bilimleri bilgilerini kullanarak eğitimlerle, atölye çalışmalarıyla, koçluklarla (Yönetim Geliştirme Koçluğu, Zihin Koçluğu, Yaşam Koçluğu gibi) ve performans akademisyenliği ile kişilerin daha iyiye, daha arzu edilene ulaşmalarını sağlamak. Kişilerin meslek alanları, yaşları, ilgi alanları, ve beklentileri birbirinden farklı olabiliyor. Önemli olan, kişiyi doğru çözümlemek, kendine doğru çözümletmek ve gelişim yollarını doğru biçimde ve zamanlamayla açmak. Sonrasın da ise bana sonuçları gözlemleyip, bu işin duygusal hazzını yaşamak kalıyor…
Madem Öyle Pollyanna, Çınar Yayınları, 1. Basım Ocak 2006
Evrensel Kitap Mayıs 2006
3/10/2007 · Kategori: Makale
PENCERE
İLHAN SELÇUK
Tehlike Neymiş?..
Aradan çok bir zaman geçmedi; 22 Temmuz seçiminden önceydi... Cumhuriyet'in manşetlerinde yayımlanan uyarıyı anımsadınız mı?.. Neydi?.. "Tehlikenin farkında mısınız?.." Ardından Cumhuriyet mitingleriyle değişik kentlerde meydanlar doldu... * Ancak bizim medya ne âlemdeydi?.. Ne tehlike... Ne farkındalık.... Ne uyanış.. Medya kendi âlemindeydi, demokrasi martavallarıyla dolup taşan köşeler gerçekleri örterek dinci iktidarın ekmeğine yağ sürüyorlardı... 22 Temmuz seçimleri AKP iktidarının yüzde 46'lık başarısıyla sonuçlanınca soruldu: - Peki bu durumda Cumhuriyet mitingleri fiyasko olmadı mı?.. Demek ki tehlike mehlike yoktu... Ama, medyanın uyurgezerliği kısa sürdü... * Meğer tehlike varmış... Üstelik büyükmüş.. Tehlikenin eli kulağındaymış, Malezya olabilirmişiz... Ya Türkiye ne âlemdeymiş?.. Allah korusun!.. * Eh... Sonunda tehlikenin farkına vardık, varıyoruz... Buna da şükür.. mü diyelim?.. Önce bir gerçeğin altını çizmekte saymakla bitmez yarar var... Cumhuriyet'in söylediği, yazdığı, haber verdiği tehlikenin gerçeğiyle, Cumhuriyet mitinglerinde meydanları dolduran milyonların dile getirdikleri gerçek artık elle tutulur, gözle görülürcesine somutlaşmıştır... Cumhuriyet gazetesi medyada tektir... 1991'de Sovyetler'in çökmesiyle ortaya atılan "Küreselleşme, Yeni Dünya Düzeni, Yükselen Değerler" konularında da Cumhuriyet medyada tek başına tavrını koymuştu... Gazetemizin yazdığı her şey aradan geçen sürede, bir bir ortaya çıktı, doğrulandı; Küreselleşme'nin ve Yeni Dünya Düzeni'nin ne demek olduğu Ortadoğu'da kabak çiçeği gibi sergileniyor... * Bugün yazdıklarımız da yarın doğrulanacak ve gerçekleşecektir... Atatürk 'ün laik ve bağımsız Türkiye Cumhuriyeti teslim olmayacak... Ama tehlikenin farkında mısınız?..
Farkına varmamak için ya kör, ya aptal ya da satılmış olmak gerek...

1/10/2007 · Kategori: Soylesi
"Dedemle anneannem uzaylılar gibiydi!"
Ayşe Kulin: "Anneannemin annesi Behice Hanım ve babası, Osmanlı'nın son Maliye Nazırı Ahmet Reşit Bey'i de gördüm. Onlara bakınca bir çağ farkını hissediyordunuz. Dil başka, kıyafetler başka, eda başka. Farklı bir dünyanın insanları gibiydiler. Şuraya uzaylılar inse, aynen onlar gibi..."
FİLİZ AYGÜNDÜZ
Beyazıt'ta kadınlarla dolu bir konak. İçinde deli saraylısı da var; nazenin gelini de, piyanosuna delicesine tutkun genç kızı da... Aşk da var bu konakta, Sarıkamış gazisi bir kaçak da, son Osmanlı kabinesinin maliye nazırı da... Aslında 1920'nin işgal altındaki İstanbul'u; yaşantısıyla, sorunlarıyla, diliyle, geleneği, göreneğiyle yine bu konakta... Konak ise, elinize aldığınızda bitirmeden bırakamayacağınız kadar akıcı bir üslupla yazılmış bir kitapta; Ayşe Kulin'in son romanı "Veda"da... Diğer adıyla "Esir Şehirde Bir Konak"ta... Bu romanın bir başka özelliği de kahramanlarının neredeyse tümünün Ayşe Kulin'in akrabaları olması. Üstelik bir üçlemenin ilk kitabı bu; 1922'de, Kulin'in annesinin doğumuyla bitiyor... Ne tuhaftır ki; kurgu yaşamda doğan karakter gerçekte veda ediyor hayata. Kulin'in annesi romanın bitiminden hemen sonra hayatını kaybediyor. İkinci kitap Ayşe Kulin'in doğumuna kadarki dönemi işleyecek, bütün arka bahçeleriyle... Son kitapta da günümüze kadar geleceğiz... Edebiyat eleştirmenleri ve tarihçiler ne düşünür bilinmez ama "Veda"nın okur nezdinde önemli bir sorunu var: Ona veda ettiğinizde kahramanları da konağı da çok özlüyorsunuz.
"Kendimi çocuk doğurmuş gibi hissediyorum!"
Geç gelen bir kariyeriniz var. Sizin ailede kadınlar geç ölüyor ama bazen "Eyvah geç kaldım; yazacak ne çok şey var" paniği yaşıyor musunuz? Çoook. Annem, son beş senesinde kendini pek bilemedi. Aklı geldi, gitti; çocuk gibi olmuştu. Çok korkuyorum; bu benim de genlerimde vardır diye. Bütün büyük teyzelerim 100'e yaklaştılar. Ben de o genleri aldıysam uzun yaşayacağım ama bilinçsiz yaşamak kadar kötüsü yok hakikaten. Farkında değildi annem birçok şeyin. Benim için çok üzücüydü onu o halde görmek. Bu kitabı yazarken bir şey sormak istiyorum; mesela soba nereye kurulurdu filan, yok. Annem orada ama yok. Çok kötü bir duygu. Ben de unutkan olurum, bunarım diye çok korkuyorum. Yazmak istediğim çok şey var. Hakikaten bir panik duygusu yaşıyorum zaman zaman. Ben çok önce başladım yazmaya ama biliyorsunuz yayıncı bulamadım. Bana karşı bir önyargı camı var. Belki kırıldı ama ben de bu arada aldırmamayı; gocunmadan yürümeyi öğrendim.
Peki bir kitabı bitirince ne hissediyorsunuz? Nasıl bir duygu? Çocuk doğurmuş gibi hissediyorum. Üstünüze bir hafiflik, mutluluk geliyor. Dört çocuk doğurmuş olduğum için biliyorum; o belki de insanın fizyonomisinde oluşan bir şey, bir kimya. Yani tepenizde dünya yıkılabilir ama siz dünyaya bir şey getirmiş oluyorsunuz ve hiçbir şey umrunuzda olmuyor. Kitap da buna yakın bir şey.
Sizinle son söyleşimizde Ermenilerle ilgili okumalar yapıyordunuz. Sanki sırada Ermeni meselesiyle ilgili bir kitap var gibiydi. Ne oldu da fikriniz değişti ve ailenizin hikayesine döndünüz? Büyük teyzem Sabahat ile Ermeni eniştemin aşk hikayesini biraz değiştirerek "Nefes Nefese"ye almıştım. Şimdi artık gerçek hikayelerini bu kitabın devamına yazabileceğim. Ermeni meselesine de o arada gireceğim.
Yeni romanınızda çocukluğunu okuduğumuz Sabahat teyzenizin hikayesini "Nefes Nefese"de harcadınız diye hayıflanıyor musunuz? Hayır, hayıflanmıyorum çünkü nehir romanın ikinci kitabında sadece onu anlatmayacağım. Dedem Ahmet Reşat'ın sürgünden dönüşü, cumhuriyete intikal edişi, ilk yılları; anlatacak o kadar çok şey var ki. Bizim tarihimizin her 10 yıllık diliminden 10'ar roman çıkar. O kadar zengin. "Nefes Nefese"de Ermeni eniştemi bir Musevi gencine dönüştürmüştüm ama yeni kitapta gerçek hikayesi gelecek.
Peki ailenizi yazmaya nasıl karar verdiniz? Aslında ailemin kendisini değil, İstanbul'un işgal altında olduğu dönemi anlatmak istedim. Bunu anlatırken de bir aile kullanacaktım. O dönemi, o dönemde yaşananları, hem Kuvayı Milliyecileri hem padişahı tutanları... Ve gri renklerin de olabileceğini romanıma koymak istiyordum. Tesadüfen benim ailemin içinde hem padişahı tutanlar hem de Kuvayı Milliyeciler var. Bu malzemeyi niye kullanmayayım diye düşündüm.
"Kayınvalide paçavraları giyiyor, sırf gelini rezil olsun diye" Romanın ana karakteri Ahmet Reşat, sizin büyük dedeniz. Onun da üç tane kızı var; Leman, Suat, Sabahat... Leman Hanım anneanneniz, Dr. Mahir dedeniz... Saraylıhanım dedenizin teyzesi, Kuvayı Milliyeci Kemal, Saraylıhanım'ın torunu. Bir de Kemal'in aşık olduğu Mehpare var... Hepsi gerçek karakterler! Doğru ama Mehpare'nin asıl adını romanda kullanmak istemedim. Çünkü ailesi yaşıyor. Tabii bir yerde romana kurgu yapmak zorundasınız. Bu kitap biyografik bir metin değil, kurgulanarak yazılan bir roman. Saraylıhanım da yarı kurgu yarı değil çünkü evin içinde gerçekte üç yaşlı kadın var. Biri Ahmet Reşat'ın eşi Behice'nin teyzesi, diğer ikisi Ahmet Reşat'ın annesi ve teyzesi.
Üç yaşlı saraylıhanımdan tek bir karakter!.. Evet. Hele Behice hanımın kayınvalidesi müthişmiş; onun hikayeleri hiç bitmezmiş. Gelinine eziyet etmek için yapmadığını bırakmamış. Ahmet Reşat maliye nazırı olduktan sonra Behice, nazırın eşi olarak misafir kabul edecek... Kayınvalide hiç giymediği paçavraları giyiyor misafirler geldiğinde, sırf gelini rezil olsun diye. Bunları koymadım romana. Yarı kurgu yarı gerçeklerden beslenen bir roman oldu bu. Ama tabii tarihi olayları dikkatle yazdım. Bu romanı okuyan tarihi açıdan yanılmaz.
Soyağacınıza bakınca görülüyor ki, aileniz gerçekten biyografi malzemesi kaynıyor. Hem baba hem anne tarafımda önemli görevlerde bulunmuş insanlar var.
"Murat Bardakçı yardımcı oldu. Kolay değil eski Türkçe okumak" Bugüne kadar aile malzemesinin ne kadarını kullandınız? Ben anneannemin annesi olan Behice hanımı da, babası Maliye Nazırı Ahmet Reşat'ı da gördüm. Ahmet Reşat öldüğü zaman 8-9 yaşındaydım, Behice hanım öldüğünde de orta 3'üncü sınıftaydım. Çok net algılarım var. Bir çağ farkını onlara bakınca hissediyordunuz. Sanki her şey biraz daha yavaşlıyor, dil başka, kıyafetler başka, edalar başka. Yani başka bir dünyanın insanları. Şuraya uzaylılar inse adeta onlar gibiydiler. Her şeyleriyle Osmanlıydılar. Benim üstümde müthiş bir etki bıraktılar ve ben farkında olmadan her yazdığıma girip çıkıyorlar. Öykü yazmaya kalkıyorum oradalar; romanlarıma sızıyorlar; yani ben bunu bilinçli yapmıyordum. Bir yolunu bulup giriyorlar itiş kakış.
Aslında sadece insanlar da değil, anneannenizin piyanosu mesela... Öykülerinizin birinde vardı. Evet. O piyano, beni annemin ölümünden daha fazla etkiledi. Anneannemin evinden ve piyanosundan ayrılışı inanılmaz acıklı bir sahneydi. Ağlamıyordu ama görüyordunuz acısını; piyanosunu bırakıp 50 sene oturduğu Nişantaşı Narmanlı'daki apartmanın kapısından çıkarken...
Niye taşındı? Korkunç bir enflasyon vardı. Anneannemin babasından kalan mülklerini sattık; parayı oraya buraya yatırdık. Derken faizler düştü. Para oldu pul. Ve konaklarda yaşamış bu kadını biz Narmanlı'daki evinden çıkarmak zorunda kaldık. Ev sahibine yalvardım "Anneannem çok yaşlı, n'olursunuz bir sene daha müsaade edin bu evde ölsün" diye. Adam en sonunda "Ayşe hanım apartmanda herkes patır patır ölüyor, bir tek sizinki yaşıyor" dedi. "Artık çıkın ya da kirayı artırın." Annemin yanına taşınmak zorunda kaldı. Hap kadar bir ev; piyanonun sığmasının imkanı yok. Anneannemin o evden çıkışı çok hüzünlüydü gerçekten. O piyanonun hikayesi benim ilk ödül kazandığım öyküdür; onu içimi dökmek için yazmıştım.
Bu kitap, annenizin doğumuyla bitiyor. Zaten kitabı da Ahmet Reşat bey ile annenize ithaf etmişsiniz. Bu kitabı yazarken annemi kaybettim ve biraz vicdan azabı çektim açıkçası. Çünkü babama ithaf ettiğim kitap var, anneannem için yazdığım öykü var ama anneme hiçbir ithafta bulunmamışım; oysa bir sürü kitabım var. İçimden annemi romana katmak geldi. Roman, Ahmet Reşat'ın sürgünden yazdığı bir mektupla bitiyor. Mektubun orijinalinde annemle ilgili bir şey yoktu. İçine bir cümle ekledim; sanki annemin doğumunu Ahmet Reşat'a haber vermişler, o da torununun doğumunu tebrik ediyor mektupta. Aslında annem daha önce doğmuş.
"Ayşe hanım, anneniz vefat etti!" Kitabı yazmaya ne zaman başladınız? Önce dönemle ilgili okumalar yaptım. "Bir Gün" adlı romanım elimden çıktığı andan itibaren, üç yaz önce, "Veda"nın malzemesini toplamaya başladım. Çok kitap okudum. Upuzun bir okuma listem vardı. Osmanlıca yazılmış bir sürü aile mektubu okundu, edildi. Murat Bardakçı yardımcı oldu. Kolay değil öyle eski Türkçe okumak. Çok zor bir çalışmaydı.
Kitap bitmeden ne kadar önce öldü anneniz? Aslında annem öldüğünde kitabı bitirmiştim; düzeltmelerini yapıyordum. Kitap bittikten sonra birçok kez okunuyor biliyorsunuz. Urla'da kitabın üstünde son çalışmaları yaparken birden İstanbul'a gelmek, annemi görmek istedim. Gelir gelmez yanına gittim. Çok iyi görünüyordu; kapıda karşıladı beni. Nasıl sevindi anlatamam; sarıldım, öptüm, beraber yemek yedik. Pervanesi bozulmuş bu arada. Her yaz onu da götürüyordum Urla'ya ama o bu yaz yolculuğa dayanacak halde değildi.
Kaç yaşındaydı? 90. Ama mesela anneannem 90 yaşındayken çok dinçti; annem öyle değildi. Yemekten sonra "Hava çok sıcak, yeni bir tane pervane alın" dedi. Çıktım Nişantaşı'na; pervane yok, kalmamış. Akmerkez'e gittim sonra. Orada buldum bir tane; annemin bakıcısına telefon ettim: "Ben pervaneyi aldım, parasını ödedim gelip Akmerkez'den alın." Sonra da dünürüme gittim; o da rahatsızdı çünkü. Daha yeni oturmuştum ki bakıcı aradı; "Ayşe hanım neredesiniz? Ben geliyorum sizi almaya." Dedim ki "Salih, beni alma evladım, Akmerkez'e gidip pervaneyi al". Salih ısrarla "Efendim ben sizi almaya geliyorum" diyor. Artık söylenmeye başladım: "Laf anlamıyor musun Salih, ödedim ben parasını; git al şunu." Salih "Anneniz vefat etti" dedi sonunda. Allahım, nasıl pişman oluyorsun; Allah'ın belası pervane! O olmasa annem kollarımda ölecek. Eve döndüğümde annem henüz sıcaktı. Ellerini öptüm, sevdim ve haber vermedim kimseye. Çünkü haber verdiğiniz anda gelip alıyorlar, gidiyor sizin olan şey. Böyleydi. Ondan sonra annemi bu romana katmaya karar verdim.
"Üçüncü kitapta herhalde babamın peşinden koşacağım" Kitabınızın adı "Veda-Esir Şehirde Bir Konak", Kemal Tahir'in "Esir Şehir" üçlemesini anımsatıyor. Bir gönderme mi yapmak istediniz yoksa tesadüf mü? Tamamen tesadüf. Ama tabii Kemal Tahir'in bütün kitaplarını okudum ve kendisi çok hayran olduğum bir yazar. "Esir Şehirde Bir Konak" aslında birinci bölümün adıydı. Kitabın adı sadece "Veda"ydı. "Veda" çok uygun bir ad bu roman için; her şeye veda, imparatorluğa veda, bir çağa veda... Ama ajanım Barbaros Altuğ kitabın ismini çok kısa buldu. Bunun üzerine "Esir Şehirde Bir Konak"ı da ekledik; belki de iyi oldu çünkü romana dair bir fikir veriyor.
Kitabı yazarken annenizden yardım aldınız mı? Hayır. Hafızası eskisi kadar iyi değildi. Bunamıştı. Ama o konağı annem bana en aşağı 100 kere anlatmıştır. Her bir odasını, tek tek. Bir de tabii kitapta geçen ikinci bir konak daha var; adadaki... O konakta yaşadım. Bir konağın havasını oradan biliyordum. Yazın bütün kızlar kocaları, çocukları ve torunlarıyla gelirlerdi. Şimdi ben de aynı şeyi yapıyorum çocuklarıma.
İkinci kitapta neler olacak? İkinci kitap Ahmet Reşat'ın ülkesine dönmesiyle başlayacak. 1924 sonu ile 1925 başı... Konaktan çıkıp Narmanlı'daki eve taşınıncaya, 1940'lı yıllara kadar getireceğim. Üçüncü kitapta da kendi doğumumdan başlayıp günümüze geleceğim. Orada da herhalde babamın peşinden koşacağım.
Bir Kelime-i Şahadet'i öğrenemedin damat, şimdi başın belaya girecek" Babanızın arşivi? Babamın bütün arşivi bende. Ben babama çok düşkündüm. Karakterimin yapıtaşlarını herhalde ona borçluyum. Üçüncü kitap Ankara'da bir bürokrat mühendisin hayatını anlatır gibi olacak ama yine müthiş bir siyasi arka plan döşeyerek. Çok önemli bir dönem o. İhtilaller oluyor, DP geliyor, DP gidiyor. 6-7 Eylül'ü çok iyi hatırlıyorum. Üstümde mavi beyaz çizgili bir süveter, 13 yaşımdayım. Ermeni eniştemin arabasındayız; ben, eniştem, anneannem eve dönüyoruz. Birdenbire etrafımızı sarıyorlar. Arabayı kaldırıp kaldırıp indiriyor insanlar; gözleri dönmüş... Anneannem kafasını çıkarmış arabadan "Eşhedü en la ilahe illallah..." diye bağırıyor. Farkında ki Müslüman olduğumuzu ispat etmemiz lazım. Onu hissetmiş. Ermeni enişte de Müslüman olmuş tabii teyzemle evlenebilmek için ama laf ola beri gele... Anneannem nasıl kızıyor enişteme; "Bir Kelime-i Şahadet'i öğrenemedin, şimdi başın belaya girecek" diye. Müthiş bir yıkıntının içinden geçip evimize geldik. Şimdi bunları nasıl anlatmazsın?
Babanız Devlet Su İşleri'nin kurucusu... Süleyman Demirel de onun memurlarından biriymiş. Evet, babam DSİ'nin kurucusu; Süleyman Demirel'in Amerika'ya gitmesi için imzasını veren kişi. Ama Demirel'i günahı kadar sevmezdi. Ben de hiç sevmezdim. Yalnız, cumhurbaşkanlığı yıllarından sonra Demirel'e bir bilgelik hali geldi.
Nasıl bilirdi babanız Demirel'i? Babam onu her zaman bir kurnaz Türk köylüsü olarak görmüştür. Ama benim sonradan takdir ettiğim tarafları oldu Süleyman Demirel'in.
"Bana sorarsanız çok şekerim, gelinlerime sorarsanız cadının tekiyim!"
Büyük teyzeleriniz, anneniz... Kitaptaki kadınlardan size geçen özellikler var mı? Hayır, ben babama benzerim.
Gelin-kaynana çekişmesi de çok baskın kitapta. Behice hanımın sözde kayınvalidesi Saraylıhanım tipik bir kayınvalide. Tipik bir Bizanslı o.
Siz nasıl bir kayınvalidesiniz? Onu bana değil, gelinlerime sormanız lazım. Bana sorarsanız çok şekerim, onlara sorarsanız cadının tekiyim; yani bu hep böyledir. Çünkü kayınvalidelik diye bir müessese var. Ben de öyleydim kayınvalidelerime karşı. Ağzından çıkan her laf, altın da olsa kafanıza demir leblebi gibi çarpıyor. Yani siz onu ne niyetle söylemiş olursanız olun gelin ters anlamaya hazır... Dolayısıyla iyi bir kayınvalide var mıdır? Bence yoktur. Ama ben kendi çocuklarımın aile hayatından çok uzak tutuyorum kendimi. Yani onların içinde değilim; en iyi tarafım bu herhalde.
Nasıl bir gelindiniz peki? Ben iki evlilik yaptım. Birincisi çok kısa sürdü, üç sene. Oradaki kayınvalide-gelin ilişkisini irdelemeye değmez. Önce beni çok sevdi sonra boşanmaya karar verdim diye benden nefret etti kayınvalidem. İkincisiyle uzun yıllar çok resmiydik. Benim boşanmama yakın yakınlaştık. Boşandıktan sonra tam bir ana-kız gibi olduk; hatta annem hafifçe kıskanırdı.
"Türbanlı hanımlarımıza gönderme yapmak istedim!"
Kitapta bir aşk hikayesi de var. Aşk teması tarihi roman okumayı biraz kolaylaştırmak için mi? Yoksa hakikaten o evin içinde yaşandığından mı? O evin içinde yaşanmış o aşk. Ben Mehpare'yi de tanıdım. Çekik gözlü bir Çerkez kadınıydı. Onu da oraya koymak istedim yaşanmış olduğu için. Yaşanmamış olsaydı da bir aşk kurgulamaya çalışırdım. İlle aşk kullanacağım diye bir şey yok; ama bu romana bir parça da aşk koymak gerekiyor diye düşündüm. Çünkü çok acıyla örülmüş bir roman.
Azra karakteri de ilginç; Osmanlı dönemi feministlerinden... O tamamen kurgu bir karakter. Ama anlattığım, Osmanlı feministlerinin atağa kalktığı bir dönem; Azra'yı koymalıydım kitaba. Azra karakteri üzerinden bizim türbanlı hanımlarımıza da bir gönderme yapmak istedim.
"Kapama hakkın varsa açma hakkın da olmalı..." Nasıl bir gönderme bu? Zannediyorlar ki kadın hakları bir tepsi içinde Atatürk'ten sonra getirildi, sunuldu ve herkes kapıştı. Kimi kaptı kimi kapamadı. Kapamayanlar öyle kaldılar, kapanlar bizler. 150 yıl öncesine dayanan bir kadın hareketi var; isterim ki bugün türban takan hanımlar bu haklar için verilen mücadelenin 150 senedir verilmekte olduğunu bilsinler. Belgeler de mevcut. Bunların Osmanlı döneminde altyapısı hazırlanmamış olsaydı Atatürk tepsi içinde sunamayabilirdi. Kadın hareketinin kilometre taşları 1840'ta başlıyor ilk kadı önünde kıyılan nikahla. Bu nikaha kadar herhangi bir şeysin. Daha sonra kazanımlar edinmeye başlıyor kadınlar. Erkeklerin itemelesi ve Tanzimat hareketinin bastırmasıyla kadınların kazanmaya başladığı haklar var.
Neden bu gönderme özellikle türbanlı kadınlara? Yani cumhuriyet gelip de türbanı kimsenin başından çekmeye çalışmadı. Kadın hareketi, kadın kimliği, ben varım, ben okumak istiyorum, sokağa çıkmak istiyorum... Bütün bunlar cumhuriyetten önce kadınların tümünün örtündüğü dönemde başlayarak edinilen haklar. Ve cumhuriyet gelmeseydi de bu kadınlar miras haklarını elde edeceklerdi ama tabii cumhuriyet sonrasındaki kadar hızlı olmazdı. Cumhuriyet döneminde de siyasi haklarını elde ediyorlar. Ve sonunda eminim başlarını örtmeme hakkını da elde edeceklerdi. Bu bir insanlık hakkıdır. Saçını istersen kapatır istersen açabilirsin. Kapama hakkın varsa açma hakkın da olmalı. Ve bence Osmanlı kadını o noktaya gelecekti. Çünkü Osmanlı kadını gidiyor bugünkü Sirkeci postanesinin merdivenlerinde oturuyor; eylem koyuyor. Zabıta, karşısında kadın görmeye alışık olmadığı için tutup da kaldıramıyor bile. Bu kadınlar eylem koyabilmişler yani. E bu kadınların sonu, istemedikleri zaman başlarını örtmeme hakkına kadar gelebilirdi.
Böyle derseniz "Biz bunu dinin gereği olarak yapıyoruz" açıklamasıyla karşılaşırsınız. Her şeye dinin gereği diyoruz ve kapıları kapatıyoruz; başka izahat vermiyoruz. Bu kadar da değil dinin gereği. Bütün bunlar çok tartışmaya açık. Ama ben orada kadın hareketinin Osmanlılar zamanında başladığını anlatmayı tercih ettim; çünkü doğrusu o.
"Benim dedem nasıl vatan haini olabilir?"
Kitabın sonunda dedeniz Ahmet Reşat sürgüne gidiyor. Ailede bu dönem nasıl anlatılırdı? Çok uzun yıllar; yani ben belli bir yaşa gelip de kurcalayana kadar hiç anlatılmadı. İlk uyanma anım şöyle oldu: Bir banka, Atatürk'ün bilmem kaçıncı doğum yıldönümünde madalyonlar çıkardı. Altın, gümüş ve bronz... Sanırım hatırlı müşterilerine gönderiyorlardı. Bize de bir tane geldi armağan olarak. Ben onu boynuma taktım; böyle bronz bir Atatürk kafası. Anneannem dedi ki "Sen bunu dedenin yanında takma". Ben de biraz bilinçliyim; Atatürk'ü biliyorum, seviyorum. Soruyorum niye takmayayım diye. Takarım, takmazsın, dede üzülür, üzülmez... Orada benim travmam başlıyor işte; neden dedem Atatürk'ü sevmez? "Yanlış anlama, sevmez değil ama çok da gözüne sokma dedenin. Biraz kırgındır çünkü" diyorlar. Peki niye kırgındır? Tabii bir şey anlatamıyorlar. Ben dedemin bir idam listesine adının yazılmış olduğunu öğrendiğim zaman hakikaten bir travma yaşadım. Çünkü dedem Ahmet Reşat, benim gözümde çok değerli, çok saygıdeğer, çok hoş, çok dürüst bir adamdı. Benim dedem nasıl vatan haini olabilirdi? Bu arada okulda Atatürk'ü okuyorum ve ona tapıyorum. Duygularım hâlâ da değişmiş değil. Babama gidip soruyorum, herkes "Sen daha küçüksün sonra anlarsın" diyor ama daha sonra ne olabilir yani. Böyle bir dönemim var benim belli bir yaşa kadar. Ondan sonra tabii öğreniyorsun.
Ne zaman öğrendiniz peki? Sanırım, bu olayları ortaokulda kurcalamaya başladım. Artık dedem ölmüştü. Herkesten bir şey koparmaya çalışıyordum. Annemin bir resmi var mesela, kolunda bir saat... Dedem sürgünden gelirken İtalya'dan getirmiş. Ne sürgünü? Niçin gitmiş? Böyle sora sora, biraz oradan biraz buradan... Üstü kapalı söylüyorlar; bir baskı var sanki üstlerinde. Kurcaladıkça başka şeyler de öğrendim. Mesela Maliye Nazırı dedem Ahmet Reşat, Kurtuluş Savaşı'na para çıkartmış. Ama niye padişahı tutuyor öyleyse? Şimdi düşünüyorum da, birilerinin cumhuriyeti yıkmaya kalktıklarını zannettiğimiz zaman ne kadar büyük bir tepki veriyoruz değil mi? Benimki 84 yıllık bir cumhuriyet, onunki 600 senelik bir imparatorluk; üstüne titreniyor doğal olarak. Özetle bu roman bir yerde benim bu travmadan kurtuluşum adeta.
Ahmet Reşat kırgın mı öldü? Tahminen kırgın öldü. 150'likler denen idam listesinde adı olduğunu duyunca sürgüne gitmek zorunda kalıyor. Ama döndüğünde öğreniyor ki, o zaman kabinede olmaktan başka bir suçu olmayan adamlardan ayırma yapmışlar ve dedem hasbelkader kurtulmuş. Çünkü o listenin 150 kişide bitmesi isteniyor müttefikler tarafından. Yani dedem idamlık listesinden çıkmış ama o bir kere gitmiş oluyor. Sonra geri dönüyor. Ankara'da mahkemeye çıkıyor ve beraat ediyor.
"Okulda padişahımı vatan haini belledim"
Aslında romanda kafası çok karışık Ahmet Reşat'ın... Vahdettin ile gönül bağı var ama romanın sonuna doğru padişahın hatalarını görmeye başlıyor. Bütün bunları yaşadığına eminim. Maliye nazırı olarak bazı şeylere göz yummuş, bazı paraları kaçırtmış Kızılay üzerinden Kuvayı Milliyecilere yardım etmek için. Bunları belgeleyemem ama birçok kişiden dinledim. Bu noktaya geldiyse Atatürk'e minnet bile duyuyor olabilir. Ama hanedan kaldırılmasın istiyor; çünkü o genlerinde var.
Yani sizin ailede Vahdettin'e karşı vatan hainidir diye bir bakış hiç olmadı. Hayır. Ama bende oldu tabii. Çünkü okulda padişahımı vatan haini diye belledim. Bugün öyle bakmıyorum. İstiklal Savaşı'nı kazanamamış olsaydık bu sefer de Atatürk vatan haini olacaktı. Her şey bir tesadüfe bağlı; onun için keskin yargılarla yapmamak lazım bu işleri.
"Korsan olmasaydı zengin bir kadın olurdum!"
Bu kitap için özel teknikler kullanılmış... Evet. Mavi mürekkep kullandık kitapta; korsanlar kopya çekemesin diye. Gözü de yormuyor. Bu bir ilk, korsana karşı. Mavi mürekkepli sayfaları öyle fotokopi makinesinden geçirip basamıyorlar; en azından oturup yazdırmak zorundalar.
"Kitaplarımdan bir mal varlığı edinemedim" demiştiniz. Korsan meselesi olmasaydı, durum farklı olur muydu? Geçen gün yayıncımla konuştuk bu konuyu. Çok kesin söyleyebilirim; korsan olmasaydı Türkiye satışımla ben zengin bir kadın olurdum.
Cumhurbaşkanı Neden Yaşar Kemal Olmasın?
Cumhurbaşkanı adayımız Yaşar Kemal, dünya edebiyatının en önemli romancılarından biri. Anadolunun ezilen insanlarının hikayesini yazdı. Düşüncelerini ifade etmeye başladığı 17 yaşında kovuşturmalarla, cezaevleri ve mahkemelerle tanıştı.
BİA Haber Merkezi - İstanbul
Yaşar Kemal, siyasi duyarlılığını ve cesaretini yapıtlarında da, kamuoyunda aydın kimliğiyle yer aldığı girişimlerde de her zaman açıkça ortaya koydu.
Kriter: "Kırk yaşını doldurmuş, yükseköğrenim yapmış, Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) üyeleri veya bu niteliklere ve milletvekili seçilme yeterliğine sahip Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı."
Yaşar Kemal'in yükseköğrenimi yok. Ancak aşağıda okuyacağınız yaşam öyküsünün , Yaşar Kemal'e çoktan bir "Emerutus" ünvanı kazandırabileceğini düşünüyoruz.
Bu nedenle, bu adaylık önerisine bi fantezi gözüyle bakılmaması gerektiğini düşünüyoruz.
En çok bilinen romanı İnce Memed'te ağalara karşı Çukurova'nın yoksul halkına arka çıkan İnce Memed'in halkı için savaşmasını anlatır.
İnce Memed toprakları gerçek sahipleri olan köylülere dağıtır, ağayı öldürür, dağa çekilip kayıplara karışır ve bir efsane kişisi haline gelir.
Yaşar Kemal 1950'de eski Türk Ceza Kanunu'nun 142. maddesine aykırı eylemde bulunmak savıyla tutuklandı. Kozan Cezaevi'nde yattı. 1951'de salıverilince İstanbul'a gitti.
Cumhuriyet gazetesinde röportaj yazarlığına başladı.Fıkra yazarlığı ve kurduğu yurt haberleri serisinin yönetimini üstlendi(1951-63).
1962'de girdiği Türkiye İşçi Partisi'nde Genel Yönetim Kurulu üyeliği, Propaganda Komitesi başkanlığı ve Merkez Yürütme Kurulu üyeliği yaptı.
1963'te ayrıldığı gazetecilikten sonra kendini bütünüyle roman yazma uğraşına verdi. 1967'de haftalık dergi Ant'ın kurucuları arasında yer aldı. Sorumlusu olduğu bu derginin yayınları arasında çıkan Marksizmin Temel Kitabı adlı yapıttan dolayı 18 ay hüküm giydi.
Bu karar Yargıtay tarafından bozuldu. Ant dergisindeki yazılarından dolayı çeşitli kovuşturmalara uğradı.
1995'te Der Spiegel'de çıkan bir yazısı dolayısıyla İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi'nde yargılandı, 20 ay hapis cezasına çarptırıldı ve cezası ertelendi.
Yaşar Kemal
1923'te doğan Yaşar Kemal'in asıl adı Kemal Sadık Gökçeli. Ailesi Van Gölü'ne yakın Muradiye ilçesine bağlı Günseli köyünden.
Birinci Dünya Savaşı'ndaki işgalde yaşanan bir göçte Adana'nın Osmaniye ilçesine bağlı bugün Gökçedam köyüne yerleşmişler.
Yaşar Kemal, 5 yaşındayken babasının Hemite Camiinde namaz kılarken öldürülmesine tanık oldu.
Adana'da ortaokula devam ederken çırçır fabrikasında işçilik yaptı. Ortaokulu son sınıfta terk etti.
Kuzucuoğlu Pamuk Üretme Çiftliği'nde ırgat katipliği (1941), Adana Halkevi Ramazanoğlu kitaplığında memurluk (1942), Zirai Mücadele'de ırgatbaşlığı, daha sonra Kadirli'nin Bahçe köyünde öğretmen vekilliği (1941-42), pamuk tarlalarında, batozlarda ırgatlık, traktör sürücülüğü, çeltik tarlalarında kontrolörlük yaptı.
İlk kez 17 yaşında siyasi nedenlerle tutuklandı. 1946'da İstanbul'da yerleşti, Havagazı Şirketi'nde gaz kontrol memuru olarak çalıştı.
1948'de Kadirli'ye döndü, bir süre yine çeltik tarlalarında kontrolörlük yaptıktan sonra arzuhalcilik yapmaya başladı.
İlk öyküleri Bebek, Dükkancı, Memet ile Memet 1950'lerde yayımlandı.
Kemal, PEN Yazarlar Derneği üyesi. İstanbul'da yaşıyor, bir çocuk babası.
Romanları:
İnce Memed (1955)
Teneke (1955)
Orta Direk (1960)
Yer Demir Gök Bakır (1963)
Üç Anadolu Efsanesi (1967)
Ölmez Otu (1968)
Ağrı Dağı Efsanesi (1970)
Binboğalar Efsanesi (1971)
Çakırcalı Efe (1972)
Akçasazın Ağaları/Demirciler Çarşısı Cinayeti (1974)
Akçasazın ağaları/Yusufçuk Yusuf (1975)
Yılanı Öldürseler (1976)
Al Gözüm Seyreyle Salih (1976)
Allahın Askerleri (1978)
Kuşlar da Gitti (1978)
Deniz Küstü (1978)
Hüyükteki Nar Ağacı (1982)
Yağmurcuk Kuşu/Kimsecik I (1980)
Kale Kapısı/Kimsecik II (1985)
Kanın Sesi/Kimsecik II (1991)
Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana (1997)
Karıncanın Su İçtiği (2002)
Tanyeli Horozları (2002)
Üç Anadolu Efsanesi (1967)
Ağrı Dağır Efsanesi (1970)
Binboğalar Efsanesi (1971)
Çakırcalı Efe (1972)
Öykü
Sarı Sıcak (1952)
Ödülleri:
* Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan "Dünyanın En Büyük Çiftliğinde Yedi Gün" röportajıyla Gazeteciler Cemiyeti Özel Başarı Armağanı'nı kazandı (1951).
* İnce Memed romanı Varlık Roman Armağanı'nı aldı.(1955).
* Demirciler Çarşısı Cinayeti adlı romanı Madaralı Roman Ödülü'nü aldı.(1974).
* Yer Demir Gök Bakır Fransa'da Edebiyat Eleştirmenleri Sendikası tarafından yılın en iyi yabancı romanı seçildi.(1997).
* Binboğalar Efsanesi 1979 yaz dönemi için Büyük Edebiyat Jürisi tarafından seçilen kitaplar arasında yer aldı.
* Uluslararası Del Luca Ödülü (1982).
* 1984'te Fransa tarafından Legion d'honneur madalyasıyla onurlandırıldı.(NZ/KÖ)
13/9/2007 · Kategori: Soylesi
''Röportajları'' kategorisinde yayınlandı ve 193 defa okundu
” O kadar yabancı dil merakı aldı yürüdü ki yazarlarımızın cümle yapıları bile çeviri dile uygun bir hal aldı, sağ kulağı sol elle göstermeler mi dersiniz, şiirde anlaşılmaz bir dil..! Sanki şiiri şiir yapan bu?”
”Ben yeraltı ile ilgilenmiyorum ve de okumuyorum o tür şeyleri… Ben, hâlâ Nazımları, Ahmet Arifleri Enver Gökçeleri, Hasan Hüseyinleri okuyorum arkadaş!…”
Selamlar, Ali ŞAHİN… Öncelikle röportaj teklifimi kabul ettiğiniz için teşekkür ederim… Emekli bir edebiyat öğretmeni, Kastamonu âşığı bir eğitimci olduğunuzu ben biliyorum… Okurlarımızın sizi tanıması açısından kısa bir özgeçmiş alabilir miyiz?
Selamlar, sana ve okurlarına… 1952 yılının Şubat ayında Kastamonu’nun Taşköprü ilçesi ...
Tamamı İçin >>> http://parantezicihayatlar.com/blog/roportajlari/ali-sahin-roportaji
23/7/2007 · Kategori: Haber
İş dünyası çok memnun
23 Temmuz 2007 Pazartesi 09:16
İş dünyası seçim sonuçlarından çok memnun. Bakın iş adamları neler diyor.
AK Parti’nin genel seçimlerden açık ara birinci parti olarak çıkması iş dünyasında olumlu karşılandı. Seçim sonuçlarını, “Halk oyunu istikrardan yana kullandı” şeklinde değerlendiren iş adamları, iktidarı ve muhalefetiyle herkesin bu sonuçlardan ders çıkarıp üzerine düşen görevleri yapmasını istedi. Bundan sonraki süreçte ekonomideki istikrar ortamının devam edeceğine inanan iş dünyasının önde gelen isimleri, yeni kurulacak hükümetin istihdamın üzerindeki yükleri azaltarak işsizlik sorununun çözümüne yönelik gerekli önlemleri alması gerektiğini savundu.
Tuncay Özilhan- Anadolu Grubu İcra Kurulu Başkanı:
Çıkan sonuç beklentilerden çok farklı değil. AKP’nin birinci parti olacağı, MHP’nin de CHP ile birlikte Meclis’e gireceği bekleniyordu. AKP’ye bir dönem daha onay geldi. AKP’nin iyi yaptığı işler vardı.
Makro değerlerde sağlanan iyileşmelerin yanısıra şimdi mikrolardaki iyileşmelerin sağlanacağını zaten belirtiyorlardı. Yeni dönemde mikrolar biraz daha öne çıkacak. AB konusu 1 yıldır yavaşlamıştı onun yeniden canlanacağını tahmin ediyorum. Tek parti iktidarının faydasını iş dünyası olarak görmüştük, yine göreceğiz.
Mali disiplin ve enflasyonla mücadelede başarılı olan AKP’nin şimdi verginin tabana yayılması, üretim, istihdam, ihracatı artırıcı önlemler alması ve bunu sivil toplum kuruluşlarıyla birlikte yapması gerekiyor. Cumhurbaşkanlığı seçimini bir kriz noktası olarak görmek istemiyorum.
AKP’nin tek başına iktidar olması sorumluluklarını daha da artırdı. Cumhurbaşkanı dayatmayla değil, anlaşmayla seçilmesi, önümüzdeki 5 yıl için Türkiye’nin önünü daha da açar. Önümüzdeki 3-5 yılda milli gelirin 5 bin dolardan 10 bin dolarlara çıkması mümkün.
Güler Sabancı-Sabancı Holding Yönetim Kurulu Başkanı:
Öncelikle halkımız bu yaz mevsiminde yüksek bir oranda seçime katılmış, barış ve huzur içinde bir seçim yapılmıştır. Bunu demokrasimiz açısından, halkımızın Türkiye’nin kaderine sahip çıkması açısından sevindirici buluyorum.
AKP, yeniden iktidar oldu. Ancak, oyların dağılımı, AKP’nin artık yalnız bir kesimin değil merkezin partisi olduğunu gösteriyor. AKP’nin 16 milyon civarında oy alması seçime kadar geçerli olan bizden sizden ayrımı konusunu da tamamen ortadan kaldırdı. Sonuçların Türkiye’ye hayırlı olmasını dilerim.
Ahmet Nazif Zorlu (Zorlu Holding Yönetim Kurulu Başkanı):
Türkiye açısından herkesin bundan ders çıkarması lazım. AKP iktidar olmasına rağmen oylarını artırdı. Halk artık bilinçlendi. Kimin ne yapmak istediğini gördü ve bunu değerlendirerek oyunu kullandı.
AKP oylarını yüzde 30 oranında artırarak iktidara geldi. Artık bunun kavgası olmaz. İktidarı ile muhalefeti ile herkesin bundan ders çıkarıp üzerine düşen görevi yapması lazım. AKP 5 seneden beri sürdürülen IMF ile anlaşmalarını yerine getirdi. Bundan sonraki süreçte de ekonomideki istikrar ortamının devam edeceğine inanıyorum.
Rona Yırcalı DEİK İcra Kurulu Başkanı:
Seçmen ve halk istikrardan taraf olduğunu, ekonomik büyümenin ve siyasi istikrarın devamından yana olduğunu gösterdi. Bu arada sayın Ağar’ın kendisine yakışan bir hareketi yaptığını, ‘arkadaşlarına danışmam lazım’ gibi gerekçeler göstermeden istifa etmesi siyasi hayatımızda fazla görülmeyen bir hareket ve onurlu bir hareket olarak görüyorum.
Tebrik ediyorum kendisini. Bundan sonraki dönemde bazı eksiklerin yapılmasını, gerekenlerin de bu dönemde ele alınmasını istiyoruz. İşsizlik birinci konu, bunun için birkaç anahtar var. Faizleri düşürülmeli, istihdamın üzerindeki yükler azaltılmalı.
Tek partili istikrar sürecek - Fettah Tamince-Rixos Grubu Başkanı:
İş hayatının beklentisi, parti ayrımı olmadan tek parti iktidarı ve istikrar idi. Bu beklentinin gerçekleşmesi sevindirici oldu. Siyasi istikrar devam edecek demek. Bütün dünya bizi izledi ve olumlu değerlendirecekler. Sayın Başbakan, yeni dönemde Sosyal Güvenlik Yasası gibi istihdamın yükünü hafifletici yasal tçedbirlerin alınacağını açıkladı. Bunu bekliyoruz. YÖK, Hükümet çekişmesinin sona ermesi gerekiyor. İş dünyasının yetişmiş eğitimli insan gücüne ihtiyacı var. Turizm sektörünün yasal düzenlemelerine daha farklı yaklaşılmalı ve çözüm getirilmeli.
Sanayiye önem verilmeli - Mustafa Boydak-Kayseri Sanayi Odası Başkanı:
Halkımız tercihini yaptı. AKP, oy oranını artırdı. Geçmişte kendisine oy vermeyenler de oy alarak, uyguladığı politikaların destek gördüğünü gösterdi. Yeni dönemde AK Parti, kendine oy vermeyenlerin taleplerini de gözeten politikalar izlemeli. Yeni dönemde iş ve yatırım ortamını destekleyici tedbirler geliştirmeli. Sanayiye biraz daha fazla önem verilmeli. Sosyal Güvenlik Yasası, istihdam üzerindeki vergiler gibi konular çözümlenmeli. Reel faizler düşmeli. Dövize bir şey denemez. Sanayici olarak kendimizi buna uyarladık.
Türk halkı istikrarı tercih etti - AKP Gaziantep Milletvekili Mehmet Şimşek
Merrill Lynch eski ekonomisti ve ismi ekonomiden sorumlu devlet bakanlığı için geçen AKP Gaziantep milletvekili Mehmet Şimşek seçim sonuçlarını Akşam'a değerlendirdi. Seçim sonuçlarının “mükemmel” olduğunu belirten Şİmşek, bu sonuçlarla ekonomik ve siyasi istikrarın desteklendiğini ve bu nedenle Türkiye’nin kredi notunda yakında bir artışın beklediğini söyledi.
Türk halkının istikrarı, reformları ve değişimi tercih ettiğini söyleyen Şimşek, “Halkımız 5 yıldır devam eden değişimden yana tercih koydu. Seçim meydanlarında boş vaadlerde bulunmadık.” şeklinde konuştu. Seçim sonuçlarının ekonomi için çok cesaret verici olduğunu belirten Mehmet Şimşek şöyle devam etti:
Ferit Şahenk-Doğuş Grubu Başkanı:
Çok demokratik bir sonuç olduğuna inanıyorum. Hiç bir olay olmadan seçimler sonuçlandı. Sonuç istikrarın devamı yönündeki tek parti iktidarı oldu. Tek parti iktidarı çıkması, istikrar için olumlu bir unsur. Yeni hükümet, ekonomik büyümeyi yüzde 7’nin altına indirmeden hatta daha da ilerleterek götürmeli.
Murat Yalçıntaş (İstanbul Ticaret Odası Başkanı:
Türk halkı, seçim sonuçlarıyla ekonomiden, işten aştan yana olduğunu göstermiştir. Yeni hükümetin, Türkiye’yi daha aydınlık günlere götüreceğine inanıyorum. İş alemi olarak istikrarın, güçlü hükümetin önemi bir kez daha görülmüştür. Türkiye ekonomisi için en iyisi olmuştur. AKP’nin tek başına iktidar olmasıyla ekonomik reformlar hız kesmeyecek. Ancak kümetten cumhurbaşkanlığı seçim sürecinde herhangi bir gerginliğe meydan vermemesini istiyoruz.
Dünyanın 22 Temmuz yorumu
22 Temmuz 2007 Pazar 14:47
Dünyanın gözü 22 Temmuz seçimlerinde. İşte yabancı basının ilginç manşetleri.
Türkiye’deki kritik seçimler tüm dünyada büyük yankı buldu. Yabancı medya, ülkemizde bugün gerçekleşen seçim için farklı yorumlar yaptı.
İşte yabancı medya yorumları;
WASHİNGTON POST: BİR KUMAŞ PARÇASI OLMASAYDI TÜRKİYE SEÇİME GİTMEZDİ
Washington Post da “İslamcı giysi, Türk seçimleri öncesi tartışmalara hakim oldu" başlığı kullandığı haberinde türbanı kastederek “bir kumaş parçası olmasaydı, Türkler bugün seçime gitmezlerdi" ifadelerini kullandı. Gazete, “Türban tartışmaları, Türkiye’nin, Müslüman dünyasının büyüyen muhafazakarlığına boyun eğip etmeyeceğine ilişkin derin kaygıları yaratıyor" yorumunu yaptı.
LE FİGARO: "ATATÜRK’ÜN ÜLKESİ GELECEĞİNİ OYLUYOR"
Fransız Le Figaro başyazısında anayasal kriz ortasında yapılan seçimlerin birçok açıdan hayati önem taşıdığını belirtti. “Atatürk’ün ülkesi geleceği oyluyor" diyen gazete, “Avrupa ile ne gibi bir ilişki istediği kararından önce Türkiye, kendisine uygun toplum modelini seçmeli, askerlerce empoze edilen laik bir sistemi ile henüz tanımlanılamayan İslami model arasında yolunu bulmalı" değerlendirmesini yaptı.
OBSERVER: TÜRKİYE TARİHİNİN EN ÖNEMLİ SEÇİMİNİ YAPIYOR
“Milliyetçiler, seçim mücadelesine gölge düşürüyor" başlığını kullanan İngiliz The Observer ise, “Bugün kritik seçim, laikleri ve İslamcıları karşı karşıya getirdi. Ancak büyüyen etnik gerilimler ve şiddet belirleyici faktör olabilir" değerlendirmesini yaptı. Gazete, “AK Parti’nin çıkarttığı reformlar olmadan Türkiye Avrupa merdiveninde bir yeri olmazdı. O zamandan beri Türkiye yolunu kaybetti" sözlerine yer verdi.
NYT: TÜRKİYE BİR KAVŞAKTA
“Genç siviller" grubunu değerlendirdiği haberinde NYT, “Türkiye, bir kavşakta" ifadesini kullandı. Türkiye’de geçmişle bir uzlaşıya varmanın acı verici olduğunu, bazı Türklerin de ülkeyi etkisi altına alan değişikliklerin karşısında eskimiş milliyetçilik patikaya çekildiklerini öne sürdü.
LE MONDE: İSLAM, LAİKLİK VE AVRUPA: TÜRKİYE TERCİH YAPIYOR
Fransız gazetesi Le Monde ise, “İslam, laiklik, Avrupa: Türkiye, tercih yapıyor" dediği analizde seçim sonrası parlamentoda yaşanması beklenen zorluklara dikkat çekerken “Kürt milletvekillerinin, Sayın Erdoğan’ın onlarla işbirliği için şart koştuğu PKK’yı kamuoyu önünde kınamaları olasılığı azdır" diye yazdı.
SUNDAY TİMES: TÜRBAN SAVAŞINDAKİ TÜRKİYE SANDIK BAŞINA
İngiliz The Sunday Times’da, “Türban savaşındaki Türkiye sandığa gidiyor" başlığı ile yayınlanan haberde “Ordu kışlalarda kalacak mı?" sorusunu sorarken" Türkiye’de bazı laiklerin de Atatürk’ün 1923 projesinin güncelleştirilmeye ihtiyaç olduğunu kabul ettiklerini yazdı.
BBC: TÜRKLER KİLİT SEÇİM İÇİN SANDIK BAŞINA
İngiliz yayın kurumu BBC de, “Türkler, kilit seçim için sandık başına gidiyor" başlıklı haberinde “sandıklar, laik gelenek için kritik bir test olacak genel seçim için sandıklar açıldı" dedi. BBC, seçmenlerin oy kullanmak üzere tatil yaptıkları plajlardan otobüslere doldurarak eve yöneldiklerini belirtti.
EL CEZİRE: KÜRTLER KİLİT ROL OYNAYABİLİR
Kürt milliyetçilerinin seçime rekor düzeyde aday ile katıldıklarını belirten El Cezire ise, seçim sonucunun Kürtlerin cumhurbaşkanlığı seçiminde “kilit" bir rol oynamalarına yol açabileceğini, AK Parti’nin cumhurbaşkanı için Kürtlerle “ittifak" kurabileceğini belirtti.
LİBERATİON: GERÇEK ANI
Fransız Liberation gazetesi ise, Türkiye’deki seçime ilişkin haberinde ulus ve cumhuriyete ilişkin iki ayrı kavramın yüz yüze geldiğini belirterek “ilkbahardaki krizden sonra gerçek anı geldi" görüşünü dile getirdi.
LA VARGUARDİA: KAPİTALİST AK PARTİ’YE DERİN TÜRKİYE OY VERİYOR
İspanya’nın önemli gazetelerinden La Vanguardia da, “Türkiye, krizden nasıl çıkılacağını oyluyor" başlıklı haberinde “Ülke, ılımlı İslam ile ordunun gözetimindeki laiklik arasında karar veriyor" diye yazdı. Gazete, “Kapitalist AK Parti’ye derin Türkiye, kırsaldaki yoksullaşmış insanlar ve büyük kentlerin çoğalan banliyöler oy veriyor" ifadesini kullandı.
W.TİMES: “MODERN TÜRKİYE HALA ŞEKİLLENİYOR"
Washington Times gazetesi, seçimleri “Türkiye’nin siyasi geleceğine şekil verilirken" başlıklı başyazısında değerlendirdi. Seçimlerin Türk siyasetinde yaşanan kargaşanın sadece bir parçası olduğunu belirten gazete, Türkiye’nin ulusal kimliği konusunda “derin" sorunların olduğunu da yazdı.
EL MUNDO: KÜRT SORUNU PARLAMENTODA CİDDİ GERİLİMLER YARATACAK
İspanyol El Mundo da “Türkiye’deki seçimlerin başlıca aktörleri Islamcılar ve kürt krizi" görüşünü öne sürdü. Seçimlerde “Kürtlerin statüsü ve Müslüman nüfusu ile laik devlet arasındaki zor denge gibi hayati konulara ilişkin kararlar verecek olan parlamentoönun belirleneceğini kaydeden gazete, “Sonuç ne olursa olsun Kürt sorunu parlamentoda ciddi gerilimler yaratacak gibi" diye yazdı.
LA TİMES: TÜRK SEÇİMİN KALBİNDE DİN VAR
Los Angeles Times gezetesi ise, “Türkiye’deki seçimin kalbinde din olduğuönu öne sürdü. Seçimlerin sonucunda aylarda “yeni siyasi çatışmaların yaşanabileceğini belirten gazete, seçimlerin büyük tartışmaların sonucunda yapılmasına karşın hemen hemen olaysız geçtiğine dikkat çekti.
21/7/2007 · Kategori: Haber
Nasıl oy kullanabilirim?
21 Temmuz 2007 Cumartesi 12:11
Yarın büyük gün. İşte seçimde kim, nasıl, nerede ve ne zaman oy kullanacak;
Türkiye, yarın 23. Dönem Milletvekili Genel Seçimi için sandık başına gidecek. 42 milyon 533 bin 41 seçmen, 158 bin 700 sandıkta oy kullanacak. Vatandaşlar, seçmen bilgi kağıtları ve geçerli kimlik belgeleriyle oyunu verecek. Seçmen bilgi kağıdı gelmeyen vatandaşlar da oy kullanabilecek. Seçmen kağıdı bulunmayıp kütüğe kayıtlı olanlar, ibraz edecekleri geçerli kimlik belgeleriyle (nüfus kağıdı, resmi daireler veya iktisadi devlet teşekküllerince verilen soğuk damgalı kimlik kartı, pasaport, ehliyet, evlenme cüzdanı) oy verebilecekler.
Bu belgelerden birini ibraz edemeyen seçmen oyunu kullanamayacak. Seçmenler, YSK'nın ''www.ysk.gov.tr'' internet sitesinden de hangi sandıkta oy kullanacaklarını öğrenebilecek.
Oy verme işleminde;
Adıyaman Ağrı Artvin Bingöl Bitlis Diyarbakır Elazığ Erzincan Erzurum Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari, Kars Malatya Kahramanmaraş Mardin Muş Ordu Rize Siirt Sivas Trabzon Tunceli Şanlıurfa Van Bayburt Batman Şırnak Ardahan Iğdır Kilis illerinde 07.00-16.00 saatleri arasında yapılacaktır.
Bu illerin dışında kalan diğer illerde ise 08.00-17.00 saatleri arasında yapılacak.
Yüksek Seçim Kurulunca belirlenen oy vermenin bitiş saati geldiği halde sandık başında oylarını vermek üzere bekleyen seçmenler varsa, sandık kurulu başkanı bunları saydıktan sonra sıra ile oylarını kullanmalarına izin verecek.
OY VERME YERLERİ Seçim günü sandık kurulu başkanı ve 6 üye, en geç 05.00-06.00'da göreve başlayacak. Kapalı oy verme yerleri, oyların gizliliğini ve seçmenlerin oylarını tam bir serbestlik içinde vermelerini sağlayacak, dışarıdan içerisinin gözetlenmesine imkan bırakmayacak elverişli bölümlerde olacak. Oy verme yerlerinin çevresi YSK tarafından özel olarak yaptırılan karton paravanlarla kapatılacak.
TUTUKLULAR NASIL OY KULLANACAK?
Ceza infaz kurumları ve tutukevlerine de yarın sandık konulacak. Tutuklular, yeterli güvenlik tedbiri alındıktan sonra, ceza infaz kurumları ve tutukevi idaresinin belirleyeceği bir düzen içinde oy kullanacakları sandık bölgesine getirilecek.
Tutukluların serbest ve gizlilik içinde oylarını kullanmaları sağlanacak. Ceza infaz kurumlarına, tek bir tutuklu bulunsa dahi sandık konulacak.
HASTA YAŞLI VE ÖZÜRLÜLERE ÖNCELİK VAR Seçim günü, sandık başına gelen seçmenler, sandık kurulu önüne kurul başkanı tarafından sıra ile birer birer alınacak. Gebeler, hastalar, özürlüler ve yaşlılar sırada bekletilmeden oylarını kullanabilecek. Sandık başında, seçmene vereceği oy hakkında hiçbir kimse müdahale, telkin veya tavsiyede bulunamayacak. Hiçbir seçmen oyunu kullandıktan sonra sandık başında kalmayacak. Yardıma muhtaç ve özürlü olanlar ise oylarını birinin yardımıyla kullanacaklar. Ancak bir seçmen birden fazla kişiye yardım yapamayacak. Okuma-yazma bilmeyen seçmenlere, oylarını kullanmaları konusunda başkaları tarafından sandık alanında yardım edilemeyecek. Bu durumdaki kişilere sormaları halinde sandık kurulu başkanı tarafından belirlenen çerçeve içerisinde açıklamalarda bulunulabilecek. Sandık başlarında oluşan oy verme kuyrukları sandık kurulunun bir üyesi tarafından sürekli denetlenecek. Bu üye, kuyrukta daha önce oy kullandığı belirlenen parmağında çıkmaz boya bulunan seçmeni uyaracak. Uyarı dikkate alınmazsa bu kişiler güvenlik kuvvetlerince sandık mahallinden uzaklaştırılacak. Seçmenler, sandık kurulu başkanından alacakları birleşik oy pusulası ve mühürle kapalı oy verme yerine girecekler. Burada oyunu vereceği partinin ambleminin veya bağımsız adayın isminin altındaki yuvarlak içerisine mührünü basacak, pusulayı zarfa koyarak sandığa atacak. Seçmenler, oylarını sandığa attıktan sonra sandık seçmen listesindeki isimlerinin karşısını imzalayacak. Mükerrer oy kullanımını önlemek için oyunu kullanan seçmenin sol işaret parmağı çıkmayan boya ile boyanacak. Sandık kurulu başkanı oyunu kullananların seçmen bilgi kağıtlarının arkasını imzalayıp mühürleyecek.
SEÇİMDE 14 PARTİ VE 699 BAĞIMSIZ VAR
Seçime 14 siyasi parti katılacak. 85 seçim bölgesinin bulunduğu seçimde, 699'u bağımsız, toplam 7394 aday yarışacak. Çekilen kura sonucu siyasi partiler, birleşik oy pusulasında sırasıyla;
Aydınlık Türkiye Partisi Bağımsız Türkiye Partisi Saadet Partisi İşçi Partisi Cumhuriyet Halk Partisi Halkın Yükselişi Partisi Özgürlük ve Dayanışma Partisi Genç Parti Demokrat Parti Liberal Demokrat Parti Milliyetçi Hareket Partisi Adalet ve Kalkınma Partisi Emek Partisi Türkiye Komünist Partisi olarak yer alacak. İlk kez bağımsız adayların isimleri de birleşik oy pusulasında bulunacak.
Pusulaların üst bölümünde siyasi partilere, alt ve yan bölümlerinde bağımsız adayların isimlerine yer verilecek. Bağımsız aday sayısı fazla olan illerde büyük zarflar, diğer illerde normal boyuttaki zarflar kullanılacak.
OYLARIN TASNİFİ
Sandıklar, sandık seçmen listesindeki seçmenlerin tamamı oy kullanmış olsalar dahi, oy verme için belirlenen sürelerin bitiminden önce açılamayacak. Oy verme için belirlenen sürelerin bitiminde sandık başında bekleyen varsa, bunların sayımı yapılarak hepsinin oy kullanması sağlanacak. YSK'nın belirlediği esaslara göre, hangi seçmen tarafından atıldığı belli olacak şekilde imza, mühür veya işaret taşıyan, arkasında sandık kurulu başkanlığının mühürü bulunmayan oy pusulalarının yanı sıra hiçbir yerine ''evet'' ve 'tercih'' mühürü basılmamış oy pusulaları geçersiz sayılacak.
Birden fazla siyasi partiye ayrılan alana basılmış veya taşmış ''evet'' veya ''tercih'' mühürlü oy pusulaları da geçersiz olacak. SONUÇLAR NASIL BELİRLENECEK?
Gümrük kapılarında kullanılan oylar, Türkiye barajının belirlenmesinde ve her seçim çevresinde etkili olacak. YSK'nın belirlediği esaslara göre, seçim sonuçlarının belirlenmesinden önce Türkiye genelindeki toplam geçerli oylar tespit edilecek. Bu oylara gümrük kapılarında kullanılan toplam geçerli oylar eklenecek. Bu şekilde belirlenecek toplam oy sayısının yüzde 10'unu aşan siyasi partiler, milletvekili çıkarmaya hak kazanacak.
SEÇİM GÜNÜ DE YASAK VAR
-Propaganda dönemi, siyasi partilerin radyo ve televizyonda bugün yapacakları son konuşmalarla saat 18.00'de sona erecek.
-Bu saatten yarın saat 21.00'e kadar yayın yasağı uygulanacak. -Milletvekili seçiminin yapılacağı yarın sabah saat 06.00'dan gece saat 24.00'e kadar, her ne suretle olursa olsun alkollü içki satılmayacak,
-İçkili yerlerde umumi mahallerde alkollü içki verilmeyecek, içilmesi yasak olacak. -Oy verme süresince bütün umumi eğlence yerleri kapalı kalacak, eğlence yeri niteliğini taşıyan lokantalarda yalnız yemek verilebilecek. -Yarın sabah saat 06.00'dan gece saat 24.00'e kadar, emniyet ve asayişi korumakla görevli olanlardan başka hiçbir kimse silah taşıyamayacak
-Saat 18.00'e kadar radyolar ve her türlü yayın organları tarafından seçim ve seçim sonuçları ile ilgili haber, tahmin ve yorum yapılması yasak olacak.
-Yarın saat 18.00 ile 21.00 arasında radyolarda ve her türlü yayın organlarında ancak Yüksek Seçim Kurulu tarafından seçim ile ilgili olarak verilecek haber ve tebliğler yayınlanabilecek. -Saat 21.00'den sonra bütün yayınlar serbest olacak. Yüksek Seçim Kurulunca gerek görülmesi halinde saat 21.00'den önce de yayınların serbest bırakılmasına karar verilebilecek.
OY VERİRKEN DİKKAT EDİLMESİ GEREKENLER
Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında Kanun'a göre, oy verme günü seçmenler belirlenen yasaklara uymamaları halinde uymamaları durumunda alacakları cezalar şöyle: -Haksız oy temin edenlere 1 yıldan 3 yıla hapis cezası, -Seçmenin oyunu kullanmasına engel olanlara 1 yıldan 4 yıla hapis cezası,
-Sandık başında oy verme yönünden kendisine yükletilen ödevleri ihtara rağmen yapmayan seçmenler 500 liradan bin liraya kadar hafif para cezası, -Oyunu kullandıktan sonra ihtara rağmen sandık başından ayrılmayan veya herhangi bir müdahale, telkin veya tavsiyede bulunan veya bunlara teşebbüs edenler 3 aydan 1 yıla hapis cezası, -Oy verme sırasında seçme yeterliği olmadığını bildiği halde oy vermeye teşebbüs edenler veya verenler 2 yıldan 5 yıla hapis cezası, -Başkasının adını taşıyarak oy vermeye teşebbüs eden veya verenlere 3 yıldan 5 yıla hapis cezası, -Bir sandıkta oy verdikten sonra başka bir sandıkta oy vermeye teşebbüs eden veya veren kimselere 3 yıldan 5 yıla hapis cezası.''
21/7/2007 · Kategori: Makale
Sandığa Gidin / Rıza Zelyut
|
Rıza Zelyut Sandığa gidin
Sevgili okurlarım!.. Her şey yalan bugün doğru... Bugünü çok iyi değerlendirin. Bakın: Hırsızlar koşa koşa sandığa gidiyor. Terörist tayfası bütün gücüyle sandığa yükleniyor. Ali Dibolar, sandığı ablukaya almışlar. İstiyorlar ki bu yolsuzluk düzeni devam etsin... Sömürgen-vurguncu sermaye sahipleri de sandığı asla bırakmıyor. Dünyanın en tatlı faiziyle kolaydan para kazanıyorlar ya... Hazinemizi istedikleri gibi tırtıklıyorlar ya... Bu yüzden borsayı hep zıplatıyorlar ya... Ekonomi iyi deyip sizi kandıracaklar ya... Kendi çocukları emeklemeye başlamadan dolar milyoneri oluyor ya... Bütün yamuklar sandığa gidiyor. Ya siz neredesiniz? Yoksa, 'Benim bir oyumdan ne çıkar ki...' mi diyorsunuz? Sizin o bir oyunuz var ya... Çok önemlidir; unutmayın... Unutmayın: Bir oy dünyaya bedeldir. Bir oy, iktidarı tayin eder. Siz gitmezseniz de öbürleri gidiyor. Gidip, yamuklar iktidarı belirliyor. Sizin de şikayet etmeye hakkınız kalmıyor. Haydin, sandığa gidelim. Sandığı haramilerden kurtaralım...
OYUNUZ KURŞUN OLMASIN Hem yazıyorum hem de gazetelere bakıyorum 2 askerimiz daha şehit olmuş. O anaları düşünüyorum: Aslan gibi çocuklarının başında yakalarını yırtıyorlar. Feryatları yeri göğü dolduruyor. Ama kim duyar onları... Tayyip Erdoğan'ın fotoğrafları dev gibi panolarda. Her yeri işgal etmiş... 'Yola devam!' diyor... Yeni çocuklarımızın ölmesi için... Yola devam. Genelkurmay Başkanı Büyükanıt'ın sözlerini yeniden duyuyorum: Terörü önlemek için Kuzey Irak'a girmeliyiz. Girersek başarılı oluruz. Ama dev panolardan millete bakıp 'Yola devam!' diyen kişi, karşı çıkıyor. 'Ben girmem, oradakilere dokunmam!' diyor anlayacağınız. Ama oradakiler bizim çocuklarımıza dokunuyorlar. Her gün birini, ikisini havaya uçuruyorlar. Bu yüzden: Oyum, benim evladımdır. Onun canını cellada teslim etmem. Oyum kurşuna dönmesin. Gelip beni vurmasın.
ZAM GELECEK AKP yeniden iktidar olursa, vatandaş yandı yanacak. Bunlar IMF'ye imza verdiler. Ali Babacan attı imzayı. Bunu da eski bakanlardan Cafer Tayyar Sadıklar açıkladı: Seçimlerden sonra zam yağacak... Doğal gaz, elektrik, su, akaryakıt, ulaşım. Aklınıza ne gelirse zamlanacak... Bundan kurtulmak için bu iktidardan kurtulacaksınız... Bir kutu yiyecek, beş torba kömürle sizi kandırmaya çalışana, cevap verme günü bugündür: Oyunuzun, namisiniz olduğunu gösterin...
KADINI ORTAÇAĞA GÖTÜRENLER Bir de kadınlarımızın özel sorunu var. Bu zihniyet kadını zevk aleti gibi hayal eder, bu yüzden de eve hapseder. Bunlardır kadını eksik etek gören. Ey kadınlar... Ey analarımız... Ey bizleri doğurup büyütenler... Bu aşağılanmaya razı mısınız? Hazreti Hatice gibi, Hazreti Fatıma gibi, Selçuklu İmparatorluğu'nu yöneten Türkan Sultan gibi kadının muhteşem duruşunu onlara göstermeyecek misiniz? Kadınların, kadınlık haklarına sahip çıkma fırsatı gelmiştir. Sizi böyle ikinci sınıf varlık haline getirenler, seçmen listesinde karşınıza geliyor. Mührü asla bunlara vurmayın.
KURBAĞA MISINIZ? Kurbağayı kaynatmanın yolunu biliyor bunlar. Su dolu kazanın içine bırakıp altını ağır ağır ısıtıyorlar. Kurbağa sıcağa alışıyor. Gevşiyor. Piştiğini, yanacağını anladığı zaman... Artık zıplayamıyor... Ve telef olup gidiyor. Seçmeni o hale getirmeye çalıştılar. Durmadan seçim anketi yayımladılar ve AKP'yi rakipsiz gösterdiler. Gazeteler, televizyonlar iktidar ateşiyle halkımızı iyice yumuşattılar. Çevremizde tuzaklar kuruldu; bekliyorlar: Oylar AKP'ye giderse millet telef olur. Fakat halkımız bugün zıplayıp bunlardan kurtulacaktır.
OYLARI BÖLMEYİN Sandığa giderseniz... Oyunuzu dürüstlere verirseniz... Türkiye, Türkiye'nin altını oyanlardan kurtacaktır. Bunun için oyları bölmeyin... AKP'nin karşısında iki büyük parti var: Biri CHP, biri MHP... Hesabı soracak olan, bunlardır. Kendinizi hangisine yakın buluyorsanız oyunuzu ona verin. Verin ki Türkiye; devletiyle kavga edenlerden kurtulsun... Rahat nefes alsın. Üzülenler; teröristler olsun; vurguncular olsun, Amerika olsun; faizle para kazanan emperyalist şirketler olsun... Bizler de bayram yapalım.
Güneş, 21.07.2007 |
19/7/2007 · Kategori: Soylev
GENEL BAŞKAN DENİZ BAYKAL’IN
ANTALYA MİTİNGİNDE YAPTIĞI KONUŞMA
(18 Temmuz 2007)
Sevgili Antalyalılar, sevgili kardeşlerim, çok değerli hemşehrilerim, hepinizi büyük bir özemle, sevgiyle, saygıyla, şükranla selamlıyorum. Hepinize bu güzel miting için teşekkür ediyorum. Bu mitingle biraraya gelen sevgili Antalyalı kardeşlerime, hemşehrilerime CHP’ye sahip çıktıkları, böyle bir büyük toplantıyı gerçekleştirdikleri için yürekten teşekkür ederim.
Bakıyorum bu miting de altıoklu kırmızı CHP bayraklarıyla, mavi güvercinli DSP bayrakları, ayyıldızlı Türkiye Cumhuriyeti bayrakları birbiriyle ne güzel uymuş, ne güzel kaynaşmış, ne güzel süslemiş Antalya’yı. Antalya’yı bezemişsiniz. Sağolun, hepinize yürekten teşekkür ediyorum.
Sevgili Antalyalılar, seçim kampanyasının sonuna doğru yaklaştığımız şu sırada Antalya’mıza gelmek, sizleri selamlamak, sizlerle kucaklaşmak, bu seçim mücadelesinin bu sün günlerinde büyün Antalya’nın hayır dualarını almak için aranızdayım. Sizlerin desteğinizi arkamda bir kez daha hissetmek için aranızdayım.
Bugün burada muhteşem Antalya kaynaşması, Antalya bütünleşmesi sergilemişsiniz, eksik olmayın. Bu kaynaşma, bu bütünleşme inşallah bütün Türkiye’de gerçekleşecek. Bütün Türkiye’de bunu yaşayacağız.
Biraz önce Giresun’daydım. Dün Trabzon’daydım. Ondan bir gün önce Gaziantep’teydim. K.Maraş’taydım. Malatya’daydım. Yurdun gittiğim dört bir köşesinde meydanlarda yeni bir nabzın attığını ve milletin artık yeni bir dönemi açma kararını aldığını memnuniyetle görüyorum. Şimdi Antalya’mızda bir kez daha bu manzaraya tanık oluyorum. Gerçekten Türkiye’nin önünü açıyorsunuz. Siz burada miting yapmıyorsunuz, tarih yazıyorsunuz.
Nasılsınız sevgili Antalyalılar? Keyfiniz yerinde mi? İşleriniz yolunda mı? Kazancınız yerinde mi? Sattığınız aldığınız birbirini tutuyor mu? Borçlar ödendi mi? Gençler iş buldu mu? Çiftçiler şöyle bir toparlandı, kendine geldi mi? Pamukçunun yüzü gülüyor mu? Sebzecinin yüzü gülüyor mu? Seracının yüzü gülüyor mu? Esnafın yüzü gülüyor mu? Emekliler nasıl? Emekliler mutlu mu? Maaş artışları yeterli değil mi? Emeklilerin alacakları vardı hani bir tüfe alacağı. Ödenmedi mi? Mahkeme karar verdi gene de ödenmedi mi? Türkiye zenginleşti diyorlar? Zenginleştiniz mi? 6 kat Türkiye’nin geliri arttı diyorlar, Antalya’nın da arttı mı? Sizinde arttı mı? Artmadı mı? Gençler iş bulabiliyorlar mı? Üniversiteden mezun olup diplomayı tayin olabiliyor mu? Bu KPS sınavına giren çocuklar iyi puan alıyorlar, sonra öğretmen olarak tayinleri çıkıyor mu? Hemşire olarak tayinleri çıkıyor mu?
Peki bu kadar zenginlik nereye gidiyor? Bakın, borsada 6 kat zenginleşme var diyorlar. Sizin borsada paranız yok mu? Borsada şirketiniz yok mu? O zenginleşmeden size gelen bir şey yok mu? Borsada parası olanları %70’i yabancı mı? Yani Türkiye’den yabancılar mı zengin oluyor? Onlar Türkiye fırsatlar ülkesi diyorlar. Türkiye’den zengin oluyoruz. Allaha şükür diyorlar, hayatlarından memnu onlar.
Onlar siz memnun değil misiniz? Peki Türkiye’den yabancılar zengin oluyor, yerliler hiç zengin olmuyor mu? Zengin olan yerli hiç yok mu? Var değil mi? Bakın son dönemde Türkiye’nin borçları olağanüstü arttı. Türkiye’de 80 yılda 2004’e kadar 220 milyar dolar borç yaptı. 80 yılın ortak borcu. Atatürk dönemi var, İnönü dönemi var, Bayar, Menderes dönemi var, Demirel dönemi var, Özal dönemi var, öbürleri var. Toplam borç ne kadar? 220 milyar dolar.
Bu iktidar geldi 4,5 yılda bu borca 200 milyar dolar kadar ek yaptı, 80 yıla yakın bir borç yaptı ve bugün Türkiye’nin toplam borcu 407-408 milyar dolar. Tamam mı? Şimdi Atatürk dönemi, İnönü dönemi de dahil diyorum ama onlara haksızlık yapıyorum. Allah rahmet eylesin, nur içinde yatsınlar, onlar tek borç yapmadılar. Onlar borç ödediler. Alın teriyle bu memlekette kalkınma yaptılar. Demiryolu yaptılar. Liman yaptılar. Fabrika kurdular. Karabük demir-çeliği kurdular, şeker fabrikalarını kurdular onlar Türkiye’yi ayağa kaldırdılar ama tek borç almadılar.
Lafın gelişi onları da dahil ettik. 80 yılda Türkiye’de alınan borca neredeyse yakın bir borcu 4,5 yılda bunlar yaptılar. Peki o borçtan size gelen, size yansıyan bir şey yok mu? O borç milletin borcu. O milletin borcu sizin refahınıza, yaşamınıza bir katkı yapmadı mı?
Peki bunlar elde avuçta ne varsa sattılar değil mi? Satıyorlar hala değil mi? O cumhuriyet döneminin hani bunlar çivisi bile yok bunların dedikleri o CHP’nin yaptığı fabrikaları, tesisleri teker teker şimdi satıyorlar değil mi? Bunlar hazırdan miras buldular ona eklemediler, onu satarak gün geçiriyorlar değil mi? O satılan malla kimin? Milletin. Milletin o satılan mallardan bir kazancı var mı? Size oradan gelen giden bir şey var mı?
Şimdi bunlar bu kadar imkanı kullanmışlar ve Türkiye’yi zenginleştirdik diyorlar. Ama bu zenginleşen insanların arasında Türkiye’de çiftçi, Türkiye’de esnaf, Türkiye’de genç, Türkiye’de emekli, Türkiye’de işçi, Türkiye’de memur. Bunun refahında bir artış var mı? Ne oldu? Türkiye’nin üzerinden birileri zenginleşiyor değil mi?
Bakın Japonya Türkiye’nin 7 katı zengin. Bugün Türkiye’deki dolar milyarderi sayısı Japonya’dan fazla. Japonya 7 katımız zengin Japon halkı bizden 7 kat zengin ama Türkiye’deki dolar milyarderi sayısı Japonya’dan fazla. Bu neyi gösterir? Bu Türkiye’de gelir dağılımının ne kadar çarpık olduğunu gösterir değil mi?
Bu son dönemde ne oldu? Türkiye’de süper zenginler daha süper zengin oldu. 5 yıldızlı süper zengin oldu. Değil mi? Zenginler hafif yoksullaşmaya başladı orta sınıfa doğru. Orta sınıf yoksullaşmaya başladı. Yoksul daha da yoksul oldu. Yabancılar Türkiye’nin üzerinden kat kat zengin oldu. Değil mi?
Türkiye’de manzara bu. Antalya’da farklı mı? Değil. Esnaf ne durumda Antalya’da? Antalya turizm kenti. Buraya milyonlarca insan geliyor, yüksek kazanç ortalaması olan milyonlarca insan geliyor. Öyle olduğu halde Antalya’da bu sıkıntılar, bu şikayetler yaygın.
Sevgili hemşehrilerim, Türkiye yanlış yönetiliyor. Türkiye ekonomisi faize ve ranta çalışıyor. Üretime, kalkınmaya, istihdama, gençlerin iş bulmasına, gelirin adaletle paylaşılmasına, çiftçinin güçlenmesine, esnafın güçlenmesine, yerli sanayicinin kalkınmasına yönelik değil. Faizin getirisini sağlamaya, paranın para kazanmasını sağlamaya, dışarıdan ithalat yapmaya, ithalat yapmak için borçlanmaya, borçlanabilmek için yüksek faiz ödemeye dayalı bir politika götürülüyor. Bu politikanın sınırına gelinmiştir, Türkiye’de yeni bir politikaya ihtiyaç var. Artık rant ekonomisine değil üretim ekonomisine, kalkınma ekonomisine, gençlere iş veren bir ekonomiye, istihdam yaratan bir ekonomiye, tarıma sahip çıkan, değer veren bir ekonomiye ihtiyaç var.
Bakınız sevgili hemşehrilerim, biz iktidara gelirsek bu durumu değiştirmek için ciddi hazırlıklar yaptık. Önümüzdeki dönem inşallah CHP’nin iktidar dönemi olacak. Bunun bütün işaretlerini görüyoruz. CHP iktidarında bizim temel çıkış noktamız tarımı ve çiftçiyi kalkındırmak olacak. Kalkınma topraktan başlayacak. Çiftçiden başlayacak. Kalkınmanın temeli köylüdür, çiftçidir, topraktır, üretimdir.
Siz bir gökdeleni bataklığın üzerine inşa edebilir misiniz? Önce bataklığı sağlamlamak lazım değil mi? Önce tarımı, çiftçiyi güçlendirmek lazım. Kalkındırma onun üzerine olacak. Tarımı güçlendireceğiz. Bunun için mesela diyoruz ki, köylünün girdisinin en önemlisi olan mazottan CHP iktidar gelince ÖTV’yi almayacağız diyoruz. Yarıya indireceğiz mazotun fiyatını.
Değerli arkadaşlarım, çiftçinin mazotundan neler alınıyor? Dışarıdaki petrolün, ithal edilen petrolün fiyatı o çiftçinin mazotunun içinde, onun rafineride işlenmesinden kaynaklanan masraf o da içinde, nakliye o da içinde, bayi karı o da içinde, KDV o da içinde.
Biz diyoruz ki, orada dur. Yeter. Çiftçiye vereceğin mazottan bunları almanı kabul ediyoruz. Ama bunları bir de üzerinde bir koyundan iki post çıkarır gibi, KDV’yi aldıktan sonra bir de bütün bu aldığın masraflara eşit 1 milyonun üzerinde bir ÖTV almanı kabul etmiyoruz diyoruz. Çünkü çiftçi perişan. Çiftçinin desteğe ihtiyacı var. Çiftçinin kalkınmaya ihtiyacı var. Girdi fiyatını makul tutmak lazım.
Yunanistan çiftçisi mazotu 1 milyon 100 bin liradan kullanıyor. O da pamuk üretiyor Antalya çiftçisi de pamuk üretiyor. Ama Antalya çiftçisi mazotu 2 milyon 300 bin liradan alıyor. 1 milyon 100 bin, 2 milyon 300 bin. Sonra devlet diyor ki, Yunanistan’ın pamuğu daha ucuz. Ben Yunanistan’dan alırım diyor. Antalya’nın Kınık Ovasının, Manavgat’ın, Serik’in pamuğunu almayı reddediyor. Yunanistan Türkiye’ye pamuk ihraç ediyor. Niye? Ucuz mazotla çalışıyor Yunan köylüsü. Ama benim Antalyalı çiftçi kardeşim onun iki katı mazotu kendi cebinden ödüyor, onunla rekabet etmeye mecbur kalıyor.
Bu haksızlıktır. Bunu kaldıracağız. Bunu söyledik. Başbakan olmaz öyle şey dedi. Şimdi ben soruyorum Başbakana; başka yerlerde sordum Antalya’ya dan da soruyorum, Sayın Başbakan sen o oğlun Burak’ın gemiciğine mazotu ÖTV’li mi veriyorsun ÖTV’siz mi veriyorsun?
Burak’ın gemisi daha doğrusu affedersiniz gemi değilmiş. Gemicikmiş. Bunu da yeni öğrendik. Gemi var gemicik var. Merak ettim bu gemicik kaç metre diye, 96 metreymiş. Enine ne kadar dedim, 15 metre eni. 200 TIR yükü kuru yük taşıyor. İyi mi? Gemicik. Al cebine koy. Çiçek diye tak.
Şimdi sevgili kardeşlerim, bu gemiciğe mazot ÖTV’siz veriliyor. Özel uçak şirketleri onlarda mazotu indirimli alıyor. Ona itiraz eden yok. Buna da itiraz eden yok. Peki sıra köylünün mazotuna gelince olmaz öyle şey. Nasıl sen denizden ve havadan almıyorsan Deniz Baykal gelecek o da topraktan, karadan, çiftçiden mazotunda ÖTV almayacak.
Değerli arkadaşlarım, hesabını yaptık. Masrafı ne kadar biliyor musunuz? 2,5 milyar dolar. Kaç kişi yararlanacak? 20 milyon kişi. Sen 50 tane bankasını batırmış bankerden 50 milyar doları esirgemiyorsun da 20 milyon çiftçiden Deniz Baykal 2,5 milyarı mı esirgeyecek. Bunu uygulayacağız. Bunu yazın, bir kenara koyun. İnşallah 4 gün sonraki seçimde CHP iktidar. Göreceksiniz nasıl uygulanırmış mazot.
Değerli arkadaşlarım, CHP iktidarı bundan önceki iktidarlar gibi olmayacak yani hepsi birbirinin aynı. Gelmeden önce söz verirler, geldikten sonra tutmazlar. Yok böyle bir şey. Ciddi hazırlıkla ve Türkiye’yi değiştirmek için geliyoruz. Çok ciddi iddialarımız var.
Ne yapacağız? Mesela Yeşil Kartı kaldıracağız değerli arkadaşlarım. Yeşil Kart ne? Güya yoksul olanlara devletin sağladığı bir tedavi kolaylığı. Adam almak istiyor. Kaymakama gidecek, muhtara gidecek, evrakları dolduracak, fakirlik ilmühaberi alacak ve Yeşil Karta ulaşacak. Adam başvuruyor diyorlar ki, arkadaş senin iki tane ineğin varmış. Sen yoksul sayılmazsın sana Yeşil Kart yok diyorlar. İki ineği olana Yeşil Kart vermiyorlar ama altında Mercedesi olana Yeşil Kart veriyorlar.
Yani AKP’li kodamanı bulup ayarladın mı altında Mercedes bile olsa yoksul sayılıp Yeşil Kartı alıyorsun. Gerçekten ihtiyacı olan masum köylümüz, çiftçimiz o alamıyor. Değil mi? Buna son vereceğiz.
Ne olacak onun yerine? Onun yerine işte bu olacak. Şu nüfus cüzdanı. Şu nüfus hüviyet cüzdanı. Nüfus kimlik kartı bu olacak. Bunun bir şerefi var, bunun bir onuru var. Bu yeter. Bunun altında kimlik numarası var ya.kimlik numarasında her şey var. CHP Yeşil Kartı kaldıracak bunu koyacak.
Antalya’da yiyecek, içecek dağıtıyorlar mı? Bulgur, pirinç var mı? Kömürde dağıtıyorlar mı Antalya’da? Mitinglerde sandviç dağıtıyorlarmış. Ne yapıyorsunuz getirdiklerini? Alıyor musunuz? Almıyor musunuz? Niye almıyorsunuz? Yanlış bence. Yanlış. Bakı getirirlerse sakın ha tereddüt etmeyin alın. Hiçbir sakıncası yok. Canım günah değil mi diyorlar? Hayır, günah değil. Günahsa .Allah onun günahını benin boynuma yazsın. Senin hakkın o. Milletin parasıyla o dağıtılıyor. Alın, kullanın. Hiçbir sakıncası yok. Alın ama sakın ha oy kullanmayın. Tamam mı? Bakın oy kullanmak işte o günahtır. Çünkü oy namustur, oy şereftir, oy ırzdır, ırz. Parayla satılmaz. Tamam mı?
Bakın bunu niye söylüyorum. Türkiye’de gerçekten yoksulluk var. Büyük sıkıntı var. Poşet dağıtarak oy almaya çalışıyorlar. Bu bir gerçek. Şimdi peki biz ne yapacağız? Onu söylemek için bunu anlatıyorum. Değerli arkadaşlarım, CHP iktidara geldiği zaman öyle ilçe başkanları, il başkanları değil. Muhtarlar devreye girecek. Muhtarlar devletin uç beyidir. Halkın oyuyla seçilmiş, halkın temsilcileridir. Muhtarlarımıza güveniyoruz, destek olacağız.
Muhtarlarımıza diyeceğiz ki, sevgili muhtar kardeşim mahallende gerçekten yoksul, gerçekten yardıma muhtaç, hiçbir yan geliri olmayan, kimsenin çalışmadığı ailelere bir bak. Onların bir listesini çıkar diyeceğiz.
Onlar listeyi çıkaracak, biz Ankara’dan sosyal hizmet uzmanlarımızı göndereceğiz. Bakın bakalı diyeceğiz. Bunlar gerçekten doğru mu? Kontrolünü yaptıracağız. Sonra o ailelerle temas kuracağız. O ailelere bakacağız. O ailede eğer çalışabilecek durumda olan fakat işi olmayan bir kişi varsa, evin erkeği, çocuklardan birisi durumu uygunsa öncelikle ona iş vereceğiz. Yoksullukla mücadelenin en etkili yolu o aileden bir kişiye iş vermektir.
Çünkü Türkiye’de toplunun temeli ailedir. Aileyi güçlendirdin mi aile içinde herkesin sorunu çözülür. Aileye sahip çıkmak lazım. Aileye bakacağız. Ailede çalışmıyor hiç kimse bir kişiye iş vereceğiz hiç olmazsa. Eğer bir iş imkanımız var iki tane aday varsa ailesinden hiçbir çalışanı olmayana öncelikle iş vereceğiz.
Ama öyle bir durum olabilir ki, sevgili hemşehrilerim çalışabilecek bir insanda yoktur. Erkek yatalaktır, çocuklar küçüktür, kadını çalışacak durumu yoktur. Ne yapacağız o zaman? Bir emekli maaşı bile gelmiyordur eve. Yardımcı olacak kimse yoktur. Yan gelir yoktur. Var böyle aileler değil mi?
Ne yapacağız o ailelere? Dünyanın her yerinde ne yapılıyorsa onu yapacağız. Nedir o? O aileye yardım edeceğiz devlet olarak. Araya Çocuk Esirgeme Kurumunu, araya Kızılay’ı, araya Fak-Fun Fonu, araya dernekleri koyarak değil. Devletin parası buralara gidiyor ama maaşlara harcanıyor, israf ediliyor, bürokrasiye harcanıyor. Onlara değil. Doğrudan ihtiyacı olan ailelere vereceğiz o paraları.
Sevgili Antalyalılar, aileye vereceğiz de ailede kime vereceğiz? Ailede kadına vereceğiz. Anaya vereceğiz. Niye anaya? Çünkü ana yemez yedirir, giymez giydirir, içmez içirir. Ana ailenin koruyucusudur. Ailenin temelidir. Analar kartal gibi kanatlarını açar çocuklarının, kocasının üzerine, onların şerefini, namusunu, haysiyetini, varlığını her şeyini o korur.
Anaya güveniyoruz. Anaya yardım edeceğiz? Anaya nasıl yardım edeceğiz. Gel bakalım seni bizim partiye kaydedelim. Oyunu bize ver bizde sana destek oluruz diye değil. Hiç alakası yok. Bankada o ananın adına hesap açtıracağız. O hesabın kartını anaya vereceğiz ve devlet her ay gücü ölçüsünde o aileye yardım yapacaksa ailenin yüzünü bile görmeden, kadının yüzünü bile görmeden, kadının kimseye yüz suyu dökmesine, kimseye müdahale etmesine ihtiyaç bırakmadan, vatandaşlık hakkı olarak hesabında para yatıracağız.
Dünyada bu iş böyle. Latin Amerika’da böyle. Avrupa’da böyle. Hakkı olanı vereceğiz. Bu devlet ana projesi. Ana ailede devlet olacak. Devlet anayı muhatap alacak, devlet ana projesini uygulayacağız. Yani biz ananı da al git demeyeceğiz. Ananı da al gel diyeceğiz.
Bakın size bu sıkışık zaman içinde hızla neler yapacağımızın bir havasını vermeye çalışıyorum. Çok yapacağımız iş var. Ama birkaç tanesine dikkatinizi çekiyorum. Gençlerimize sahip çıkacağız. Eğitim sistemini kökten değiştireceğiz. Masa başında bürokrat yetiştirmeye yönelik değil iş ve meslek yaşamına becerikli, ne yapacağını bilen, hayata hazır, tuttuğunu koparacak, elinde diploması değil kolunda altın bileziği olan gençler yetiştireceğiz.
Bu ÖSS saçmalığına bir son vereceğiz. Ne oluyor şimdi? 1 milyon 700 kişi başvuruyor. 1 milyon 200 bini kaybediyor. 500 bin kişi bir yerlere giriyor. Bu yıl öyle oldu, geçen yıl öyle oldu. Ondan önce. Değil mi? Peki bunun bir maliyeti yok mu? Analara, babalarda bir maliyeti yok mu? Türkiye’ye bir maliyeti yok mu? Devlete bir maliyeti yok mu? O gençlere bir maliyeti yok mu?
Yani her yıl biz bu çocukları alıyoruz sanki doktor, mühendis, avukat olacakmış gibi ve olması gerekiyormuş gibi üniversiteye hazırlıyoruz diye lisede okutuyoruz. Ama sınava girince o çocukların üçte ikisi dökülüyor. Devlette her yıl bu filmi seyrediyor.
Böyle şey olmaz değerli kardeşlerim. Bu dünyada böyle değil. Almanya’da böyle değil, Fransa’da böyle değil. Bizde de böyle olmayacak. Lisenin içine gelmiş olan çocuğu daha ikinci sınıftayken 3 saatlik bir sınavla değil. Bütün öğrenim geçmişini dikkate alarak, bütün öğretmenlerinin fikirlerini alarak 5-6 ayrı sınava tabi tutarak, ailesiyle konuşarak, kendisiyle mülakat yaparak çocuğun durumunu röntgenini çekeceğiz ve sonra çocuğa diyeceğiz ki, yavrum gel seni iki yıl daha olmayacak bir istikamette koşturmayalım. Ailene günahtır, sana günahtır, gel bak her gencin içinde bir cevher vardır. Herkes üniversitede okumak zorunda değildir. Kimisi bir alanda çok başarılıdır. Kimisi yaratıcıdır. Kimisi sporcudur. Kimisi teknikten anlar. Kimisi muhasebeden anlar. Herkesin kendine göre bir yeteneği var. Gel senin içindeki o cevheri işleyelim. Seni diploma peşinde değil aile kuracak, ekmek kapısı sağlayacak, ekonomiye katkı verecek şekilde beceriyle, bilgiyle donatalım, Türkiye’yi ayağa kaldırın uçurun Türkiye’yi diyeceğiz. ÖSS düzenini değiştireceğiz. Tamam mı?
Sevgili Antalyalılar, Antalya’ya yolsuzluk var mı? Yani özelleştirmelerde yolsuzluk oldu mu Antalya’da? Mesela Dokumada yolsuzluk oldu mu? Yani özelleştirme idaresi belediyeye mi tahsis etti Dokumayı? Sonra belediye bir yakınına, bir eşe dosta sen bunu ne istersen öyle yap diye mi verdi? Arada bir takım şeyler mi döndü? Bu hep böyle mi oluyor? Özelleştirmelerde böyle yolsuzluklar mı var? İhalelerde böyle yolsuzluklar mı var? Peki Ankara’da yolsuzluk var mı?
Ofer ne demek? Biliyorsunuz bir Tüpraş var. Onun %14,76’sını satılığa çıkaracaklar ama kimseye haber vermediler. İlan yok. El altından birisi aldı diye duyurdular. Kim bu dedik? İsrailli bir işadamı dediler. Adı Ofer. Gazeteciler Başbakan sordu; bu Ofer’i tanıyor musun dediler, Başbakan hayır tanımıyorum dedi sabah. Ama gazeteciler hemen fotoğrafları falan çıkardılar öğleden sonra tanıyorum diye açıklama yaptı. Sabah tanıdığını bilmiyordu, öğlen tanıdığını fark etti. Tamam mı?
Şimdi bu Ofer’e satıldı Tüpraş’ın 14,76’sı. Bir süre sonra gerisi satıldı. O satılanların fiyatını görünce anladık ki, bunu birileri gizlice, perde arkasında kapatmış. Aradaki fark 750 milyon dolar.
Şimdi değerli arkadaşlarım, bunlar Türkiye’de ta Balıkesir’deki Seka Fabrikasının satılışından başla her büyük ihalenin arkasında böyle olay var. Yüzmilyonlar gidiyor. Dünyada böyle bir uygulamaya göz yumarlar mı?
Şimdi bakın mecliste milletvekillerinin 266 tane dosyası var. Yolsuzluk dosyası. Başlarında kim var? Başbakan. Zimmet suçu var, kalpazanlık suçu var, biletlerde kalpazanlık suçu, örgütlü suç var, Maliye Bakanı var, bakanlar var, milletvekilleri var. 266. dünyanın hangi ülkesinde sevgili Antalyalılar, sevgili kardeşlerim bu kadar turist geliyor, birisine sorsanıza sizin memlekette milletvekillerinin böyle dokunulmazlığı diye. Adam hostes tokatlıyor, milletvekili bir şey yapılamıyor. Polis tokatlıyor, milletvekili bir şey yapılamıyor. Adam kirasını ödemiyor, kavga çıkarıyor, bir şey yapılamıyor. Yolsuzluk yapıyor, rüşvet alıyor, kimse bir şey yapamıyor. Dünyanın hangi ülkesinde böyle bir dokunulmazlık var. Hiçbir ülkesinde yok. Ama Türkiye’de var.
Şimdi 266 tane dosyanı hangi ülkesinde bir Başbakan kendisine af çıkarır meclisten? Maliye Bakanı 4 tane kendisine hangi ülkede af çıkarır? Yani bir mecliste 266 tane yolsuzluk dosyası varsa o meclisteki insanların ülke sorunlarını çözmesini, gençlerin işsizliğine çare bulmasını, çiftçinin derdine deva bulmasını beklemek haklı mı?
Ne yapacağız? Dokunulmazlığı kaldıracağız değil mi? Hatırlıyorsunuz geçen seçimde Sayın Erdoğan’la birlikte televizyona çıktık, o da bende kaldıracağım dedi, bende, bende kaldıracağım dedik anlaştık değil mi? Ne oldu? Yok, değil mi?
Peki şimdi bu seçime girerken daha ya korku dağları beklediği için daha açık sözlü olmuş. Bu defa diyor ki, iki gün önce bir televizyonda çıktı, dokunulmazlık falan kalkmaz dedi. Kalkmaması lazım dedi.
Başbakan dokunulmazlık kalkmasın diyor. Geçen seçimde kalksın diyordu değil mi? Şimdi kalkmasın diyor. Bu değişimin nedeni ne olabilir? Korku dağları bekliyor değil mi? Şimdi ben Antalyalı hemşehrilerime soruyorum; dokunulmazlık kalkmasın diyenler elini kaldırsın. Bir tane bile yok. Kalksın diyenler elini kaldırsın. Hay maşallah.
Şimdi dokunulmazlık kalksın mı? Başbakan kalkmasın diyor. İsterseniz bu konuda bir referandum yapalım. Millete bir soralım değil mi? Kalksın mı kalkmasın mı? Kalkmasın diyor. Millet kalksın diyor. Şimdi ben Antalyalılara soruyorum; mecliste dokunulmazlığı kaldırabilecek bir parti var mı? Hangi partiymiş o? Peki CHP’nin dışında bunu kaldırabilecek bir başka parti var mı Türkiye’de?
Durumdan bir vazife çıkarın bakıyım. Ne yapacaksınız o zaman? Seçimde CHP’ye oy vereceksiniz değil mi? Gerçekten kalksın istiyorsanız çareniz yok CHP’ye oy vereceksiniz. Bakın ben burada söz veriyorum sevgili hemşehrilerim. Eğer CHP önümüzdeki seçimde beklediğimiz, umut ettiğimiz gibi çoğunluğu sağlar ise inşallah sağlayacak ilk yapacağımız işlerden birisi o 266 dosyayla ilgili dokunulmazlığı kaldırmak ve o milletvekillerine marş marş mahkemeye git aklanda gel demek olacak.
Sevgili Antalyalılar, sevgili kardeşlerim, bakın itiraf ediyorum benimde bir dosyam var mecliste. Geçenlerde bir yazı geldi neymiş diye merak ettim soruşturdum. Meğer 2002 yılı seçimleri sırasında şimdi olduğu gibi Zonguldak’ta konuşma yaparken vakti geçirmişiz. Yani kanun izin verdiği saati geçirmişiz hemen bir tutanak tutmuşlar, meclise demişler ki, Deniz Baykal’da suç işledi kaldırın dokunulmazlığını diye yazmışlar.
Şimdi ben bunu öğrenince meclise başvurdum, dedim ki, benim dokunulmazlığımı kaldırın. Ben gideceğim Zonguldak’ta savcıya hesap vereceğim. Mahkemede yargılanacağım. Eğer mahkeme derse ki, kardeşim bu önemli bir iş değil, kötü niyette yok. Bu önemli değil beraat ettiriyorum derse Sayın hakime, yargıca teşekkür edeceğim, saygılarımı sunacağım. Ama eğer hakim derse ki, kardeşim bu kanunları siz yaptınız. Kanunda suç. Ben dinlemem sende bu suçu işlemişsin, cezası da şudur diye beni mahkum ederse o cezayı çekmekten şeref duyarım, onur duyarım dedim.
Dedim kaldırın benim dokunulmazlığımı. Dediler ki, hayır kaldıramayız. Size ne benim dokunulmazlığım, kaldırın. Senin dokunulmazlığını kaldırırsak bize yol olur dediler.
Şimdi bunu kaldıracağız. Herkes gidecek mahkemeye hesabını verecek. Kendi dokunulmazlığımı da kaldıracağım. Onu da kaldıracağız. Bende gideceğim hesap vereceğim. Tamam mı?
Şimdi arkadaşlarım sıkıştırıyor, saat 20:00’de Star TV’de bir televizyon programımız var. Çok geniş bir izleyicisi olacak. Ona yetişmem lazım. Doyamıyorum da sizinle de konuşmam lazım.
Şimdi terör konusunun nasıl geliştiğini görüyorsunuz değil mi? Bu hükümetin terör konusundaki gevşek tutumunu biliyorsunuz değil mi? Barzani ağzıyla konuştuğunun farkındasınız değil mi? Teröristlere af çıkardığını biliyorsunuz değil mi? 1 milyar dolar karşılığı Kuzey Irak’ta terörle mücadele için harekat yapma hakkımızdan vazgeçtiklerini biliyorsunuz değil mi? 2006 18 Nisanın da PKK’nın elebaşısına tahliye kapısını açacak, cezaevine çıkarak Etkin Pişmanlık Yasasının onun içinde uygulanacağına dair kanun teklif ettiklerini biliyorsunuz değil mi? Bunu CHP’nin önlediğini biliyorsunuz değil mi? O Dubai Anlaşmasını da CHP’nin önlediğini biliyorsunuz değil mi? 1 Martta Türkiye’nin Ortadoğu bataklığına sürüklenmesini CHP’nin önlediğini biliyorsunuz değil mi? Bu Başbakan kaldığı sürece terörün Türkiye’de giderek tırmanacağını biliyorsunuz değil mi? Başbakanın terörist başına ‘Sayın ‘dediğini biliyorsunuz değil mi? Şehitlere ‘kelle’ dediğini biliyorsunuz değil mi? Bu vatanın bütünlüğü için Gabar Dağında canını tehlikeye atarak bu vatan için mücadele eden milletimizin o öz evlatlarına ‘askerlik yan gelip yatma yeri değildir’ diye dudak büktüğünü biliyorsunuz değil mi?
O zaman siz her şeyi biliyorsunuz. Bu seçime giderken Barzani Türkiye’de iktidara kim gelsin ister? Talabani kim gelsin ister? Güney Kıbrıs’taki Rumlar kim gelsin ister? Peki Antalya kim gelsin ister? Saflar net değil mi? Herkesin safı belli değil mi?
Başbakanın son zamanlarda çok canının sıkkın olduğunu, ağzını iyice bozduğunu biliyorsunuz değil mi? Türkiye’nin gelmiş geçmiş ağzı en bozuk Başbakanın bu Başbakan olduğunu biliyorsunuz değil mi? Ağzı bozuk bir Başbakan. Yakışıyor mu?
CHP’ye cibilliyetsiz diyor. Yani cibilliyet sözünü sen ağzına nasıl alıyorsun? Sen kimsin CHP’ye cibilliyetsiz demek kim? Sen Hikmet Yar’ın önünde diz çökmüşsün, Yasin El Kadı’ya kefil olmuşsun, arkada hesabını vermediğin yığınla yolsuzluk dosyası var. CHP cibilliyetsizmiş. CHP Müdafai Hukuktan geliyor, Kuvayi Milliyeden geliyor, Mustafa Kemal Atatürk’ten geliyor.
Sevgili hemşehrilerim, biraz daha konuşursak buradan da .bizim hakkımızda bir fezleke tanzim edecekler. Dokunulmazlığı kaldırma talep edecekler. Ederlerse etsinler. Helal olsun Antalya’ya.
Sevgili kardeşlerim, sizlere doyamadım ama şunu bilmenizi istiyorum; önümüzdeki dönem yeni bir dönem olacak. CHP inşallah iktidar olacak. Türkiye’nin bu dönemdeki birikmiş sorunlarını hep beraber çözmeye çalışacağız. O sorunları biliyoruz. İnşallah onları hep beraber çözeceğiz.
Bakın şimdi Antalya’da Antalya’mızın en sancılı bölgesinde toplandık. Bakın bu bölgede çok önemli bir soruna kısaca değinmek istiyorum. Çankaya, Kütükçü, Göçerler, Karabekir, Yavuz Selim, Barış, Fevzi Çakmak, Erenköy, Esentepe, Suişleri ve Çamlıbel, 11 mahallede 1968 yılında tapular verilmişti. Tamam mı?
Şimdi bu mahallede yaşayan vatandaşlarımız perişan. Tapuları ellerinden alınmış durumda. Evleri var, barkları var, yurtları var orada yaşıyorlar ama hukuku AKP ellerinden aldı.
Şimdi inşallah CHP iktidara geliyor. CHP iktidarında bu hemşehrilerimin sorunlarına ben sahip çıkacağım. Antalya’da turizm sektörünün bütün sorunlarını biliyorum. Turizm sektörünün bütün sorunlarına, sıkıntılarına sahip çıkacağız. Antalya turizminin 12 ay devam etmesini sağlamak üzere turizmde çalışan işçilerden stopaj kesilmesinden vazgeçerek 12 aylık bir turizm sezonunu kolaylaştırmak için üzerimize düşeni yapacağız. Tamam mı?
Sevgili hemşehrilerim, biz CHP’yiz. AKP gibi bizim kılavuza ihtiyacımız yok. Onun kılavuza ihtiyacı var biliyorsunuz. Aslında kılavuzu var biliyorsunuz. Bir fındıkçı var. Hani çöpün altına atmayın, lavabodan aşağıya süpürmeyin diyen bir danışmanı var değil mi? Bir kılavuzu var. Komşu ülkelerden kılavuzu da var. Barzani var. Uzaktan kılavuzları var değil mi? Onun bol kılavuzu var ama ne yapacağını bildiği yok, yüzüne gözüne bulaştırıyor.
Cumhurbaşkanı seçimini 360 milletvekili olduğu halde beceremedi. CHP’nin 360 milletvekili olsaydı cumhurbaşkanı seçimi tamamlanmaz mıydı? 49 milletvekiliyle biz meclis başkanı seçtik. 360 milletvekiliyle cumhurbaşkanı seçemedi.
Irak’taki terörist sayısıyla Türkiye’deki terörist sayısını şaşırıyor. Onun bir kılavuza ihtiyacı var ama çok kılavuzu da var. Ama bir işe yaramıyor. Bizim kılavuza ihtiyacımız yok. Bizim bir tane kılavuzumuz var Gazi Mustafa Kemal Atatürk. Bizim kılavuzumuz bu tamam mı?
Sevgili hemşehrilerim, sizleri çok seviyorum, inşallah güzel günler göreceğiz. Hep beraber motorları maviliklere süreceğiz, Türkiye’yi ayağa kaldıracağız.
Hepinize teşekkür ediyorum, sevgiler, saygılar sunuyorum.
« Önceki ::
http://alsahblog.blogcu.com
|
September 13th, 2007
Röportajını keyifle okudum. Bizler röportaj dendiği zaman hep ünlü isimler flaş isimler anlarız. Ama senin röportajların bu kalıpları yıkıyor. Tanınmış isimlerin yanında hiç tanımadığımız, kim bilir bize uzak hangi şehirlerde yaşayan ve hiç görmediğimiz insanlarda getiriyorsun buraya. Ali ŞAHİN’den de çok şey öğrendim sayende. Çok uyumlu ve şeker bir dayı & yeğensiniz. İkinizede teşekkür ediyorum.
September 13th, 2007
Edebiyat sanatı insanlardaki ruh inceliğini ortaya çıkarır.Ali beyde bu fazlasıyla görülüyor.Memleketi adına yaptığı şeyler çok güzel.Elinden gelen neyse onu yapıyor.Keşke herkes böyle duyarlı olsa çevresine karşı.
September 13th, 2007
Ellerinize, Yüreğinize Sağlık. Çok Güzel Röportaj Olmuş…Dayınıda Daha Yakından Tanımış Olduk… En Azından böyle çınarlarında hala varolduğunu öğrendik.
September 13th, 2007
Güzel bir röportaj olmuş. Hocamız soruları samimiyetle cevaplamış ama bişey dikkatimi çekti tam devrimci tipi var vallahi
elinde gazete olan ilk fotoğrafta. ilk bakışta anladım 
September 13th, 2007
cihan kardeşim bu güzel roportaj için teşekkür ederim, inşallah bu saygı ve sevgi dolu sitenle yaşamındada hep boyle ilkeli ve saygılı devam edersin.
September 13th, 2007
gzl olmuş
September 13th, 2007
İlk başta şunu söylemek istiyorum…Hep memleketi için çalışan bir eğitimci çarptı gözüme.Bunu herkes yapamıyor.Bu bir ayrıcalıktır.Birde şu konuda çok haklıydınız.Biri alıoyr mesela yazınızı forum sitesinde paylaşm olarak veriyor. Alta yazılan yorumlar gerçekten iç acıtıcı oluyor…Son olarak;Cihan çok başarılı bir çalışma olmuş tebrik ederim:=)
September 13th, 2007
Güzel bir çalışma çok hoş.Türkçe konusunda sayın Şahin’e aynen katılıyorum.Ama edebyat konusunda katılmadığım noktalar.Ben de bir insanın istediği gibi yazmasından yanayım..
Sevgilerle…
September 13th, 2007
Böyle bir insanın yeğeni olmak güzeldir, eminim. Söyleşi her zamanki gibi, oldukça güzel ve doyurucu…
Artık izleyeceğimiz pek çok blog doğdu, bir o kadar da incelenecek arşivimiz oldu. Ali Şahin’e buradan tüm paylaşımları için teşekkürler.
September 13th, 2007
Ali Şahin gibi vatandaşlarımızın, arkadaşlarımızın, dostlarımızın ülkemizde ve Kastamonu’da çoğalmasını dilerim. Bu ülkenin şarlatanlara değil, sorumluluk duyan, kendini olumlu yönde geliştiren kişilikli insanlara çok gereksinimi var. Ancak ülkemizdeki mevcut sistem insanlarımızı sadece kısa mesafeli şahsi çıkarlarını gören sürülere dönüştürüyor. Devrim kelimesini unutturmaya çalışan inkilap diyen bu sisteme karşı, daha insanca yaşamak için, daha uygar bir Türkiye için, daha özgür bir dünya için inadına DEVRİM. Bireysel kurtuluş peşinde olmak yozlaşmak, toplumsal kurtuluş peşinde olmak güzelliktir. Türkiye’de de dünyada da hızlı bir yozlaşma söz konusu Ali ŞAHİN gibi dostlar bize bu dünyada yalnız olmadığımızı hatırlatıyor. Belki de herşeye rağmen bizim topraklarımızda daha insanca bir yaşam kurulabileceğini müjdeliyor. Önemli olan gönül yaşıdır. Okuduğum, araştırdığım, dağlara tırmandığım, insanlarımı sevdiğim, yozluklara karşı mücadelemi sürdürdüğüm müddetçe kendimi hep 19 yaşımda görüyorum. Ali ŞAHİN şu an üniversitelerimizde okuyan ve sürüye katılmış, yozlaşmış, bencil ve hazır yiyici öğrencilerden çok daha delikanlıdır. Daha gençtir.
September 13th, 2007
cihan harikalar yaratmışsınız inan bana çok güzel olmuş ikinizlede gurur duydum.malum babam hep gururumdu ama
sen harikalar yaratmışsın halacıgım tebrikler.
September 13th, 2007
sevgili Ali Şahin’i gözlerim dolarak okudum. kendini tamamen mesleğine, öğrencilerine, yaşadığı yere adamak öyle kolay bir şey değil. insan içinden gelerek , yürekten yapar ancak bu kadar ard arda sıralı başarıları, güzellikleri, fedakarlıkları. ben tanıdığım bir kaç (üçü beşi geçmez ama) öğretmen tanıyorum ki ders bittiği anda bırakın okulda durup öğrencilerine yardımcı olmayı, bulunduğu şehirde dahi durmazlardı. en son düzenlenen Haldun Taner öykü ödülünü küçük bir köyde görev yapan bir ilkokul öğretmeni kazanmıştı. o geldi birden aklıma, hem öğrencilerini ihmal etmeden mesleğini yapıp hem de küçücük odasında yazılarını kaleme almıştı. öğretmenlik ve edebiyat ayrı bir aşk bence.ilkokul öğretmenliği - edebiyat, bayıla bayıla gıptayla imrendiğim iki güzel meslek ve sanat dalı. yıllardır haldun taner öykü ödülü için yazar dururum ama nafile. dayı - yeğen, sizleri inanın içtenlikle tebrik ediyorum, dayını tüm yaşamı içine hep başarı sığdırdığı için, seni de öyle yavan, saçma sapan gençlik akımlarına uymadan böylesine güzel bir blog yaşattığın için…
sevgiler
September 13th, 2007
tamda bugün kültürel yozlaşma,dilimizi koruyalım konulu konferanstan geldim..
Senin bu röportajınıda keyifle okudum..Evet hepimiz türkçeyi bozuk kullanıyoruz..Ben yok kullanmıyorum falan deme ayrıcalığına sahip değilim.Farkında olmadan ne çok yabancı dili türçemiz gibi kullanıyormuşuzz bugün birdaha anladım..
Bunları yavaş yavaş yüklemişler beyinlerimize…
Bunu yapmak kolaymı aslında düşününce çok zor değil..
Ama fast food ‘da yemek yiyoruz,center’lerde alışveriş yapıyoruz,hospitallerde tedavi oluyoruzz…Peki bunların arasında nasıl düzelticeğiz türkçemizi?
Dedim ya bende Türkçemi hakkıyla kullanan biri değilim..Ama çabalamanın gereğini anladım bugün bir daha..Öz benliğimize sahip çıkmalıyız..
aman çok uzatmışım farkında olmadan:)
hemen araya yabancı bir kelime kullanıp kaçayım:D:D
bye;Ppp
September 14th, 2007
Bu dayın Rapunzel’in saçlarını kestim yazında anlattığın dayın (: Okur okumaz anladım.. Gerçekten yazdığın kadar varmış.. Olmasa sen yazmazdın ya zaten (:
September 24th, 2007
N efis bir çalışma olmuş
çok keyifle okudum.Elinize kaleminize yüreginize sağlık.
September 25th, 2007
Gerçekten başarılı bir röportaj olmuş tebrik ederim. Ali Bey gerçekten çok hoşuma gitti. Kendisi babamla yaşıt. Çok sevdim. Ama ne yazık ki onun gibi insanların nesli tükeniyor. Çok üzülüyorum. Herkes aykırı olma derdinde. Ülkesinden sürekli şikayetci ve her şeyi sürekli devletten bekliyor. Oysa Ali Bey ne güzel… Yaşadığı ilçe dahilinde elinden geleni yapıyor. Hepimiz böyle olsaydık sanırım devlete pek iş düşmezdi. Ellerinizden öpüyorum, saygı ile. Ve yeğeninizi tebrik ediyorum. Tek başına böyle dolu içerikli bir siteye imza attığı için. Gerçekte her yazısının altına attığı fiyakalı imzanın hakkını veriyor. Severek izliyoruz.
September 27th, 2007
Merhaba sevgili Cihan, Seni kutluyorum yaptığın bu güzel röportaj için. Ali Şahin edebiyat öykü ve edebiyat faaliyetleri konusunda yaptığı değerli çalışmalar duyurularla herkese ulaşan çalışkan değerli bir öğretmenimiz. Yüreği hep edebiyat için çarpan bir gönüllü edebiyat elçisi. Aslında onun çok da güzel yazıları, denemeleri öyküleri var. Güzel yaşanmışlık öyküleri özellikle de Taşköprü’nün o güzelişm eskiş zamanlarında geçen… Umarım onları bir gün kitaplaştırır. Belki de editörü sen olursun. Tekrar kutluyorum. ezgi umut
September 30th, 2007
KİTAPLARDA ÖLMEK
Adı, soyadı açılır parantez
Doğduğu yıl, çizgi, öldüğü yıl, bitti
Kapanır, parantez..
O şimdi kitaplarda bir isim, bir soyadı
Bir parantez içinde doğum, ölüm yılları.
Ya sayfa altında, ya da az ilerde
Eserleri, ne zaman basıldıkları
Kısa, uzun bir liste.
Kitap adları
Can çekişen kuşlar gibi elinizde.
Parantezin içindeki çizgi
Ne varsa orda
Ümidi, korkusu, gözyaşı, sevinci
Ne varsa orda.
O şimdi kitaplarda
Bir çizgilik yerde hapis,
Hâlâ mı yaşıyor, korunamaz ki,
Öldürebilirsiniz.
Behçet NECATİGİL
October 7th, 2007
Sevgili Cihan, Ali Şahin İle yapmış olduğun röportajı zevkle okudum. Ne kadar güzel konuları bulup, sorular yöneltmişsin Hocam’a.İnan siz ve sizin gibi gençlerin varlığı,yorgun bedenlerimize kan can veriyor.Gençlere güvenip bu vatanı onlara emenet eden Ulu Önderin zekasına hayran olmamak mümkün mü? 7 Ekim 1978 Ankara’da 7 Türkiye İşçi Partili gencin katledildiği,1980 7 ekim Dev-lis üyesi Necdet Adalı’nın idam edildiği,6 Ekim 1990 tarihi ise Ankara İlahiyat Fakültesi Hocalarından Prof.Bahriye Üçok’un katledildiği gün.Bu acılı günüm de ”eksilmedik, rahat uyuyun dostlarım, bakın duyarlı ,yurtsever, devrimci gançlerimiz var”dedirtdiğin için sana teşekkür ediyor, Ali Hocama’da saygılar sunuyorum. sunuyorum.
October 7th, 2007
Eyvallah, Hocam… İnanın, haketmediğim, altında ezim ezim ezildiğim sözler bunlar… Bizler ne kadar uğraşsak da sizler kadar olamayız… Şu kişisel sitemde 300 küsür yazım mevcut… Dayımın (Ali Şahin) röportajının altına yazılan yorumlarda ki özen, dikkat, imla kurallarına sadakat bile bunun bir kanıtı gibi… Bizler bugün böyleysek, bunlar sizin sayenizde… Siz, bize ve bizim gibilere ayna oldunuz… O aynada gördüğümüz yansımayı taklit ettik bizler… Yaptığımız bundan ibarettir… Sevgiyle…
October 8th, 2007
sevgili cihan,elinize sağık .12 eylül sonrası o apolitik gençlik güruhu içinden sıyrılıp,kişiliğimizi kimliğimizi koruyabilme irademize, bize ailemizin desteğinin yanında Ali hocam başta olmak üzere öğretmenerimin katkısı çok büyük.Hocamı saygıyla selamlıyorum.