Alsah Blokları - YenidenDergi

• 30/10/2008 - Yaşar Kemalle Edebiyat ve Politika

Kategori: Soylesi

Yaşar Kemalle Edebiyat ve Politika
Aydınlık, 1-2 Mayıs 1993

Fethi Naci

Yaşar Kemalin ünlü Fransız şairi ve yazarı Alain Bosquet ile konuşmalarının Gallimard Yayınevince yapılan birinci baskısı biterken Türkçe ilk baskısı Toros Yayınları tarafından yayımlandı.
Yaşar Kemalle içki içmek ve sohbet etmek için yıllardır buluştuğumuz Kalyonda, bu defa Yaşar Kemal Kendini Anlatıyor dolayısıyla “ciddi bir konuşma” için buluşuyoruz. Bu “ciddi” konuşmanın, önceki buluşmalardaki sohbetlerden tek farkı var: İçki içmiyoruz. Yaşar Kemale, “Konuşmaya başlamadan bir ön-soru sormak istiyorum,” diye başlıyorum. Yaşar Kemal, “Yani şimdi ciddi ciddi konuşacağız öyle mi?” diyor, “Bunca yıldan sonra!” diye ekliyor ardından. Konuşma başlıyor. Sonrası mı? Ben sordum, o söyledi:
— Bir iki yıl öncesine kadar günlük basın da, edebiyat çevreleri de pek anmıyordu adınızı. Yabancı ülkelerde kazandığınız başarılar bile ya hiç ya da gereğince duyurulmuyordu. Şu son bir yılda bu durum birden bire değişti: Basını, televizyonu, siyasal iktidarı “Kültür Bakanlığı Büyük Ödülü”, birden bağrına bastı sizi... Olumlu bir gelişme... Siz nasıl açıklıyorsunuz bu değişmeyi? (Aslında ben de, Yaşar Kemal de “sen“ diye konuştuk, ama okurlara saygımızdan, sonradan “sen”leri “siz”yaptım.)
— Böyle bir soruyu çoktandır bekliyordum. Şimdiye kadar kimsecikler akıl edip de sormadı. Bir zamanlar basında adım, ister istemez, geçerdi. Buna dayanarak kimi arkadaşlar da adımı reklamcıya çıkardılar. Kendi reklamımı öylesine usturuplu yapıyormuşum ki, böylesi bir kurnazlığa akıl sır ermezmiş. Oysa bu işlerin hemen hemen hiçbirinde sayım suyum yoktu. Beni yakından tanıyan arkadaşlarım, bu işin tam tersini yaptığımı bilirler. Dünya televizyonlarından olsun, Türkiyeden olsun birçok röportajcıyı geri çevirdiğimi çok iyi bilirler.
Dünyanın en büyük gazetelerinin yazarlarını da... Çünkü benimle konuşabilmek için birçok büyük gazete, ilişkileri olan gazeteci arkadaşlarımı araya koymuşlardı. Beş yıldır, en çok tanındığım Fransadan hiçbir gazeteci, televizyoncuyla konuşmadım. Çocukluğumu çeken BBC televizyonuna izin verdiğimden dolayı da çok pişmanım. Konuşmak istemiyordum ya, İngiliz kitapçımı kıramadım, kimi arkadaşlarımı kıramadığım gibi.
Son yıllarda gazeteler, hemen hemen benim adımı anmaz oldular. Ya da anmak zorunda kaldıklarını sandıkları adımı gazetelerinde saklayacak yer bulamadılar. Sizinle bu ölü toprağı sorununu çok düşündük. Hepimiz de biliyoruz ki, bir yazarın ünü gündelik üne, gazete ününe, yani medyaya bağlı değildir. Medya ne yapar, yapsa yapsa kitabı biraz daha çok sattırır. İstediği kadar ünlendirir de. Yazar da şişinir. Şişinmesin de ne yapsın, o ün dedikleri çok tatlıdır. Tatlı olduğundan daha çok da beladır. İnsanlar bu belaya seve seve can atarlar. Bir süre gelir ki iş işten geçmiş olur. Yazar yetenekli bir yazarsa, o baş belası ünün yeteneğini nasıl yediğini görür.
Gazeteler adımı andı ya da anmadı sorununu hiç konuşmak istemiyorum. Bir yazar, gerçek bir yazarsa, ansalar ne olur anmasalar ne olur! Bizim işimiz dünyayı, insan gönlünü zenginleştirmek değil mi en azından? Çanağında balın olsun, arısı Bağdattan gelir. Bu söze çok güvenmek gerek. Sen eserini olgunlaştır, gönlünce yap, arısı Bağdattan gelir. Bundan kuşku duymamak gerek. Üç bin beş yüz yıllık Homeros’un arısı yüzyılların ötesinden gelip onu arayıp bulmuyor mu? Ün için çalışsan çabalasan, ünlü olsan eline ne geçer ki, çanağında balın olmayınca ne fayda ki...
Bunu çok konuştuk. Bu değişimi hiç mi hiç anlamıyorum. Keşke değişim benim eserlerimi anlamalarından ileri gelse. Ne bileyim ben. Ben bu değişimi anlamıyorum. Türkiye değişti desek, o da yok. Belki Kültür Bakanı değişti de biz başka şeyler mi değişti sanıyoruz? Böye bir yanlışlığın içinde miyiz? Olumlu bir gelişme mi, edebiyata, sanata bir saygı mı, bilemiyorum. Bu yel böyle eser mi? Adımı anmayan radyolar, televizyonların coşkusu sürüp gider mi, yel dönüp de tersine eser mi? Vallahi hiç kestiremiyorum. Umutsuz bir vaka. Her şey bir umutsuzluğu gösteriyor. Böylesine az kültürlü, böylesine az kitap okuyan bir ülkenin bir yazara sevgisi, coşkusu ne anlama gelir, bilemiyorum. Çürümeye başlamışken son bir soluk alış mı? Anlayamıyorum. Bu benim ülkemdeki durumuma, hangi dağda kurt öldü, derler.
— Yaşar Kemal dendi mi “yeni bir roman dili” geliyor akla; bu dili nasıl yarattınız? Kaynaklarınız?
— Yeni bir yaratım, ister şiir, ister hikaye, ister roman dili olsun zor. Hele roman dili, bin beter. Neden ki derseniz, bizim roman geleneğimiz yeni. Bizim kuşaktan önce de belirli bir roman diline ulaşmış kişi az ya da hiç yok. Kırık dökük bir şeyler ya da. O zaman halkın konuştuğu dili, sözlü edebiyatını kaynak almaktan başka hiçbir umar yok.
Anadolunun dili çok zengin bir dil. Büyük de bir sözlü edebiyatı var. Destanları, türküleri, ağıtları, masalları, tekerlemeleri var. Ben gençliğimde bir folklor meraklısıydım. Bir destan anlatıcısıydım. Sözlü edebiyatta bile her kişilik, yani şair, anlatıcı, kendisine başka yeni bir dil yaratmıştır. Gelenekten kurtulmak ne kadar zorsa da kişilikler bir destan, bir şiir, bir ağıt dili yaratmaktan kendilerini kurtaramamışlardır. Ben bunun geçliğimde tam bilincine vardım diyemezsem de kokusunu aldım diyebilirim. Veyselle Karacaoğlan, Pir Sultan Abdalla Dadaloğlu kendilerine has bir şiir dili yaratmışlardı. O geleneksel halk şiirinin kırılmaz anlatımını, sesini kırmışlardı. Her destan anlatıcısı da bölgesinin damgasıyla birlikte anlattığı destana, masala, tekerlemeye kendi damgasını vuruyordu. Sonraları, farkına vardığım bu başkalıklar, kişilikler, anlatımlar üstünde çalıştım, bilinçlendim. Romana başladığım zaman artık hazırdım. Gençliğimden de biliyordum. Ustam Güdümen Ahmet, Küçük Memet, Murtaza gibi anlatamıyordum Köroğlunu. Bende hikaye, başını alıp benim gönlümce başka yerlere gidiyordu. Öğrendiklerimi tıpı tıpına anlatmak hoşuma gitmiyor, bana yavan geliyordu boyuna yinelemek. Beni dinleyenler de benimle birlikte yaratıyorlardı sanki. İnsan hikayeyi anlatırken onların bakışlarından, kıpırdanışlarından, onayladıklarından, onaylamadıklarından anlatımına, yaratımına yön veriyordu.
Bir kişi bir romanı yaratırken, önce dili yaratmak zorundaydı. Bu dil halkın dili olmazdı, destan, masal, şiir dili de olmazdı. Yazılı anlatım bambaşkaydı. Sözlü anlatımın geleneği, olanakları başka, yazılı anlatımınki bambaşkaydı. Yazarken bunun farkına vardım. Uzun romanları yazarken de başka bir şeyin farkına vardım, dilin yapısı romanın biçimini, içeriğini oluşturuyordu. Buna çok uzak bir olasılıktır diyenler var. Dilin yapısı nasıl olur da hem biçimi, hem de içeriği belirler? Roman yazarak bu işin derinine ulaşırsak orada dilin yarattığı biçimleri, içerikleri de buluruz gibime geliyor. Dilbilimciler işin bu yanıyla da uğraşırlarsa iyi ederler.
Buradan yola çıkınca, bir yazarın yazdığı her romanın dili aynı olursa işin içinde bir yanlışlık var demektir. Anlattıklarımız da, anlatım biçimlerimizi belirler. Böyle olunca da bir yazar anlattığı her romanı aynı anlatımla yazarsa tatsız bir şey olur. Tatsız bir şey olduğu gibi, bir düş dünyası, bir mit dünyası, bir roman dünyası da kurulamaz. Ben, her romanını aynı anlatımla anlatan romancının romancılığına inanamam. Yeni bir dil yaratılmadan da, yani roman dili, şiir dili, doğru dürüst bir roman, şiir yaratılamaz. Yeni bir renk, çizgi dili de yaratılmadan doğru dürüst bir resim yaratılamaz.
— Romanlarınızda hep –gelişmiş haliyle de olsa– aynı dili kullanmıyorsunuz. Aynı yıl yazdığınız bir romanda başka dil, bir başka roman da başka dil kullanıyorsunuz. Nedenlerini açıklar mısınız?
— İnce Memede 1947’de başlamış, yarım bırakmıştım. Bu romanı 1953-54’te bitirdim. Aynı yıl da, İnce Memedi bitirdikten bir ay sonra Tenekeye başladım. Onu da bitirdim. İki romanı arka arkaya okursak, o romanları ayrı ayrı yazarların yazdığını sanırız. Bilmem, bana öyle geliyor. Ama bütün romanlarımda bir anlatım bütünlüğü, bir kişilik bütünlüğü yok mu? Alçakgönüllü görünmeyi hiç sevmem, ama benim kişiliğim, benim demek hiç hoşuma gitmiyor ya, ne gelir elden, epeyce şart. Bir maymun için diktiğimiz bir giyiti file giydirebilir miyiz? Her romanın başka başka koşulları var.
— Çağdaş Türk romancılığında gelenekten yararlanan tek yazar sizsiniz. Bu konuda neler diyorsunuz?
— Bu sorunu tartışmalıyız. Gelenekten, folklordan yararlanmak ne demek, bunun üstünde durursak kültürümüze çok faydası olur. Bizde yazık ki hiç kimse bir sorunun üstünde derinlemesine durmuyor. Gelenekten yararlanmamış bir yazar, bir müzikçi, bir ressam var mı? James Joyce bile gelenekten yararlanmış başlıca kişilerden biridir, diye yazıyor eleştirmenler, büyük bilim adamları. Gelenekten yararlanmayanlar, yararlanmak istemeyenler, dünyada da Türkiyede de birtakım gariban zıpçıktılar. Her zaman söylediğim gibi, birçok kişinin de söylediği gibi bilimde ve sanatta atlamalar yoktur. En son yaratış, zincirin son halkasıdır. Benim sanatımda ilk akla gelen, geleneğe daha çok yüklenmemdir belki. Burada haklısınız.
Ben halk içinde yetiştim. Okuryazarlığı öğrenmeseydim, şimdi Anadolunun bir köyünde, kasabasında destan anlatıyor, türkü söylüyor olurdum. Yolumu ta çocuklukta çizmiştim. Bu etki doğaldır ki, bir kişinin yaşamından kolay kolay silinecek bir etki değil. Böylesi etkiler yazarlık yaşamında çok tehlikelidir. Bir insanı kötüye de götürür. Halkı, halk sanatlarını özümsemek, onu kaynak bellemek, temel kültür bellemek var, bir de ona öykünmek var. Bizde yerel kültür özümsenmedi, ona öykünüldü. Osmanlılar da Batıyı özümseyememiş, işin kolayına kaçıp ona öykünmüşler.
Benim yeryüzünde akrabalarım var: Stendhal, Çehov gibi. Benim epik anlayışım onlara yakın. Özellikle Stendhal’a. Yereli anlamak, yerel dilden roman dili yaratmak, çağın gelmişini geçmişini özümsemek, anlamak... Ve yeni bir sanat biçimine, diline, içeriğine ulaşmak. Bilirsiniz, boyuna söylerim, herkesin bir Çukurovası vardır. Kafka’nın da, Dostoyevskinin, tekmil büyük ustaların da... Kimse gökten düşmedi. Yalnız öykünücü o tuhaf yaratıkların Çukurovaları yoktur. Onları bu yeryüzüne Anka getirmiştir, nereden getirmişse. Ya da Ankanın küllerinden varolmuşlardır, o çok değerli yaratıklar.
— Çukurovayı anlattığınız romanlarda 1950’lere kadar geldiniz. İstanbuldan söz açan Deniz Küstü de artık epey uzaklarda kalan bir İstanbul’dan söz ediyor. Daha yakın günlerden söz açmamanız –“daha yakın günler”, ekonomik, sosyal, siyasal büyük dönüşümlerin yaşandığı günler– yaşantınıza, tanıklığınıza bağlı kalmaktan mı, henüz yaşantınızı, tanıklığınızı dilediğinizce yazıp bitirememenizden mi kaynaklanıyor, yoksa başka nedenleri var mı?
— Bir tek insanın macerasını anlatırken, onu gökyüzüne yerleştiremeyiz ki... Bir toprak üstündedir, birtakım ilişkiler içindedir, bir sosyal düzeni yaşamakta, bir yerel kültürü içermektedir... Daha böylesi ilişkileri uzatabiliriz. Bir insan, benim için koşulları içindeki insandır. Onun psikolojisini verirken onun koşullarını göz ardı edemeyiz. Onun koşullarını yanlış vermek de olmaz. Benim anlattığım Çukurova ellilere kadarki Çukurova değil ki, daha yakınlara kadar gelmemiz gerek. İstanbul da öyle. Ben Deniz Küstüyü 1977’de yazdım. O kadar uzak değil. Bugünkü İstanbul elbette o günkü İstanbul değil. Ben İstanbulun nasıl çürümeye başladığını, yabancılaşıp yozlaştığını yazmaya çalıştım. Ona göre de bir dil oluştu gibime geliyor o romanda. Şimdi İstanbulu yazsam daha beter yazarım. İstanbulu da, Çukurovayı da yeniden yazmaya başlayacağım. Nelerin değiştiğinin epeyce farkındayım. Benden sonra kimi bilimciler de, az da olsa, Çukurovanın, İstanbulun üstüne eğildiler. O nostaljicileri bile bir şeyler getirmiş sayıyorum. Nostaljicilerin ayakları biraz daha İstanbulun kaldırımlarına basabilse, belki biraz daha yardım edebilirler bilime de, sanata da... Demem o ki, bundan sonra Çukurovayı da, İstanbulu da yazarken eskisi gibi değilim. Biraz daha zenginim.
— İnsanoğlunun zorda kalınca mit yaratarak, kurduğu düş dünyasına sığınarak zor koşullara dayanması üzerinde çok durdunuz. Ama Türkiye gibi artık “kapalı” ekonomiden kopmuş, pazar ekonomisine açılmış bir ülkede, sizin bir konuşmanızda belirttiğiniz gibi “çadırlarda bile televizyon izlenen bir ülkede”, insanların kendilerine düş dünyaları yaratarak bu dünyalara sığınmaları ne dereceye kadar olanaklı? Ya da artık gerekli mi? Artık başka çareler düşünemez mi insanlar?
— Her çağın bir mit yaratma biçimi var. Eski Mısırda başka mitler var. Sümerlerde, Asurlarda, Hıristiyanlarda, Müslümanlarda, kuzeyde, güneyde mit yaratma biçimleri hep değişiyor. Benim savım şu ki, kıyamete kadar insanlar mit dünyaları, düş dünyaları yaratarak o dünyalara sığınacaklardır. Bir karanlıktan gelip başka bir karanlığa karışırken, insanlar ne yapabilirler dersiniz. Bir de bunca doyumsuzluk varken... Bütün bunlar bitti, diyeceksiniz, bitti diyelim, yenileri çıkar, onlar da bizim aklımıza hayalimize gelmeyecek mitler yaratacaklardır. Günümüzün bu karmaşasında bile her gün ne mitler yaratılıp sığınılıyor. Benim Dağın Öte Yüzü üçlüsünde bir topluluğun nasıl, niçin mit, düş dünyası yarattığını söylediğim gibi, bireyin de nasıl mit dünyası yarattığını anlattım. Ah, bir vaktim olsa da bugün İstanbulda her gün yepyeni mitlerin yaratıldığını anlatabilsem! İnsanlar çare düşünemez mi, neyin çaresini düşünecekler, durum gittikçe kötüleşiyor. Korkarım ki, bu gidişle eski mitlere sığınacağız. Atalarımız gibi korku mitleri yaratacağız. Yel tanrıları, güneş, horoz, boğa, ay, toprak, toprak ana mitleri yaratıp onlara sığınacağız. Bir de insanoğlu düş gördükçe insandır. Düş görmeye, düş dünyaları yaratmaya bayılıyoruz. Mutluluğumuz düş dünyaları yaratmaktır. Aşk dediğimiz ulvi yücelme bir düş, bir mit değil mi? Kahramanlık da öyle değil mi? Öyle değilse Don Kişot yüzyıllardır kitaplığımızda ne arıyor?
Ben de kendimi azıcık bir yazar sayıyorsam, insan gerçeğine bilinçli olaraktan miti, düşü getirdiğimdendir. İnsanlar, sıkıştıkça kendilerine bir düş, bir mit dünyası yaratıp oraya sığınırlar. İnsan nereden gelip nereye gittiğini buluncaya, doyumsuzluğunu altedinceye kadar mit ve düşe sığınma sürecektir. Ondan sonra gene sürecektir. Çünkü insan yaşama sevincine, tükenip batsa bile, dünyanın güzelliğine doyamıyor ki... Şu İstanbula bakalım: Öldürülmüş, kirletilmiş, şehirlikten, insanlıktan çıkarılmış, cehenneme döndürülmüş, soluk alınmaz olmuş, kötülükler, cinayetler almış başını gitmiş, bütün insanları biribirlerine düşman gibi bakan, bencil, çökmüş, çürümüş... Bütün bunlara karşın, daha da bin katı kötülüklere karşın bu şehirde bile yok edilemeyen bir güzellik kalmış. Yok edemediğimiz, belki yok edip de yeniden yarattığımız, üstüne bir mit, bir düş dünyası kurduğumuz.
— Yaşar Kemal Kendini Anlatıyorda İnce Memedden söz ederken şöyle diyorsunuz: “...Demek ki bu dünyada mecbur olan kişiler var.. Dünyamızı bu başkaldırmaya mecbur kişiler yapmış, yapıyordu. Bu başkaldıran kişiler insanlığın özüydü. Ve dünyayı onlar değiştirerek bu duruma getirmişlerdi. Bundan sonra da onlar dünyamızı değiştirerek, geliştirerek, kötülüklere karşı koya koya ileriye, daha insanca yaşanacak bir dünyaya götüreceklerdi. Üstelik de, her şeylerini, canlarını yitireceklerini, yenilgiyi bile bile savaşıma girecekler, bir de bakmışsınız ki, sonunda bunlar yengiye ulaşmışlar.” Sonra da, dünyanın kurtuluşunu “insanlığın özü” dediğiniz bir avuç insana bırakmak size de pek inandırıcı gelmemiş olmalı ki, “Çağımızda, günümüzde çok mecbur insan biliyorum, işi genelleştirirsek insanlık başkaldırmaya mecburdur,” diyorsunuz. Kötülüğe başkaldırmak iyi, ama kötülüğe herhalde bu kötülükten zarar görenler başkaldırır, bu kötülükle beslenenler niçin başkaldırsınlar? Onların çıkarları bu kötülüğün sürüp gitmesinde... Demek istediğim, “mecbur insan”, romanlarda iyi; ama dünyamızın daha iyiye doğru değiştirilmesi, galiba, “alelade insan”ın bu değişimi istemesiyle, bu değişim için savaşmasıyla olacak. Brecht’in bir sözü vardı: “Ne mutsuzdur o ülke ki, kahramanlara muhtaçtır!” (Belleğimde kaldığı gibi söylüyorum.) Sorudan çok, eleştiri gibi oldu, can çıkmayınca huy çıkmıyor; siz ne diyorsunuz?
— Biliyorsunuz, ben hiçbir zaman kahramanlara inanmam. Yazdığım başkaldırı romanlarında da, o kahraman dediklerimizin halkın elindeki araçlar olduğunu hep vurguladım. Bu araçları halk kendi yaratıyor, kendi de koruyor, onlarla birlikte de başkaldırıyor, onlarla birlikte yeniliyor, yeniyor. O mecbur insan tipini, kişiliğini, birtakım sebeplerden ötürü halk şıp diye buluyor. Ya da uzun aramalardan sonra buluyor. Ama buluyor. En azından benim roman kişilerim böyle. Siz yazdınız, Yörük kocasının İnce Memedin içindeki kurdun onu rahat bırakmayacağını söylediğini. Ben, her insanı yaratıcı saydığım gibi, her insanın içinde de bir başkaldırı kurdu olduğuna da inanırım. O başkaldırı “mecbur” insanı da yaratır. Fıkara, Sefil İbrahimin oğlunun yakasını bir eline geçiren halk, yani köylüler bir daha onun yakasını bırakıyor mu? Fıkaracık çırpınıyor, çırpınıyor, bin ağa öldürse beş bininin geleceği bilinci var ya, ne yapsın, yakasını köylülerin elinden bir türlü kurtaramıyor ki...
— Uzun süredir doğa-insan ilişkilerinden söz ediyorsunuz. Bir de Savrun Çayının gözesine, gençliğinizde haftada iki kere Çukurovadan inip çıkmanız var. Yaşar Kemal Kendini Anlatıyorda da uzun uzun yazdınız. Doğanın her öğesinin ayrı bir kimliği var diyebilir miyiz, ayrı bir kişiliği, her otun, her çiçeğin bir kendine özgülüğü var diyebilir miyiz? Ne diyorsunuz, kafanızı bu işe bu kadar taktığınıza göre?
— O kadar çok konuştum ki doğanın bu yanı üstüne, fazla uzatmayacağım. Savrun suyuyla maceramı belki otuz yıldır söylüyorum, yazıyorum. Doğanın en küçük parçasının bile bir kimliği, bir kişiliği var. Kişiliği derken, bir ad bulamadığım için böylesine bocalıyorum. Bir gün insanlar, bilim adamları, yazarlar bunun da adını koyacaklar, iş gündeme gelmiş gibi. Yıllarca ben Savrun Çayı kıyılarında dağlara yürürken, doğayla iç içe yaşadım. Pirinç tarlalarında yıllarca su kontrolörlüğü yaptım da... Ben su bekçiliği diyorum. Onlar o zamanlar kontrolörlük diyorlardı. Her neyse. İşte o zamanlar yavaş yavaş, bir daldaki bir çiçeğin öbürüne benzemediğini, bir çimenlikte hiçbir yaprağın, bir köredeki hiçbir karıncanın, bir pınarın, Toroslardan ovaya inen Savrun Çayı gibi birçok çayın hiçbirinin biribirine benzemediğini gözlemledim. Bunların hepsini de Savrun Çayından öğrendim. Sonra düşüncelerimi geliştirdim. Birkaç gün önce de UNESCO’nun Courier dergisinde astrofizikçi Hubert Reeves’le yapılmış bir konuşmayı okurken aşağıdaki satırlar gözüme çarptı. Çok sevinmedim dersem yalan olur. Bu konuşmadan uzun bir parça alacağım için okuyucularımız kusura bakmasınlar.
“Basit bir örnek ele alalım. Bugün yeryüzünde beş milyar insan yaşamakta ve bunların hepsi için de aynı fizik yasaları geçerli olmasına karşın, her biri biribirinden farklılıklar gösterir. Tümünün özgün kişilik, tarih ve çizgilerinin farklılığı doğa yasalarının ne kadar sınırlayıcı olursa olsun, belirli ölçülerde ‘oyun’ alanı, kısaca özgürlük bıraktığını açıkça gösterir. Diğer bir örnek de kar kristalleridir. Bu taneciklere mikroskop altında bakarsak, onların hepsinin altı uçlu olduğunu görürüz. İşte bu bir yasadır. Eğer altı uçları yoksa onlar kar kristalleri değildirler. Ancak onlara daha yakından bakarsak onların altı uçlu olmalarına karşın, biribirlerinden farklılık gösterdiğini saptarız. Bu konuda harika kitaplar yayınlanmıştır. Bu kitaplarda, biribirinin bu kadar aynı olan kar kristallerinin ne sonsuz değişik örnekler oluşturduğu gözlemlenir. İnsanlar söz konusu olduğunda da durum gene kar kristalleri ya da kelebeklerdeki durumun aynıdır. Doğa iki işle aynı anda uğraşmaktadır. Bir yanda işleri organize edip yasalar koyarak düzeni sağlar, öte yanda düzenin sıkıcı tekdüzeliğini kırarak, belirsizliğe ve deterministik olmayan olgulara, yeni sapmalara olanak tanır.”
Beni doğaya, ayrıntılarına götüren Savrun suyudur. Büyük bilim adamlarının da derdi başka. Öyleyse son soluğuna kadar doğayı, insanları, ilişkileri son soluğuna kadar, mümkünse, yaşayabilmek, zenginleşmek dünyayla, evrenle. Doğa maceramı zenginleştirerek, benzemezliklerin gizine varmak...
Gençliğimde doğada biribirine benzer iki öğe arıyor, bir türlü bulamıyordum. Meğer o altıgen kar tanecikleri bile biribirlerine hiç benzemiyorlarmış. Doğa çok çok zengin. Yazarlar da doğaya yardım etmeli, doğayla birlikte insanları zenginleştirmeli.
— Biraz da politika konuşalım. Şu anda sosyalizm üstüne ne düşünüyorsunuz?
— Gençliğimden bu yana ne düşünüyorsam, şimdi de aynını düşünüyorum. Yani şunu demek istemiyorum, gençliğimden bu yana aynı yerdeyim, demiyorum. Bilimsel sosyalizm düşüncesini, dünyayı, doğayı, insan ilişkilerini öğrendikçe, daha çok doğayla, insanla, kitapla zenginleştikçe daha iyi anlıyorum ve insanoğlunun başka bir umarı olmadığına daha çok inanıyorum. Siz bir yerde şöyle bir şey yazmıştınız, sosyalizm düşüncesi insan soyunun yarattığı en kutsal düşüncedir, demiştiniz. Ben de bir yerlerde buna benzer bir şeyler söylemiştim. İnsan soyunda bilimsel inanç elbette en sağlıklı inançtır.
— Sovyetler Birliğinin çöküşü üstüne ne diyorsunuz?
— Biliyorsunuz, benim tavrım her zaman açıktı. Sovyetler Birliği üstüne düşündüklerimi 1965’ten sonra her zaman yazdım söyledim. 1971’de Abdi İpekçinin benimle yaptığı konuşma epeyce kapsamlı bir konuşmadır. Sovyetler Birliği hakkındaki düşüncelerim açık ve seçiktir. Sovyetler Birliği çöktüğünde, hemen o anda Sovyet düşmanı kesilip sosyalizmin yanlışlığını hemen o anda anlayan kişilerden değilim. Türkiye İşçi Partisinde sekiz yıl çalıştım. Yöneticilerden de biriydim. İşçi Partisinin, İşçi Partisi lideri Mehmet Ali Aybarın Sovyetlere karşı tavrı bellidir.
Size bir şey söyleyeyim mi, Sovyetler Birliğinin çökmesi, sosyalizmin de çökmesi değil, tam tersine dünya sosyalizminin zaferidir. Bunun böyle olduğunu da, bütün sosyalizm çöktü, bitti yaygaralarına karşın, insanoğlu çok yakında görecektir. İnsanın içindeki eşitlik, adalet, özgürlük duygusu var oldukça sosyalizm savaşımını zafere kadar insanoğlu sürdürecektir.
Sovyetler Birliği dünya sosyalizminin kamburuydu. Bunu yakında herkes öğrenecek.

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

• 28/10/2008 - Demir Kapı Kör Pencere / 1

Kategori: Elestiri

Demir Kapı Kör Pencere / 1

Geçenlerde bir TV programından dönüşte, TEM üzerinden geçerken Sağmalcılar hapishanesini gördüm. Kapatılmıştı, projektörlü kulelerdeki ışıklar sönmüş, bina bir hayalet şatosu halini almıştı.

TIKLAYIN

Ali Sirmen

Sağmalcılar’da kimi zaman acı ama çoğu zaman dudaklarda gülümseme tadı bırakan 2.5 yıl.

Geçenlerde bir TV programından dönüşte, TEM üzerinden geçerken Sağmalcılar hapishanesini gördüm. Kapatılmıştı, projektörlü kulelerdeki ışıklar sönmüş, bina bir hayalet şatosu halini almıştı.

O zamana kadar hapishane binalarının bizatihi kendi görüntülerinin dehşet verici olduğunu düşünürdüm. O gece, boş bir hapishane binasının daha da dehşet verici olduğunu düşündüm ve gözümün önünde, orada geçirdiğim, iki buçuk yılın görüntüleri canlandı.

Bu dizide dilim döndüğünce onları anlatmaya çalışacağım.

Türkiye’de yazar, çizer, gazeteci, aydın, düşün adamı için hapishane, pek de bilinmeyen bir dünya değildir. Daha önce eski tüfeklerin masalarında, sonra da, kendi akranlarımla yaptığım sohbetlerde konu sık sık gündeme gelir, acı tatlı anılar anlatılırdı.

Hep düşünmüşümdür, yabancı meslektaşlarımız birbirlerine gittikleri tatil yerlerini, güzel otelleri anlatırlarken, bizimkilerin sohbetleri hapishane dünyasının sınırları içinde dolanıp durur...

İki buçuk yılımı geçirdiğim eski adıyla Sağmalcılar, son adıyla Bayrampaşa Hapishanesi kapanmasıyla gündeme gelmiş olmasaydı, ben de oradaki anılarımı kaleme almayı bilmem düşünür müydüm?

Türkiye gibi bir ülkede hapse düşmenin utanılacak bir yanı yoktur, bunun övünülecek bir tarafı da olmadığını belirtmeye bilmem ki gerek var mı?

Hapishane, yoklukların, acıların, baskının, gözyaşlarının diyarı olarak bilinir.

Korkarım, bütün bunları hissetmiş arkadaşlarımla birlikte yaşadığım bu ortak macerayı anlatacağım dizide acılı öğeleri yeterince bulamayabilirsiniz. Onları yaşamadığımız için değil, asıl anlatmaya değer gördüklerimin onlar olmadığını düşündüğümden.

Anımsadıklarım, hep bana komik görünen, zaman zaman düşündürse bile gülümseten olaylardır.

1986 yılında Sağmalcılar’daki uzun konukluğun sona erip özgürlüğüme kavuştuğumda söyleşilerimden birinde, olaya bu biçimde yaklaştığım için dinleyicilerden birinin eleştirisiyle karşılaştım.

Beni hapishaneyi sevimli göstermek ve insanların çektiklerini görmezden gelmekle suçluyordu.

 

‘Hapisliği gülümseyerek hafife almak gerekir’

Kendisine şunları söylediğimi anımsıyorum:

- Ben çekilen acıları biliyorum, görmezden de gelmiyorum. Ama şairin dediğini biraz değiştirirsek, Türkiye’de hapislik her zaman herkesin başında/ kim bilir nerede nasıl, kaç yaşında o yüzden biraz da bizi sindirmek için yapılan bu olay karşısında ağlayıp sızlanmak değil, gülümseyerek, hafife almak gerekir.

Sanırım böyle günlerde, asıl önemli olan böbürlenmek değil, direnmektir.

Doğrusu son Ergenekon olaylarına bakınca, 25 yıl içinde Türkiye’de pek bir şeylerin değişmediğini de görüyorum.

İşte bu yüzden bu anılarda da, Sağmalcılar’da çok değerli dostlarımla geçirdiğim günlerin kimi zaman acı, ama çoğu zaman dudaklarda gülümseme tadı bırakan olaylarını bulacaksınız.

Bu arada belirtmek isterim ki, hepsinin tanıkları hâlâ canlı olan kişilerin adları burada ya baş harfleriyle ya da değiştirilerek verilmiştir.

 

Sağmalcılarla tanışma

12 Eylül 1980 darbesinin üzerinden bir yıldan fazla geçtikten sonra, Barış Derneği Sanıkları olarak, Şubat 1982de tutuklandık.

Tutuklu 26 kişi şunlardı: Mahmut Dikerdem, Reha İsvan, Orhan Apaydın, Erdal Atabek, Aykut Göker, Tahsin Usluoğlu, Haluk Tosun, Şefik Asan, Aybars Ungan, Ali Taygun, Uğur Kökden, Metin Özek, Niyazi Dalyancı, Ataol Behramoğlu, Ali Sirmen, Gencay Şaylan, Ergun Elgin, Orhan Taylan, Hüseyin Baş, Nedim Tarhan, Nurettin Yılmaz, Melih Tümer, Mustafa Gazalcı, İsmail Hakkı Öztorun, Kemal Anadol, Gündoğan Görsev.

 

9 ay sonra Sağmalcılar'a

22 Şubat 1982 günü, tutuklanıp Kartal Maltepe Cevizlideki Zırhlı Tugayın tepede kartal yuvasını andıran, bizim için özel olarak tutukevine çevrilmiş olan cephaneliğinde dokuz ay geçirdikten sonra, kışın yaklaşması üzerine, oradan bir zamanlar Ortadoğu ve Balkanların en büyük en modern cezaevi olarak medar-ı iftiharımız diye anılan Sağmalcılara naklimize karar verildi. Bir askeri nakliye otobüsü ile yola koyulduk.

Olayın Cevizli bölümünü öbürleriyle birlikte, hazırlamakta olduğum Benim Hapishanelerim kitabımda etraflıca anlatacağım için burada ele almıyorum.

Dokuz ay süreyle, çevremizdeki askeri disiplin ve düzene alışık olan bizler, cezaevinin avlusuna girip, oradan otobüsten inerek, meşhur binaya daldığımızda çevremizdeki kalabalık ve gürültüden şaşkına döndük.

Cezaevi müdürü, savcısı ve komutanı gelmişlerdi, daha sonra anılarını kitaplaştıracak olan Başgardiyan İsmail Oğuz da oradaydı.

Kolay değil, gelen tutuklulardan biri emekli Büyükelçi (Mahmut Dikerdem), bir diğeri İstanbul Baro Başkanı (Orhan Apaydın), biri Türkiye Tabipler Odası Başkanı (Erdal Atabek), beşi darbeyle feshedilmiş Meclisin milletvekilleri, (Kemal Anadol, Nedim Tarhan, Nurettin Yılmaz, Mustafa Gazalcı, İsmail Hakkı Öztorun), dördü çeşitli üniversitelerde öğretim üyesi (Metin Özek, Melih Tümer, Gencay Şaylan, Haluk Tosun) biri İzmir Elektrik Mühendisleri Odası Başkanı (Ergun Elgin) idi. Gazeteci makulesi arasında da Hüseyin Baş, Niyazi Dalyancı, Uğur Kökten ve bendeniz bulunuyordum. Ali Taygun tiyatrocu, Orhan Taylan da ressam olduğundan gazetecilerle birlikte resmi sıfatı olmayan ayaktakımı arasında sayılabilirlerdi. Ama belli ki, öbür önemli konukların nasıl ağırlanacakları askeri ve sivil makamlar tarafından inceden inceye konuşulmuş.

Girdiğimiz yan kapının hemen yanından çöpler dökülüyordu, etrafta burun direğini kıran bir koku...

 

Bana hırsızlar koğuşu düştü

Merdiven altında, hepimiz bir yerlere iliştik. Encamımızın ne olacağını öğrenmeyi bekliyoruz. Önceleri, hepimizi ayrı koğuşlara gönderme kararıyla birlikte, her birimizin kimlerin yanına gideceği anlatıldı. Bana hırsızlar koğuşu düşmüştü.

Bu ara zaten sağlığı netameli olan Orhan Apaydın fenalaştı ve hapishanenin hastanesine kaldırıldı. Apaydın, tahliye edilene kadar orada kalacaktı.

Koğuşlarımıza sevki bekliyoruz, olmuyor, yetkililer gidip geliyor... Uzatmayalım, hepimizin birlikte C-16ya gönderilmesi kararlaştırılıyor.

C-16Kaçakçılar Koğuşu”, oraya verilmemiz bize geçilmiş bir kıyak.

 

Tecritten sıyırıyoruz

Hapishane ve tutukevlerinin uygulamasında, buraya gelenler ilk kez tecrit denen bir bölmede, durumlarına göre, birkaç gün ile iki hafta arasında bir süre kalırlar. Sonra koğuşa sevk edilirler.

Tecrit genelde merdiven altında, küçücük, şansı olanların ancak yerde yatabilecekleri (çünkü o kadar sıkışıktır ki, yatacak yer bile yoktur) dar bir mahal; günde bir kez kuru ekmek ve bulaşık suyu gibi bir çorba gelir tuvaleti olmayan, pislik ve itiş kakış içinde bir yer, adeta cehennemin yeryüzü şubesi gibi bir mekândır.

Yılları bulan hapishane deneyimimde edindiğim izlenim o ki, bu ilk bakışta insanlık dışı gibi görünen dönem infaz ve tutukluluk kurumunun en yararlı uygulamalarından biri. Çünkü insan oradan çıkıp da, koğuşa gittiği zaman adeta tahliye edilmiş gibi hissediyor kendini ve ortama çok daha kolay uyum sağlıyor.

Nitekim, daha önce, TCK 125ten de yargılanmakta olan, Nurettin Yılmaz Diyarbakır Cezaevinden Kartal Maltepeye bizim yanımıza geldiğinde sevinçten uçuyor, kendini adeta özgürlüğüne kavuşmuş gibi hissettiğini söylüyordu. Bir keresinde,

- Ben tahliye talebinde bulunmam, ya buradan bırakıp tekrar oraya götürürlerse... demişti.

Aynı duyguyu hemen hemen bir yıl sonra yeniden tutuklanıp, Metriste kırk gün geçirip, bir daha Sağmalcılara, hem de yine C-16 ya getirildiğimizde biz de yaşayacak, kendimizi evimize! dönmüş gibi hissedip, Tek Kâğıt İsmail”, “Eşape Burhan”, “Tatü ve Sezai ile uzun süre görüşmemiş kırk yıllık dostlar gibi sevinçle kucaklaşıp hasret giderecektik.

Neyse, oraya hapishaneden sevk ile gittiğimizden mi, yukarıdan gelen bir kıyak emriyle mi, nedendir tam bilemiyorum, biz tecritten sıyırıp doğru koğuşa yöneldik.

Cumhuriyet, 21 Ekim 2008

Dosyanın Tamamı İçin: http://www.cumhuriyet.com.tr/?im=yhs&kid=24&hn=12402
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

• 1/10/2008 - Baykal: Bayramdan sonra yeni sürprizler olabilir

Kategori: Soylesi

Baykal: Bayramdan sonra yeni sürprizler olabilir


Baykal: Bayramdan sonra yeni sürprizler olabilir

MURAT YETKİN
POLİTİKA / 30/09/2008

CHP lideri Deniz Baykal, yolsuzluklar konusunda bayramdan sonra yeni sürprizleri olabileceğini söyledi. “Bu konular çığırından çıkmaya başladı” diye konuşan Baykal, CHP’nin yolsuzluklarla mücadelesinin toplumun geniş kesimlerince dikkatle izlendiğini ve “AKP’nin yolsuzluklarla ilgili tutumunun, kendi tabanına da rahatsızlık verdiğini” gördüklerini söyledi.
Baykal, yolsuzluklara hangi partiden, kim karışmışsa hesabını vermesi gerektiğini söyleyerek Çankaya’nın CHP’li Belediye Başkanı Muzaffer Eryılmaz aleyhindeki yolsuzluk iddialarının CHP tarafından da soruşturmaya alındığını hatırlattı.
CHP lideri, Radikal’in sorularını yanıtlarken, CHP’nin laik cumhuriyetin kazanımları konusunda yaptığı muhalefet ile yolsuzluklara karşı yürüttüğü muhalefet çizgisinin farkları ve benzerlikleri konusunda da açıklamalarda bulundu.
Baykal’ın sorularımıza yanıtları şöyle:

Yolsuzluğun partisi olmaz
Çankaya’nın CHP’li  Belediye Başkanı Muzaffer Eryılmaz hakkındaki yolsuzluk iddiaları üzerine İçişleri Bakanlığı’nın yanı sıra siz de inceleme soruşturma başlattınız. Bu iddiaları ciddiye aldığınız anlamına mı geliyor?
Kamu sorumluluğu üstlenen insanlar yolsuzluk iddiaları konusunda çok duyarlı davranmalı. Günümüzde bu konular çığırından çıkmaya başladı. Biz standartları yüksek tutmaya çalışıyoruz. Yolsuzluklara hangi partiden, kim karışmışsa hesabını vermeli. İddialar konusunda peşin hüküm vermiyoruz. Arkadaşımız kendisi de oradaki durumdan şikâyetçi, peşinen suçlu saymıyoruz, ama ortada bir yolsuzluk şikâyeti var ve yüksek sesle dile getiriliyorsa, soruşturulması gerekiyor. Hukukçulardan oluşan bir heyet bu konuya ayrıntılarıyla bakıp rapor verecek. Ona göre gereğini yapacağız.

Trilyonluk rantlar
Daha önce de aralarında CHP’li belediyelerin de bulunduğu yolsuzluk iddiaları ortaya atılmıştı.
Maalesef belediyeler imar yetkilerini kullanırken bu tartışmaların içine giriyorlar. Özellikle İstanbul’daki belediye faaliyetinin neredeyse yüzde 95’i bakıyorsunuz imar planları üzerine. Belediyelerin imar yetkileri önemli bir yolsuzluk kaynağı haline geliyor. Şehirler büyüyor, ihtiyaçlar artıyor, trilyonluk rantlar karşısında her insan dayanamıyor maalesef.  Buna bir çare bulunmalı. Bu zorlaştırılmalı.

Belediye imar yetkileri
Başbakan Tayip Erdoğan sizi hep eleştirmekle, öneri getirmemekle suçluyor. Bu konuda bir öneriniz var mı?
Başbakan bunu dediği gün bir İstanbul’da Deprem Sempozyumu toplamıştık, ben de orada önerilerimizi açıklıyordum. Mesela yolsuzlukların önlenmesi için dokunulmazlıkların kaldırılmasını da önerdik, eğer öneri istiyorsa. Belediye imar yetkileri konusunda bir çare arıyoruz. Bir yasa değişikliği ile belediyelerin plan değişikliklerini parsel bazında değil, ada bazında yapması yoluna gidilebilir. Şahısların isteğine göre değil, kat sayısından bina yüksekliğine, ticari alan, ya da yerleşim alanı olmasına dek o ada için herkese aynı uygulanacak standartlar belirlenebilir.

Bayram sonrası sürprizleri
AK Parti hükümetine yönelik yolsuzluk iddiaları ataklarınızla ana muhalefet partisi olarak öne çıktınız. Bayram sonrasında yeni dosyalar var mı?
Bayram sonrasında yeni sürprizler olabilir. Ama müsaade edin bunu bayram sonrasına bırakalım.

Laiklik mi, yolsuzluk mu?
Daha önce izlediğiniz muhalefet çizgisi ‘etkili olmamakla’ eleştiriliyordu. Bundan böyle izleyeceğini muhalefet çizgisi hakkında fikir verebilir mi bu durum?
Şöyle bir anlayış olduğunu biliyorum: ‘Laik cumhuriyetin kazanımları konusunda CHP muhalefetiyle mütedeyyin kitleyi rahatsız ediyordu, şimdi yolsuzluklar konusunda etkili olduğu görüldü.’ Bu doğru değil.
Birincisi, CHP’nin laik cumhuriyetin kazanımları konusunda yaptığı muhalefetin etkili olmadığını söylemek mümkün değil. Kamuoyunun bu konuda harekete geçmesinde ve Anayasa Mahkemesi’nin AKP’yi laiklik karşıtı hareketlerin odağı olmaktan mahkûm etmesinde bizim muhalefetimizin etkisi büyüktür.
İkincisi, laikliğe karşı tutuma muhalefetimiz ile yolsuzluklara karşı muhalefetimiz birbiri yerine konulabilir değildir. 

‘Zeytini yoran da CHP’
“Yani bize ‘keşke o zaman da laiklik yerine yolsuzluklara odaklansaydınız, daha mı iyi olurdu?’ diye soruluyorsa, cevabım hayır; o dönem o gerekiyordu. AKP’nin laik cumhuriyetle ilgili zaafları ortaya çıktı, onu oraya çiviledik, saptadık.
Terörle mücadele, ulusal birlik, Türkiye’nin dünya ile ilişkileri, bir Ortadoğu ülkesine dönüşmemesi konularındaki muhalefetimiz de öyle. Hepsinin yeri ayrı. Şimdi yolsuzluklar dökülüyor ortaya.
Bize, fıkrada olduğu gibi ‘sonunda zeytini yakaladın’ deniyorsa, ben de diyorum ki, ‘Zaten yoran da CHP’.
Şaka bir yana, şu anda yolsuzluklarla ilgili mücadelemiz toplumun geniş kesimleri tarafından dikkatle izleniyor. 

‘Belgeler çıkıyor, ses çıkmıyor’
Daha önce de yolsuzluk iddiaları ortaya atmıştınız. Bu defaki etkisi belgeler ortaya koymanızdan olabilir mi?
İlk kez bu düzeyde yolsuzlukla karşılaşıyoruz. İktidar partisinin Genel Başkan Yardımcısı Şaban Dişli 1 milyon dolarlık bir yolsuzluğun içinde görülüyor. Kemal (Kılıçdaroğlu) bey koyuyor belgelerini ortaya, kimse sesini çıkaramıyor. Sonra Deniz Feneri çıkıyor ortaya. Hem Kemal bey, hem de Ali Kılıç yerinde araştırıyor, belgeler ortaya dökülüyor, kimse sesini çıkaramıyor. Bir diğer Genel Başkan Yardımcısı Dengir Fırat’ın adı yolsuzluğa karışmış. Söylüyoruz, üzerimize geliyorlar. Üzerimize gelince Kemal bey koyuyor belgesini ortaya ki, hayali ihracat yaptıkları mahkeme tarafından belgelenmiş. 

‘Destekçileri de rahatsız’
“Toplumun geniş kesimi bundan memnun, ‘Aferin CHP’ye diyor. AKP yönetimi rahatsız, ama AKP’yi destekleyenlerden de rahatsız olanlar çıkmaya başladı. İşte Ahmet Taşgetiren ‘altına 4 çekeri çekip, Beykoz’da arazi kapatanlardan’ duyulan rahatsızlığı anlatıyor.Abdurrahman Dilipak öyle. Soner Yalçın ‘İslam’ dergisindeki dört ismi yazdı. Zahid Akman, Zekeriya Karaman, Hasan Hüseyin Ceylan, Fehmi Koru. Dün Allah’ı, ahlakı, yoksulları unutanlara hatırlatmak içim yola çıkan idealist gençler bugün nerede? Biri RTÜK’ün başında, ikisi Deniz Feneri’nin içinde, ikisi Armada’da ortak, bunlar AKP döneminde, o sayede olmuş. İşte bu tablodan rahatsız olanlar, bizim mücadelemizden memnun.
Ama bundan, bizim diğer mücadele alanlarımızın yanlışlığı sonucu çıkmaz. Yolsuzlukla mücadele ederken, bırakalım eğitim sistemini istedikleri gibi bozsunlar, dini temellere göre değiştirsinler diyebilir miyiz? Mücadeleyi her alanda götürüyoruz.”

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

• 28/9/2008 - Masumiyet Müzesi

Kategori: Kitap Tanıtma

Masumiyet Müzesi

Masumiyet Müzesi, yazar ayrım yapmasa da dört ana bölümlü bir roman. İlk bölümde Kemal'in Füsun'la birlikte olup seviştiği günler, ikinci bölümde Kemal'in Füsun'u araması, bulması, üçüncü bölümde Füsun'a tekrar kavuşması, birlikte geçirdikleri günler ve son bölümde Masumiyet Müzesi'ni kurması anlatılıyor.

Metin Celâl

Cumhuriyet / Kitap- Girişte, bestseller romanları hatırlatan, bir anlamda 'teaser' diyebileceğimz kısa bölümle okurun romana ilgisini sağladıktan sonra çok akıcı bir anlatım tutturuyor Orhan Pamuk. Kurulan yapı, anlatım biçimi, Fransız Klasiklerini hatırlatıyor. Sanki 70'li yıllarda geçen bir Stendhal romanı okuyormuş hissine kapılıyorsunuz.Kemal, hemen her gün ikiyle dört arası Füsun'la buluşup Merhamet apartmanında sevişirken bir yandan da nişan hazırlıkları sürüyor. Kemal sözlüsü Sibel ile buluşuyor, akşamüstleri işyerindeki bürosunda sevişiyor, gezip tozuyor. Onlar buluşup gezdikçe, İstanbul'un sosyete hayatını tanıyoruz. Bu aşamada, babasının yıllarca gizlice genç sevgilisiyle yürüttüğü ilişkisi, çektiği acıları anlatması Kemal'i etkilemiyor. Yolunu çizdiğini, Sibel'le evlenip mutlu bir hayat süreceğini düşünüyor. Füsun'un evlerine davet ederek, belki de ilişkinin daha ciddi hal alması teklifine de kulak vermiyor. Eğer Füsun kendisini terk etmez, hele bu hayat için de kendisine uyun görülecek metreslik rolünü kabul ederse her şey daha da güzel olacak. Hilton'da salon kiralanıyor, kıyafetler diktiriliyor, kaçak yabancı içkiler temin ediliyor, davetliler listesi hazırlanıyor. Bu aşamada Kemal'in tek yaptığı (belki de hatası) davetli listesine Füsun'un ailesini de dahil ettirmesi. Bir yanıyla 'Nasılsa Füsun gelmez' diye umsa da, diğer yanıyla nişanda onu da görmek istiyor. Kaçınılmaz olarak Adalet Ağaoğlu'nun Bir Düğün Gecesi'ni hatırlatan 47 sayfalık nişan töreni ikinci bölüme geçtiğimizin işareti. Buradan itibaren anlatım değişmeye başlıyor. Orhan Pamuk, alıştığımız üslubuna dönüyor, sözün tadını çıkartıyor, bölümler uzuyor. Nişanın ertesi günü, üniversite giriş sınavından çıktıktan sonra buluşacakları Füsun Merhamet Apartmanı'na gelmiyor. Kemal, terk edilme acısını, aşk sanıp yaşamaya başlarken bir yandan da 'sevdiği şeyin yerine bir başkasını koyabilmek,' yani tekrar sahip olabilmek amacıyla yaptığını bilmeden Füsun'dan kalan tüm izleri, eşyayı hatırlıyor. Zamanında 'seni seviyorum' demediği sevdiğinin yerine onları sevip okşayacaktır.Aşk acısını ruhsal ve bedensel olarak hissediyor. 'Sanki içime bir tornavida ya da kızgın demir sokulmuş içeriden kanırtılıyormuş hissine kapılırdım' diyor. Ailesinden, arkadaşlarından, işinden yavaş yavaş uzaklaşmaya, sadece Füsun'un anıları, ondan kalan eşya ile yaşamaya başlıyor. İşyeri Şanzelize Butik'ten başlayarak Füsun'u arıyor. Füsun ve ailesi sır olmuş, kaybolmuştur. Yitik sevgilinin izinin sürülmesi Orhan Pamuk'un ana temalarından. Masumiyet Müzesi'nin ilk evresinde sevgilinin bu denli somut anlatılması şaşırtmıştı. Ama, daha ilk sayfadan onu kaybedeceğinin işaretlerini de vermişti. Orhan Pamuk, roman boyunca gelecek sayfalarda neler olacağını açıkça olmasa da satır aralarında sürekli bildiriyor. Romanını merak unsuruna değil, nasıl yaşandığı / olduğuna bağlıyor. Anlatımının, romancılığının gücünü gösteriyor. Konu (zengin erkek - fakir kız aşkı) tam anlamıyla 70'li yılların Türk 'salon' filmlerini temel aldığına göre, konudan belki de daha çok nasıl anlatıldığı önemli.Proust'un kahramanı Albertine'in izini sürmesi gibi, Kemal de Füsun'u arıyor. Arkadaşlarını buluyor, karşılık alamayacağı adresi belirsiz mektuplar yazıyor. Artık anlatım da romanın başındaki akıcılıkta değil. Ağır. Kemal'in tavırlarındaki değişiklik nişanlısı Sibel'in dikkatini çekiyor. Sibel, yardımcı olmaya çalışıyor, onu ruh doktoruna yolluyor. Hatta, Kemal geçici bir ilişki olarak Füsun'la yaşadıklarını itiraf edince, nişanlı bir kızla erkeğin aynı evde yaşamasının tasvip edilmeyeceğini bilmesine rağmen bir sağlık kürü gibi, Boğaz'daki yalılarında onu misafir edip karıkoca hayatı yaşıyor. Ama Kemal, bu aşk hastalığının bitmesini arzulasa da düzelemiyor. Sibel'in Fransa'ya gitmesini fırsat bilip acısını daha yoğun yaşamak için Fatih'de bir otele yerleşiyor. Sonunda pes eden Sibel de, tüm dedikoduları, sosyetenin içinde düşeceği kötü durumu göze alıp Kemal'den ayrılıyor. Belki de Kemal'in Sibel'den ayrıldığı haberinin ulaşması ile Füsun insafa geliyor ve küçük bir not yollayıp Kemal'i Çukurcuma'daki evlerine davet ediyor. Füsun'un kendisine iyi bir ders verdiğini kabul edip, ona evlenme teklif etmeye karar veriyor Kemal. Onu son görüşünden 339 gün sonra, 19 Mayıs 1976 Çarşamba günü Füsunlara gidiyor. Çiçekle kapılarını çaldığında tanıştığı kişilerden biri de Füsun'un beş ay önce evlendiği kocası Feridun. Feridun, Füsun'a çocukluğundan beri âşık, şişman ve sevimli, işsiz bir genç sinemacıdır. Romanın üçüncü bölümünde, Kemal'in Füsunlara haftada en az dört gece yemeğe gitmesi, ilişki kopmasın diye Füsun'un başrolünde oynayacağı, Feridun'un çekeceği filmin finansörü olması, Yeşilçam'ın barlarında yaşananlar anlatılıyor. Füsun, Kemal'i eve davet etmesine rağmen, ona yakın davranmıyor. Nadiren anlık yakınlaşmalar olsa da ortak geçmişlerine dair bir işaret vermiyor. Kemal de durumun hassasiyetini fark edip, eve bir daha gelmemesine yol açacak bir girişimde bulunmuyor. Çünkü çektiği aşk acısı Füsunlara akşam yemeğine gittikçe bir süreliğine de olsa azalıyor.Füsun'u bir gün kaybedeceği korkusuyla ona ait nesneleri gizlice almaya (çalmaya) başlıyor. Kleptoman oluyor. Suçunu örtmek için de her hırsızlık ertesinde eve değerli hediyeler getiriyor. 'Mutluluk insanın sevdiği kişiye yakın olmasıdır yalnızca' düşüncesiyle Füsun'un ailesi ile birlikte lokantalar, gazinolara gidiyor, Füsun ve kocasıyla film için hazırlık bahanesiyle İstanbul'un tüm yazlık sinemalarını dolaşıyorlar. Böylece 70'li yıllarda ve 80'lerin başlarında İstanbul'un orta sınıfın alt katmanlarının nasıl yaşadığının da şahidi oluyoruz. Füsun'un annesi Nesibe Hanım'ın, Füsun'un evliliğinin namusu kurtarmak için yapılmış geçici bir ilişki olduğunu anlatması ve er geç Füsun'la birlikte olacaklarını ama sabırla beklemesi gerektiğini öğütlemesi Kemal'e şevk veriyor. Kırdığı kalbi tamir etmeye çalışıyor. Yedi yıl on ayda 1593 kez Füsunlara akşam yemeğine gidiyor. Bu sürede Füsun'un Kemal'e davranışları değişmiyor, ona uzak bir akraba olarak davranıyor.Feridun'un çekeceği, Füsun'un başrolünü oynayacağı sanat filmi için Limon Filmcilik'in kurulması, sinemacılarla yapılan görüşmeler için sık sık Pelür Bar'a gidilmesi (Papirüs ?) umutlandırsa da, Füsun, Kemal'in sadece ilişkiyi kopartmamak için bu oyunu sürdürdüğünün farkında sanırım. Tüm olaylar Kemal'e göre anlatıldığı, hiç kimse ondan bağımsız varolmadığı ve Füsun hiç ağzını açmadığı (yazar açtırmadığı) için ne düşündüğünü bilemiyoruz.Gereğinden çok uzadığını, bilinen hikâyeleri tekrar ettiğini düşündüğüm Yeşilçam maceralarının tek faydası, Feridun'un ilk filminin başrolüne başka bir sanatçıyı, Papatya'yı seçmesi, ona gönül verip evden uzaklaşması' Füsun böylece, ilk af sinyalini veriyor. 1983'te Kemal, Füsun'a ehliyet sınavı için şoförlük öğretmeye başlıyor. Ama Füsun bunların eski matematik derslerine dönmesine izin vermiyor. Babasının ölümünün ardından Füsun, İnci Pastanesi'nde profiterol yiyerek Kemal'le nadir konuşmalarından birini yapıyor. Dönemin şartlarına uygun olarak ailesine, arkadaşlarına takdim ederse ve söz, nişan, nikâh, düğün törenlerini yaparsa onunla evleneceğini söylüyor. Sadece el ele tutuşarak sözlülük evresi geçiriyorlar. Arabayla yapılacak Paris seyahati bir ön balayı gibi olacak. Füsun'un annesinin de katıldığı bu seyahat ile üçüncü bölüm bir Türk melodramına yakışan şekilde Edirne yakınlarında son buluyor. Füsun'u tamamen kaybeden Kemal, yıllar boyunca topladığı eşyayı sergileyeceği bir müze açmaya karar veriyor. Böylece, yaşadığı yıllara bir anlam verebilecektir. Bu müze, Fusünların Çukurcuma'daki evi olacaktır. Dünyanın belli başlı tüm küçük müzelerini dolaşıyor, en uygun örneği buluyor. Masumiyet Müzesini inşa ettiriyor (ki roman burada da bitebilirdi; s. 564). Bu müzenin katalogu da roman biçiminde olacaktır. Yazması için Orhan Pamuk'a başvuruyor. Orhan Pamuk'un bu teklifi kabul etmesi ile de roman yazılıyor.Masumiyet Müzesi, akıcı anlatımı ile okunaklı, başarılı, edebiyat keyfi veren usta işi bir roman.

18 Eylül 2008
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

Hakkımda

Ali ŞAHİN (alsah*) 'in Kültür, Sanat, Edebiyat ve Eğitim Seçkileri

Son yazılar

Yaşar Kemalle Edebiyat ve Politika
Demir Kapı Kör Pencere / 1
Baykal: Bayramdan sonra yeni sürprizler olabilir
Masumiyet Müzesi
İnce Memed 4 / Yaşar Kemal’in Romanı
Türk Sinemasından Unutulmaz Replikler
Vakit'te tüyler ürperten yazı
'Aşk-ı Memnu' yeniden
2050'de bunlar hayatımızda olmayacakmış
Savcılara Neden "Cumhuriyet Savcısı" Denir?
Yılmaz Güney: Bütün Romanları / A. Ömer TÜRKEŞ
'Şeriat isteriz!'
Çağdaş Türk Şiiri'ne Giriş 1/ Memet Fuat
Serbest bırakırsanız türbansız öğrenci kalmaz
Ali ŞAHİN Röportajı
"Tavizsiz Komünist" Behice Boran'ı Anmak...Üçüncü Sinemacılar tarafından çekilen Boran belgeseli 11 Ekim'de Tarih ve Toplum Bilimleri Enstitüsü'nde yeniden gösteriliyor.
"Artık Gitmeli miyim, Solan Çiçekler Gibi..."
‘İNSANLAR GÜVEN KAYBINA UĞRADI’ / Kadir İNCESU
Tehlike Neymiş?.. / İlhan Selçuk
"Dedemle anneannem uzaylılar gibiydi!"
Cumhurbaşkanı Neden Yaşar Kemal Olmasın?Cumhurbaşkanı adayımız Yaşar Kemal, dünya edebiyatının en önemli romancılarından biri. Anadolunun ezilen insanlarının hikayesini yazdı. Düşüncelerini ifade etmeye başladığı 17 yaşında kovuşturmalarla, cezaevler
Ali ŞAHİN Röportajı / Cihan TEKİN (parantezicihayatlar)
İş Dünyası Çok Memnun
Dünyanın 22 Temmuz Yorumu
Haydi Sandık Başına!.. Nasıl Oy Kullanabilirim?

Bağlantılar

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
Blog RSS
Diğer Site ve Bloklarımın Fihristi
BİANET- Bağımsız İletişim Ağı
AliŞahin'inNotDefteri / Haziran '07
AlsahBlogYazılarıSeçkisi / Haziran '07
EdebiyatGündemi / Kasım '05
KastamonuNet / Aralık '05
Güldeste
Günden Güne / Haziran '06
GünDem / Haziran '07
Günlerin Getirdiği / Mayıs '06
ÖykülerÖykücüler / Aralık '05
RomanYazıları / Aralık '05
SarıYazma
ŞiirlerŞairler / Aralık '05
Taşköprü'denBakış / Kasım '05
UmudaYolculuk / Mayıs '06
YedinciSanat / Aralık '05
YenidenDergi / Haziran '07
YeniDergi
GüneşeKarşıYürümek
Okudukça
YeniGüneTürkü / Ocak '07
AyIşığı
İşte Öyle Bir Şey

Kategoriler

  • Ali ŞAHİN Yazilari
  • Ani
  • Deneme
  • Duyuru
  • Edebiyat Arastirmalari
  • Edebiyattan Sinemaya
  • Elestiri
  • Etkinlik
  • Fikra- KoseYazisi
  • Gezi
  • Haber
  • Haber-Izlenim
  • Inceleme
  • Kitap Ozetleri
  • Kitap Tanıtma
  • Konusma
  • Makale
  • Oyku
  • Oyku Inceleme
  • Roman Inceleme
  • Siir
  • Siir Tahlilleri
  • Soylesi
  • Soylev
  • Arkadaşlar

    noneahmet
    sudemle2
    ayisigi
    sudemle3
    atamla
    sevilla
    alsah
    AlsahIndex
    tulaybilgin
    yorumsizin
    ilkercelik1990
    AlsahBloglariIndeksi
    AlsahBloglariIndexi
    AlsahBloklariIndeksi
    sudemle
    sudemle1
    passions00
    gulcanla
    gulcanca
    kastamonunet
    alisahin37
    cideli
    esevcanca
    Guldeste
    Hasan37
    oykuleroykuculer
    romanyazilari
    SariYazma
    siirlersairler
    sahinsah
    UmitZeynep
    yedincisanat
    yeniedebiyat
    YeniGuneTurku
    sarimutfak
    reklamgen
    SerkanEngin
    GuneseKarsiYurumek
    AliSahinAlsah
    AlsahAliSahin

    Sayfa Güncel Sayfa:1 Toplam:21
    Son Sayfa | Sonraki Sayfa