10/6/2008 · Kategori: Inceleme
<****** src="http://s.wordpress.com/wp-content/plugins/adverts/adsense.js?1" type="text/**********">******>
Lozan’da doktora yaptıktan sonra Atatürk tarafından ‘Hukuk Reformu yapmakla’ görevlendirilen Adalet
Bakanı Mahmut Esat Bozkurt, savcılar için ‘Cumhuriyet Savcısı’ unvanının isim babasıdır.
Ata’nın huzurunda ‘Hukuk Reformu’ için fikir fırtınası yapılırken, Bozkurt çok tepki alır ve sıkıştırılır:
‘Neden sadece savcılara Cumhuriyet Savcısı denilir?
Cumhuriyet Başbakanı,
Cumhuriyet Bakanı,
Cumhuriyet Müsteşarı,
Cumhuriyet Valisi,
Cumhuriyet Büyükelçisi olmuyor da,
Neden Cumhuriyet Savcısı?
Savcılara neden bu imtiyaz?
Atatürk, Bozkurt’a ‘Ne diyorsun?’ diye sorar.
Bozkurt’un cevabı çok net olur:
‘Çünkü öyle zaman olur ki, cumhuriyeti korumak için başbakandan, bakandan, müsteşardan, validen,
büyükelçiden bile hesap sormak gerekebilir. İşte o hesabı soracak olan Cumhuriyet Savcısı’dır.’
30/5/2008 · Kategori: Inceleme
Yılmaz Güney
Bütün Romanları
|
|
|
Nazım Hikmet’in, Melih Cevdet’in, Oktay Rifat’ın romanlarını gölgeleyen şair kimlikleriyse, Yılmaz Güney’in romanlarını unutturan onu bir efsaneye dönüştüren sinema hayatıdır. Oysa sanat alanına hikayeleriyle başlamıştı Yılmaz Güney. 50’lerin başlarında ilk hikayesi “Pazar Postası”nda yayınlandığında henüz bir lise öğrencisiydi. Dergiciliği sevmişti; hem yazdı, hem kimi dergilerin Adana dağıtımını üstlendi, hem de arkadaşlarıyla birlikte kendisi dergi çıkardı. 1955 yılında liseyi bitirip Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne kaydolduktan sonra siyasete ilgisi artan Yılmaz Güney’in kaderini değiştiren de yazma tutkusudur; “On Üç” adlı dergide yayımlanan "Üç Bilinmeyenli Eşitsizlik Sistemleri"(1956) hikayesinde "komünizm propagandası" yaptığı gerekçesiyle hakkında açılan dava sonucunda 1961 yılında bir buçuk yıl ağır hapis, altı ay sürgün, ömür boyu amme haklarından yoksunluk cezalarına çarptırıldı.
Yaratarak direnmek
Kendisini susturmak isteyenlere inat, bu ilk girişinden başlayarak her seferinde, mahpusluk günlerini daha fazla okuyarak, yazarak ve yaratarak geçirecektir Yılmaz Güney. Sinema deneyiminin olmadığı bu ilk hapishane döneminde bütün enerjisini “Boynu Bükük Öldüler” romanını tamamlamaya verecek ve bu süreci anılarında şu cümlelerle özetleyecektir; “ ‘Boynu Bükük Öldüler’ Nevşehir Cezaevinde, siyasiler koğuşunun en dip köşesinde, rutubetli bir duvara komşu bir ranzada, geceli gündüzlü on altı aylık bir çalışmanın ürünüdür. Ranzamdan hiç indirmediğim küçük bir masam vardı. Yatma zamanı gelince, ayakucuma çeker, ayaklarımı altına sokar uyurdum. Çoğunlukla, anlattığım insanları görürdüm düşlerimde, onlarla yaşardım. Altmış üç haziranında sürgünden döndüğümde, bir gazetede yayınlanması olanaklarını aradım, bulamadım. Altmış altıda, bir arkadaş basmak istedi. O günlerde ünü giderek artan bir sinema oyuncusuydum. Adım 'Çirkin Kral'dı.”
1971’de yayımlanıp 1972 yılı Orhan Kemal Roman Armağanı’nı kazanan “Boynu Bükük Öldüler”, Yılmaz Güney romanları arasında kuşkusuz en başarılısıdır. Toplumsal sorunları, özellikle kırsal kesim insanlarının dramlarını anlatma eğiliminin roman yazımına egemen olduğu, Yaşar Kemal, Kemal Tahir, Orhan Kemal gibi yazarların ustalık ürünlerini verdikleri, sosyalist düşüncelerin edebi alana yayıldığı bu yıllarda yazılan “Boynu Bükük Öldüler”, Halil ve Emine üzerinden 1950'li yılların Çukurova’sındaki hayatı anlatır. Kendisinin de ifade ettiği gibi, teorik bilgisi zayıftır, ideolojisi netleşmemiştir, ama hikayesindeki insanları tanımış ve çok iyi gözlemiştir. Bu gözlemlerini gerçekçi ve içten bir yaklaşımla taşıyacaktır hikayesine. “Boynu Bükük Öldüler”de -Fethi Naci’ye katılıyorum- “köylülere bir Yaşar Kemal bakışı var. Yılmaz Güney de, çok iyi tanıdığı köy gerçekliğini ve köylüleri olduğu gibi anlatıyor, ama elbette bir roman yapısı içinde, elbette yakından tanıdığı, yaşadığı insan ve toplum gerçeklerini seçerek, düzenleyerek. İlk romanlar çoğu zaman, yaşanmışlıkla doludur. Yılmaz Güney, gereksiz ayrıntıları ayıklamayı bildiği için, yaşanmışlığa dayanan romanı başarı çizgisini tutturmuş.”
“Boynu Bükük Öldüler”in tamamlanmasından yayımlanmasına kadar geçen zaman içerisinde sinemada oyunculuğuyla büyük bir başarı kazanmıştı Güney. Ancak senaryoları ve yönetmenliğiyle 70’lerin başında onu Türk sinemasının zirvesine oturtan “Umut”u ve “Ağıt”tıdır ki, bu filmlerinin arkasında ilk romanının izleri vardır. Klasik gerçekçi roman kurgusu taşıyan, karakter çizimleri ve mekan kullanımlarıyla bir edebi metni çağrıştıran, yani dilselin görsele aktarıldığı bir anlatımı olan “Ağıt”, Yılmaz Güney’in kendine özgü sinema dilini yakaladığı ilk filmdir. Ve bu dil edebiyatın dilidir. Sevgi Soysal’ın romancılığına Yeni Sinema hareketinin yaptığı katkı ne kadar önemliyse, Yılmaz Güney sinemasına edebiyatın yaptığı katkı da o kadar önemlidir.
“12 Mart” Romanları
Yılmaz Güney’in en verimli çağında pek çok devrimci, aydın ve sanatçıyla birlikte 12 Mart darbesine maruz kalması bugün bizim lanetle andığımız bir “kader”. Ancak Güney, tutsaklığa yaratarak direnmesini, dışarıdayken ihmal ettiklerini içerde gerçekleştirmesini bilen, kolay kolay mağlup edilemeyen bir sanatçıydı, aydındı ve hepsinden önemlisi sosyalizme içten bağlanmış bir devrimciydi. “Hücrem” kitabında karşılaştığımız özeleştirisinden de anlaşılacağı gibi, hapisliği “hoş gelmiş, sefa gelmişti” Yılmaz’a; “toplumsal değişimler insanı eğitir, etkiler, bilincini değiştirirdi. Oysa ben kitle mücadelelerinden ne kadar uzaktım. Gerek işçi-köylü hareketleri, gerekse öğrenci hareketleriyle organik bağım yoktu. Bir bakıma hayattan kopuk, giderek burjuva dünyasının pislikleri içinde, sübjektivizmin batağında eriyen bir insandım. İmdadıma 12 Mart yetişti.(...) Safım açık ve bellidir. Emekçi yoksul halkımım safında, bilimsel sosyalizme inanan, sosyalizm acemisi bir sanatçıyım. Bütün olanaklarımla kurtuluş mücadelesinin içinde olmaya çalışacağım... Bu yüzden başıma gelecek belaları göğüslemeye şimdiden hazırım.(...) Göğsümü gere gere “ben sosyalistim” diyemiyorum. Küçük ve acemi bir çırağım şimdilik. O yüce sorumluluğu tam anlamıyla, bütün ilişkiler sürecinde taşıyacak güçte, fedakarlık ve yiğitlikte değilim henüz. Fakat şunu belirtmeliyim ki, sağlıklı bir sosyalist olmak en büyük ve tek amacımdır.”
Yılmaz Güney’in işte bu duygu ve düşüncelerle kaleme aldığı “Selimiye Üçlüsü”nde, 1971-1973 tarihleri arasında yazılıp 1975’te ard arda yayımlanan “Salpa”, “Sanık” ve “Hücrem”de, hem bir özeleştirisinin öğeleri hem de mücadelenin eşiğindeki bir militan için kendi deneyiminden çıkardığı notlar yer alır: “Salpa”nın kahramanı Mehmet Salpa, hayatın daraldığını hissedip taşradan İstanbul’a kaçan, umduğunu bulamayan, yoksulluğunu anlamlandıramayan ama arayışını inatla sürdüren bir delikanlı. “Sanık”taki Yaşar Yılmaz da köyünden kalkıp gelmiş, ama üniversiteye kaydolmuş, mühendis çıkmanın eşiğine gelmiş, geleceğe umutla bakan bir genç. Sola sempati duyan, öğrenci gençliğin eylemlerine katılan ancak darbeden sonra gündelik hayatın rutinine gömülüp devrimcilerle ilişkileri kopan Yaşar Yılmaz, tarihimize “Sabotajlar Davası” olarak geçen hukuksal komedi nedeniyle tutuklanıp işkenceye götürüldüğünde başlayacaktır iç hesaplaşmasına. Hesaplaşma sırası “Hücre”de Yılmaz Güney’e gelecektir...
Türk romanında gerçek anlamıyla politik türe dahil edilebilecek romanların miladı 12 Mart’tır. “Selimiye Üçlüsü”nü de bu küçük “kanon” içerisinde değerlendirmek gerekir. Aslında bir ağıttır 12 Mart edebiyatı; kökleri halk masallarına, şarkılarına, türkülerine uzanan ve 12 Mart’la yenilenip geleneğe aktarılan bir ağıt... Masumiyet, yurtseverlik, halkçılık, fedakarlık gibi kavramlar öne çıkmış, romana yansıyan eylemler ve isyan değil, isyanın öznesi olan 68 kuşağının yenilgisi, en çok da hapishane-işkence anlatıları olmuştur. O zamana dek görülmedik bir baskı ve şiddeti içeren bu siyasi tarih, romanların, öykülerin, şiirin ve müziğin merkezine yerleşmişse de, Cumhuriyet tarihinin etnik bir kökene dayanmayan ilk toplumsal patlamasını “gerçekçi” bir biçimde ele almaya çalışan yazarların –kuşku duymadığım- iyi niyetleri ne yazık ki –bir kaç istisna dışında- iyi romanlar çıkarmaya yetmemiştir.
Yılmaz’ın meselesi
Roman kahramanı gençlerin masum ve mazlum kişiliklere büründürüldükleri 12 Mart Romanlarından farklı bir bakışın, harekete bağlanmışlığın izleri var Yılmaz Güney’in üçlemesinde. Yasalar önünde onun kahramanları da masum, ama sorgulanan da işte bu “masum”luk durumu. Yılmaz Güney’in romanlarındaki adalet kavramı burjuva hukuk normlarını aşar; yasalar karşısındaki masumiyete olumluluk yüklemez. Tersine, gençlerin masum olmaları halka karşı sorumluluklarını üstlenememişliklerinden, siyasi bilinç eksikliklerinden ve egemen ideolojinin etkisinden kurtulamamışlıklarındandır.
Siyasi bağlanımıyla hikayesi arasındaki uyuma, isyanın haklılığını sergileyen toplumsal eşitsizliğe yaptığı vurguya, anlatının içtenliğine ve akıcılığına rağmen, siyasi kaygıların edebi kaygıların üzerine çıkması, “Selimiye Üçlüsü”nün roman estetiğini zedelemiştir. Romanlarda konuşan, bundan sonraki hayatını sosyalizm mücadelesine adamış bir aydındır. Onun genç bir militana yol göstermek niyetiyle yükselen dış sesiyle zaman zaman didaktik bir havaya bürünür anlatılanlar. Aynı eğilimi 1977 yılında yazdığı “Soba, Pencere Camı ve İki Ekmek İstiyoruz” romanıyla “Sürü” ve “Düşman” filmlerinde de tekrarlayacak ve anlatının içine hikayenin akışından kopuk tahliller katacaktır Güney. Son filmi “Duvar”ın hikayesini oluşturan “Soba, Pencere Camı ve İki Ekmek İstiyoruz”, bir yandan kent varoşlarında hüküm süren yırtıcı hayatı, o hayat içerisinde tutunmaya çalışan lümpen kesim insanlarının dramlarını, sınıf ve fırsat eşitsizliklerini diğer yandan hapishane gerçeğinin en karanlık, en dibe vurmuş ve en dile getirilmeyen gerçeklerini sergilemesiyle tam bir yeraltı klasiği olmaya adayken, üstelik özellikle ilk bölümlerdeki olağanüstü güzellik ve görsellikteki Çinçin Bağları tasvirleriyle edebi anlamda da başarılıyken, Yılmaz’ın siyasi kaygıları bir kez daha öne çıkar. Romana eklemlenen siyasi bilinç sahibi roman kişilerinin bakış açısından yorumlanan olaylar ve yapılan tahliller, roman formuna hiç de uygun düşmez. Ancak buna rağmen “Soba, Pencere Camı ve İki Ekmek İstiyoruz” hem ele aldığı konular ve insan tipleri, hem de Yılmaz Güney’in sanatsal duruşunu sergilemesiyle dikkate değer bir romandır.
Daha önce Sevgi Soysal üzerine yazarken de söylemiştim; Sevgi gibi, Yılmaz gibi insanlar hakkında bir şeyler yazmak, ilk gençlik yıllarını onların kitaplarıyla, onların filmleriyle geçirmiş, onları okumanın, izlemenin siyasi göndermelerinin heyecanını yaşamış, onlarla aynı dünya görüşünü paylaşmış, onlara ilişkin duygu ve düşünceleri tazeliğini koruyan birisi için hiç kolay değil. Böylesine içiçe geçmiş tarihler söz konusu olduğunda özne ile nesne, okuyucu ile metin, eleştirmenle yazar arasında mesafe kalmıyor çünkü; şimdi geriye dönüp baktığımda, Sevgi’nin ya da Yılmaz’ın roman ve filmlerinin içinden geçen hayatın benim, benim kuşağımın tarihini barındırdığını görüyor ve bir kez daha heyecanlanıyorum. İyi ki vardılar, iyi ki yazdılar ve çok şükür hala bütün canlılıklarıyla hatırlanıyorlar...
A. Ömer Türkeş
23/6/2007 · Kategori: Inceleme
Sezer'li 7 yıl (1)
Sezer'in 1999'da Anayasa Mahkemesi Başkanı'yken yaptığı özgürlükçü konuşma, her kesim gibi 28 Şubat mağdurlarının da dikkatini çekmişti. Meclis'teki partiler isminde kolayca uzlaşmıştı ama üçüncü turda seçilebildi
22/04/2007 (3086 kişi okudu)
İSMET DEMİRDÖĞEN (E-mektup | Arşivi)
EROL TUNCER (Arşivi)
BAŞLARKEN
Türkiye'de cumhurbaşkanlığı seçimleri daima tartışmalı olmuştur. Aday olmaması için başına silah dayananlar bile vardır. 12 Eylül darbesine zemin hazırlayan gelişmelerden biri de TBMM'nin görev süresi dolan Fahri Korutürk yerine yeni bir isim seçememesi değil midir? Turgut Özal, Köşk'e siyasi muhaliflerinin bir dizi tehdidini hiçe sayarak çıkmış ve Çankaya'da pek de mutlu olmamıştır. Ani ölümüyle açılan Köşk kapısından Süleyman Demirel, diğerlerine göre daha kolay geçmiştir. Ahmet Necdet Sezer'se çok partili bir Meclis'te sonu gelmez pazarlıklarla seçim süreci tıkanma aşamasına gelince sürpriz bir şekilde tüm partilerin üzerinde anlaştığı isim olmuştur. İşte görev süresi yakında dolacak olan Sezer'in Çankaya yılları...
'Düşünce özgürlüğü demokrasinin temeli ve ayrılmaz parçasıdır. Düşünce suç sayılırsa demokrasi olmaz. Eyleme dönüşmeyen düşünce açıklamaları cezalandırılamaz. Anayasa ve yasalardaki düşünce özgürlüğünü kısıtlayan hükümler, altına imza koyulan uluslararası anlaşmalar çerçevesinde değiştirilmelidir. Türkiye insan hakları alanında evrensel normlara uyum sağlamak için yasalarında gerekli değişiklikleri yapmak zorundadır. Düşünceyi açıklama özgürlüğü ile bağdaşmayan yasa kuralları değiştirilmelidir. Anayasa ve yasalar özgürlüğü engelleyen öğelerden arındırılmalı, özgürlük alanı genişletilmelidir. Düşünce özgürlüğü alanında demokratik değerlere yer verilmelidir.'
Anayasa Mahkemesi Başkanı olarak Nisan 1999'da yaptığı bu konuşma Radikal'de 'Demokrasi Notası' manşetiyle okuyucuya duyurulmuştu. Geniş ifade özgürlüğünü savunuyordu, olağanüstü hal gerekçeli özgürlüklerin kısıtlanmasına da, olağanüstü hal yöneticilerini yargılamaktan koruyan düzenlemelere de karşı çıkıyordu. 12 Eylül hukukuna yargı bağışıklığı getiren Anayasa'daki geçici 15. maddenin uygulanmasına son verilmesini, dil yasağının kaldırılmasını, idari kararların yargı denetimine açılmasını
öneriyordu. Bu isteğinin Yüksek Askeri Şûra kararlarını da kapsadığı belirtiliyordu. HADEP'in seçime girmesini önlemesini isteyen dönemin Yargıtay Başsavcısı Vural Savaş'ın 'infial'li eleştirilerine karşı açıkça, "Mahkemeler kanıtlanmayan, yasal dayanağı olmayan istemleri yerine getirme aracı olamaz. Mahkeme kararlarına saygı herkesten önce yargı mensuplarından beklenir" karşılığını vermişti.
28 Şubat mağduru çevreler bunları not etmişti.
5+5 fiyaskosu
Türkiye, 10. Cumhurbaşkanını seçmeye hazırlanıyordu. Başta dönemin ANAP lideri Mesut Yılmaz olmak üzere çok sayıda siyasetçinin gönlünden cumhurbaşkanlığı geçiyordu. Dönemin Başbakanı Bülent Ecevit, 'istikrar' adına Süleyman Demirel'in görev süresinin uzatılmasını önerdi. Yılmaz kırılmıştı. MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli de bu formüle destek verince Yılmaz yalnız kaldı. Ecevit'in ısrarı karşısında destek açıkladı
ama milletvekillerine de 'bana bakmayın siz bildiğinizi yapın' mesajı verdi.
Cumhurbaşkanının görev süresi yedi yıldan beş yıla indirilecek ve bir kişinin iki kez seçilmesine olanak sağlanacaktı. Böylece Demirel beş yıl daha Köşk'te kalacaktı. Kapatılan Refah Partisi'nin yerine kurulan Fazilet Partisi (FP) de kapatılma tehlikesiyle karşı karşıyaydı. Anayasa değişikliği paketine parti kapatmayı zorlayan bir hüküm konuldu. Milletvekillerinin özlük haklarının düzeltilmesini sağlayacak bir madde de eklendi. Ancak FP'liler, parti kapatmayı zorlaştıran hükmü yeterli bulmuyordu.
Teklif 407 milletvekilinin imzasını taşımasına karşın ancak 303 oy alabildi.
Anayasa değişiklikleri iki kez oylanacağından Ecevit umudunu ikinci tura taşıdı. Liderler zirvesini topladı, imzalarına sahip çıkmalarını istedi. 5 Nisan günü, Ecevit'in 'açık oy kullanın' çağrısıyla yapılan ikinci oylamada da Demirel'e direniş aşılamadı. Kabul oyları 303'te kalınca paket askıya alındı ve yeni aday arayışı başladı.
Genelkurmay'dan gelen mesaj
Çok geçmeden dönemin Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hüseyin Kıvrıkoğlu'nun Yolsuzluklarla Mücadele Derneği yöneticilerini kabülünde 'ciddi, dürüst, şaibesiz ve yolsuzluğa bulaşmamış bir cumhurbaşkanı istediğini' söylediği kamuoyuna yansıdı.
Evinden 'ya uzlaşma ya kaos' uyarısı içeren yazılı bir açıklama yapan Ecevit, ortaklarına 'koalisyon içinden, Meclis'ten, bu da olmazsa dışarıdan bir isim üzerinde uzlaşma' biçiminde üç seçenek sundu.
ANAP çağrının 'Yılmaz'ın adaylığını kesmeye yönelik olduğu' tespitini yaparken Hüsamettin Özkan, Ecevit'in rahatsızlığı nedeniyle koalisyon ortaklarını dolaştı. Yılmaz, adaylık beklentisini Özkan'a iletti ve liderlerin üzerinde uzlaşmasını istedi.
14 Nisan'daki Liderler Zirvesi'nden Yılmaz'ın adaylığına yeşil ışık yanmadı. Aynı gün Genelkurmay Genel Sekreterliği'nden Milliyet'te yer alan bir haber üzerine yapılan açıklama askerin sürecin içinde olduğunu ortaya koydu: "Haber, Silahlı Kuvvetlerin ülke sorunlarının tamamen dışında olduğu gibi kamuoyunu yanlış bilgilendirici ve yönlendirici bir içerik taşımaktadır. Silahlı Kuvvetler ülkenin yüksek menfaatlerini ve geleceğini ilgilendiren konularla yakından ilgilenmekte, gelişmeleri değerlendirmekte; görüş ve önerilerini yasal zeminlerde ve doğrudan ilgili kişi ve makamlara ifade etmektedir."
"Asker devrede" manşetlerinin çıktığı gün Ecevit, üzerinde uzlaşılacak bir isim arıyordu. 15 Nisan'da dönemin DYP Genel Başkanı Tansu Çiller ve Recai Kutan ile görüştü. Teklifi, önce parlamento içinde olmuyorsa dışında bir isim üzerinde uzlaşılmasıydı.
Ardından ortaklarıyla ve son olarak da Genelkurmay Başkanı Kıvrıkoğlu ile görüşmüştü.
DSP'nin bir kanadı Özkan'ın aday gösterilmesini istiyordu. DYP ve FP de destekliyordu. Ancak Ecevit, 'Sensiz ne yaparım' deyince Özkan seçeneği yaşama geçirilemiyordu. 16 Nisan sabahı Özkan'ın evinde bir konuğu vardı, Afyon milletvekili Gaffar Yakın.
Yakın, arkadaşı Düşün Konuş Dinle İletişim Enstitüsü Başkanı Abdurrahman Çelik'le 'Özkan olmazsa Anayasa Mahkemesi Başkanı Ahmet Necdet Sezer üzerinde uzlaşılabilir' görüşüne varmış, FP ve DYP'den vekillerle görüşmüştü. Yaptığı görüşmeler hakkında bilgi verdi ve Sezer'in adını seslendirdi. Aktardığına göre Özkan'ın yanıtı, "Biz bu adayla seçimi kazanırız" oldu ve sevinçle elini masaya vurdu.
Sezer'e 'Geçmiş olsun' ziyareti
Özkan ve Yakın baypas ameliyatı geçirmiş Sezer'e gittiler. Geçmiş olsun dileğinin ardından konuya girdiler. Yakın, Sezer'e "Sizin üzerinizde uzlaşılabilir" dedi. Sezer olumlu yaklaşmıştı ve talebi 'tüm partilerin ortak adayı' olmaktı.
Tekrar Özkan'a döndü bilgilendirdi. DSP-MHP-ANAP cephesini ikna etmek Özkan ve dolayısıyla Ecevit'in sorumluluğundaydı, FP ve DYP'yi ise Yakın-Çelik ikilisi üstlenmişti.
Çelik, Çiller'e gitti, 'olabilir' yanıtıyla da FP'nin etkili isimleri, Necmettin Erbakan'ın yakınındaki Şeref Malkoç ve Oğuzhan Asiltürk'ün yanındaydı. Bir olumsuzluk görünmüyordu. Sınırsız özgürlük isteyen konuşması Çankaya yolunu aydınlatıyordu.
24 Nisan karar zirvesi gelmiş çatmıştı. Koalisyon ortakları bir isim belirleyecekti. Nefesler tutulmuştu. Özkan, Yakın'a Sezer'in adaylığı için Ecevit'le görüşmesini önerdi. Hemen randevu aldı. Sabah 10.00'da Başbakanlık'taydı. Ecevit'le görüşmede Yakın, Hüsamettin Özkan'ın adaylığı için son bir deneme yaptı, olumlu yanıt alamayınca Sezer için yaptıkları görüşmeleri aktardı. Tekrar görüşün son durumu bana zirve öncesi bildirin' deyince Abdurrahman Çelik ile önce Anayasa Mahkemesi'nin yolunu tuttular. Sezer'e aday gösterilmesi olasılığının yüksek olduğunu iletip bir olumsuzluk yaşanmaması ve öneriyi reddedip bir krize yol açmaması dileklerini ilettiler.
Çiller ve Erbakan'ın onayı
Çelik, sonra Çiller'in onayını aldı, saat 13.00'te de Oğuzhan Asiltürk'ün yanındaydı. Erbakan'dan onay çıkmıştı, teklifin Ecevit'ten gelmesi bekleniyordu.
Çelik, Yakın'a, o da saat 15.30'da Özkan'a aktardı. Liderler zirvesine sonuç alınamadığı için ara verilmişti. Ecevit, Özkan'a, Sezer'i arattı. Özkan, telefonla ulaştığı Sezer'e, Ecevit'in yanından aradığını söyledi ve resmi teklifini iletti. "Onur duyarım" yanıtıyla zirvenin ikinci bölümüne geçildi. 8,5 saat süren zirvede Sezer ismi üzerinde uzlaşıldı. Ecevit de, Çiller ve Kutan'ı arayıp önerisini resmen iletti.
Ertesi gün öğleden sonra beş liderin ve 131 milletvekilinin ortak önergesiyle Sezer cumhurbaşkanlığına aday gösterildi.
Ecevit'e sabah Genelkurmay karargâhından görüşme talebi iletildi. Telefona yanıt vermeden Meclis'e gitti, uzlaşmayı ilan etti. Askerlere gerekçelerini açıklamak görevi yine Özkan'a düşmüştü.
Cumhurbaşkanlığına Sezer dışında 12 milletvekili aday oldu ama MHP'li Sadi Somuncuoğlu'nun adaylık başvurusu yaparken partili milletvekilleri tarafından engellenmek istenmesi, direnince tartaklanması, dilekçesinin yırtılması ve kavga sırasında bellerdeki silahların teşhiri seçimin önüne geçti.
Sezer, beş partinin ortak adayı olmasına karşın üçüncü turda seçilebildi. 376 oy gereken ilk iki turda Sezer'e önce 281, sonra da 314 oy çıktı. 276 oyun yeterli olduğu son tur 5 Mayıs'ta yapıldı ve Sezer, oylamaya katılan 533 milletvekilinden 330'unun oyunu alarak Türkiye'nin 10. cumhurbaşkanı oldu.
Görüşleriniz için: idemirdogen@radikal.com.tr
YARIN: Önce türban sonra türban
Türkiye 4 yıl cumhurbaşkansız kaldı
1921 Anayasası'nda 29 Ekim 1923'te yapılan değişiklikle Cumhuriyet ilan edilmiş, Gazi Mustafa Kemal Paşa, Cumhuriyetin ilanının hemen ardından, Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk Cumhurbaşkanı seçilmiştir. Cumhuriyet'in ilanından günümüze kadar, 84 yılda, 18 kez Cumhurbaşkanlığı seçimi yapılmıştır. Yedisi tek partili, 11'i ise çok partili dönemde yapılan seçimler sonucunda 10 Cumhurbaşkanı göreve gelmiştir: M. Kemal Atatürk ve İsmet İnönü dörder kez, Celal Bayar üç kez, Cemal Gürsel, Cevdet Sunay, Fahri Korutürk, Turgut Özal, Süleyman Demirel ve A. Necdet Sezer birer kez, seçilmişlerdir.
Bir seçim sonuçsuz kalmış (1980 seçimi), bir Cumhurbaşkanımız da (Kenan Evren) seçimle değil halkoylaması ile göreve gelmiştir. Türkiye Cumhuriyeti'nin Cumhurbaşkansız dönemleri de olmuştur:
27 Mayıs 1960 ve 12 Eylül 1980 askeri müdahalelerini izleyen ara dönemlerde Devlet Başkanlığı görevleri: Milli Birlik Komitesi Başkanı Orgeneral Cemal Gürsel (Bir yıl dört ay 29 gün) ve Milli Güvenlik Konseyi Başkanı Orgeneral Kenan Evren (İki yıl bir ay 27 gün) tarafından yürütülmüştür.
10 Kasım 1938'de Atatürk'ün ölümü üzerine, Meclis Başkanı Abdülhalik Renda Cumhurbaşkanlığına vekâlet etmiş, vekâlet görevi ertesi gün (11 Kasım) İsmet İsmet İnönü'nün seçilmesine kadar sürmüştür. İki Cumhurbaşkanı arasında bir günlük boşluk söz konusudur.
Beşinci Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay'ın yedi yıllık görev süresi 28 Mart 1973'te sona ermiş, 6. Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk ise 6 Nisan 1973'te seçilerek göreve başlamıştır. Arada, Cumhuriyet Senatosu Başkanı Tekin Arıburun'un Cumhurbaşkanlığına vekâlet ettiği, sekiz günlük bir boşluk oluşmuştur.
Altıncı Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk'ün yedi yıllık görev süresi 6 Nisan 1980'de sona ermiştir. Yeni Cumhurbaşkanı seçimleri için, 23 Ağustos 1980'de başlayan ve 11 Eylül 1980'e kadar süren oylamalara karşın Cumhurbaşkanı seçilememiş, 12 Eylül 1980'deki askeri müdahale sonucunda Meclis feshedilmiştir. Aradan geçen 5 ay 6 günlük sürede Cumhurbaşkanlığına Cumhuriyet Senatosu Başkanı İhsan Sabri Çağlayangil vekâlet etmiştir.
Sekizinci Cumhurbaşkanı Turgut Özal'ın 17 Nisan 1993 tarihinde vefatı üzerine Cumhurbaşkanlığı makamı boşalmıştır. Yeni Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel ise 16 Mayıs 1993'te seçilerek göreve başlamıştır. Aradan geçen 29 günlük sürede Cumhurbaşkanlığına, Millet Meclisi Başkanı Hüsamettin Cindoruk vekâlet etmiştir. Ülke böylece toplam dört yıl 1 ay 10 gün Cumhurbaşkansız kalmıştır.
1- Sezer'li 7 yıl (7) (28/04/2007)

Sezer, Anayasa Mahkemesi üyeleği ve başkanlığı döneminden beri YÖK'le anlaşamıyordu. Uygulamalarını 'antidemokratik' buluyordu.
2- Sezer'li 7 yıl (6) (27/04/2007)
Sezer ükümetten gelen kararnameleri de, TBMM'den geçen yasaları da titiz biçimde inceliyor ve çoğunu geri gönderiyordu. Ancak Başbakan'ın istediği müsteşarla çalışmasına karşı çıkmamış ve Ömer Dinçer'in atamasını onaylamıştı.
3- Sezer'li 7 yıl (5) (26/04/2007)
Eylül'de katıldığı BM Genel Kurulu açılış toplantıları sırasında ABD'nin Irak'ı işgal senaryoları hakkında bilgilendirilen ve Türkiye'den talepleri dinleyen Sezer, savaşın tarafı olmaya karşı çıkıyordu.
4- Sezer'li 7 yıl (4) (25/04/2007)
Sezer'le AKP arasındaki ilk tartışma, seçimden önce 29 Ekim 2002'deki Cumhuriyet Bayramı resepsiyonunda yaşandı...
Sezer, AKP'nin seçimi kazanması durumunda başbakanlık görevini kime vereceğini kendisinin belirleyeceğini söylüyordu...
Erdoğan meydanlarda Sezer'e yükleniyordu: "Benim önerimi alması gerekir."
5- Sezer'li 7 yıl (3) (24/04/2007)
Çankaya'dan Sezer geçti
MGK kavgasında 'Nankör kedi' kavgası...
Ecevit: Hayatımın en büyük yanlışını yaptım...
Meclis'in tamamı Sezer'in karşısına geçti...
'Kıyak' zamma kavuşamayan vekiller nasıl intikam aldı...
Yolsuzluk operasyonları sarsıyor...
Yazı dizisi
6- Sezer'li 7 yıl (2) (23/04/2007)
Çankaya'dan Sezer geçti
Sezer'in Köşk'teki ilk resepsiyonuna türbanlı eşler de katıldı
Cumhurbaşkanı ile hükümetin arası ilk, kararnamelerle açıldı
Ecevit Çankaya'dan randevu alamazken 'Sezer CHP'li' söylentisi yayıldı
Yazı dizisi
7- Sezer'li 7 yıl (1) (22/04/2007)
Çankaya'dan Sezer geçti
Ahmet Necdet Sezer'in ismini ilk DSP'li Gaffar Yakın telaffuz etti.
Adaylık teklifini baypas ameliyatından hemen sonra aldı...
Fazilet Partisi ve Erbakan Sezer'e neden destek verdi?..
Yazı dizisi
21/6/2007 · Kategori: Inceleme
Şişman Kadının Sesi Güzel Olursa...
Işın Karaca, Sezen Aksu'nun vokalistiydi. Sesi güzel, eğitimi iyi. Tiyatrocu olmak üzere yola çıkmıştı, şarkı söylemeyi daha çok sevince kendini müzik piyasasında buldu.
03/05/2002 Çiğdem MATER
BİA - Türkiye'de de, dünyada da, medyanın ve "show business"ın kadınlara yönelik bazı kuralları var. Göz önünde olan kadın, güzel, bakımlı ve en önemlisi ince olmalıdır. Magazin programlarında en çok mankenlerin görünmesi de bundandır aslında.
Magazin'in can damarı "frikikli görüntüdür", "seksi giyinmiş kadındır". Önemli olan işini iyi yapmak değil, televizyon izleyicisinin, ol(a)madığı gibi görünmektir. 90-60-90 olmak neredeyse imkansızdır, buna gerek de yoktur. Erkekler ise incelerden hoşlanır, ya da hoşlandıkları sanılır.
Zerrin Özer ve Akrep Nalan istisnaları
İşte medya ve show business da bu ihtiyaca cevap verir. Evde televizyon izleyen kadınlar ve erkekler, asla sahip olamayacakları "bedenleri" izlerler. İnsanların kendileri gibilerden hoşlanmadıkları kabul edilir. Nasılsa herkes kendini her gün aynada görüyor değil mi?
Medya, işte tam da bu yüzden, birkaç istisna dışında, "sıradan görünümlü insanların"ünlü olmasına izin de vermez, imkan da. İstisnalardan biri, "şişman ama güzel sesli kadın" Zerrin Özer'dir. Biri de Akrep Nalan. Zerrin Özer'e duyulan saygı, Türkiye magazin dünyasında pek de alışık olunmayan bir davranış şeklidir.
Ama Akrep Nalan, yıllardır ölçüleri nedeniyle, inceden alay konusu olur hep. Efsane şeklinde anlatılan köpeğini üzerine basarak öldürdüğü iddiası bunlardan sadece biri. Üstelik, küçük bir köpeği, 50 kiloluk bir kadın da rahatlıkla, üzerine oturarak öldürebilecekken...
Yeni bir ünlü şişman
Şimdilerde Türkiye magazin dünyası yeni bir "şişman kadın"la tanışıyor. Sezen Aksu'nun vokalisti Işın Karaca, "kendi kanatlarıyla uçmaya" başladı. Aksu konserlerini izleyenlerin iyi tanıdığı bu büyük sesli kadın, televizyonların yeni "şişmanı", yeni "öteki"miz.
Kilo derdi yaşanan bir ülkede gelişen/geliştirilen "şişman sevmeme ruh hali" Karaca'yı da vurdu elbette. Albümü piyasaya çıktıktan sonra, katıldığı tüm programlarda, şişmanlığı ile ilgili pek çok soruyla muhatap oldu.
"Şişmanlığınız sizi rahatsız etmiyor herhalde" diye başlayan cümleler, ki bu şişmanları en çok rahatsız eden sorudur, "zaten siz böyle de güzelsiniz" diye devam etti. Karaca tüm soruları gülümseyerek, kendinden emin yanıtlıyor..
Kendini seven şişmanların ortak özelliklerinden biridir, kendinden emin olmak ve kilolarıyla ilgili sorulara gülerek cevap vermek. Kaçmak için ya da savunma mekanizmaları çalıştığı için değildir gülmeleri, zaten kaçmaya da ne ihtiyaçları vardır, ne de kaçarlarsa, saklanacak delikleri!!!
Sadece şişman kadınlar, kendileri ile barışık oldukları sürece, kilolarını akıllarına bile getirmezler, üstelik, dert etmedikleri zaman, 90-60-90'lık nice kadından daha güzel olduklarını bilirler.
"Savaş çıkmasın da, bir kilo almaya razıyım"
Ancak medya için, bu çok da kolay anlaşılabilecek bir durum değildir. Zira, magazin dünyası, bir kilo aldığında, dünyası yıkılan kadınlara alışıktır. "Ülkenin Divası" Ajda Pekkan'ın, Amerika'nın Afganistan'a saldırma ihtimali ortaya çıktığında, sorulan "savaş konusunda ne diyorsunuz" sorusuna "savaş çıkmasın da, bir kilo almaya razıyım" cevabı durumu özetlemeye yeter de, artar bile.
Böyle yapılanmış bir medyaya "düşen" Işın Karaca, kolay bir tecrübe yaşamıyor. Gittiği her yerde, sesinden önce, kilosunun konuşulması, eminim ki onu mutlu etmiyor. Ama bu, gazetecilerin "kilolarıyla başı dertte" manşetlerini atmasını da gerektirmiyor elbette.
Ne rejim, ne de zayıflama çiftlikleri
Işın Karaca ve yetenekli pek çok şişman kadın, Türkiye medyasının anlayabileceği "formatta" insanlar değiller. Magazinciler, daha ilk günden "kilo vermeye çalışıyorum, ama olmuyor" demesini bekledikleri, beraber zayıflama merkezlerine gitmeyi önerdikleri bu genç kadının, halinden memnun olduğuna, inanmıyorlar, inanmak istemiyorlar. Ama belli ki, Karaca, ne bedeninden rahatsız, ne de şişmanlığının ondan bir şeyler götüreceğine inanıyor.
Medyanın izleyicileri de belli ki, Karaca'nın şişmanlığı ile ilgili sorunu olmadığına inanmıyorlar. 18 yaşındaki temizlik işçisi Gülcan, "yok abla" diyor, "memnun değildir halinden de, zayıflayamıyordur işte".
"Öteki"ni görmek istememe
Standart insan olmamak, yeni tabiriyle "öteki" olmak, magazin dünyasının sevdiği bir şey değil. İki farklı dünyayı, "izleyenle", "izleneni" bir araya getiren magazin programları, daima "arzu edilen"i sunmak istiyor "izleyene".
Magazinciler, Althusser'in deyimi ile, devletin ideolojik bir aygıtının "araçları" olarak bir "WASP"(beyaz, anglo-sakson, protestan) yaratmak zorundalar. Bunun Türkiye'deki karşılığı da hiç farklı değil. Oysa Karaca bu tanıma uymuyor, çünkü şişman. Arzu edilen nesne olmamak, izlenmemeyi, dolayısıyla da magazinlerin işine yaramamayı getiriyor.
Oysa Karaca, güzel bir kadın, gerçekten güzel... "Şişman olmak, çirkinliktir" mantığının yanlışlığını gösteren bir kadın. Hem zaten, görmesini bilen için, şişman güzeldir.
Ölümünün 25. yılında Sevgi Soysal
1970'li yılların en önemli yazarlarından Sevgi Soysal'ın kitaplarında, dönemin toplumsal sorunları ve mücadelesinin yanı sıra "kadınlık durumu" da yer aldı. Soysal yazdıkları kadar kişiliği de ilgi çekici.
03/05/2002 Bia Haber MERKEZİ
BİA - Yenişehir'de Bir Öğle Vakti isimli romanıyla 1973 Orhan Kemal Roman Armağanı kazanan Sevgi Soysal 1936'da İstanbul'da doğdu. Orta öğrenimini Ankara Kız Lisesi'nde, yüksek öğrenimini Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Klasik Filoloji Bölümü'nde tamamladı. 1956-57'de Almanya Göttingen Üniversitesi'nde arkeoloji ve tiyatro okudu. 65-71 yılları arasında TRT'de program uzmanı olarak çalıştı. 1972'de solcu olduğu için tutuklandı. Sonuç; 1 yıl hapis ve 2.5 ay Adana'da sürgün cezası.
Edebiyat dünyasına 1960'da öyküyle girdi. İlk öykü kitabı 1962'de yayımlanan Tutkulu Perçem'di. 1968'de teyzesinin öyküsünü anlattığı Tante Rosa isimli öykü kitabı yayımlandı. Yazdıklarında bireysel olandan toplumsal olana geçiş, ilk Yürümek'le gerçekleşti. Bu romanı 1970'de TRT Sanat Ödülleri Yarışması'nda başarı ödülü aldı. Evlilik kurumu ve kadın-erkek ilişkilerinden söz ettiği bu kitap müstehcen bulunarak toplatıldı. Yürümek o yıllarda özellikle gençler arasında büyük ilgi gördü.
Yenişehir'de Bir Öğle Vakti, Şafak, Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu, Barış Adlı Bir Çocuk'ta ise 70'li yılları çeşitli açılardan anlatmaya çalıştı. Yenişehir'de Bir Öğle Vakti isimli romanında, bir öğle vakti Ankara'da, bir kavak ağacının devrilmesinden yola çıkarak çeşitli insan tiplerini ele aldı. Ele aldığı tipler, düzeni, düzeni değiştirmek isteyenleri, düzenin altında kalanları simgeledi. Adana'daki sürgün dönemini anlattığı Şafak'ta da yine "sol"dan bir bakış hissedilir. Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu, içten ve yalın bir anı-deneme olarak o yılların en popüler kitapları arasında yerini aldı.
Kısa yaşamına üç öykü, dört roman, bir anı sığdıran Sevgi Soysal, kitaplarının yanı sıra Yeni Ortam ve Politika gazetelerinde de köşe yazıları yazdı. Bu yazılar Bakmak isimli kitapta toplandı. Son romanı Hoş Geldin Ölüm'ü tamamlayamadan 22 Kasım 1976'da yaşamını yitirdi.
Özdemir Nutku, Başar Sabuncu ve Mümtaz Soysal'la evlendi. Son evliliğini Mümtaz Soysal cezaevindeyken gerçekleştirdi. Mümtaz Soysal dışarı çıktı, bu kez kendisi tutuklandı. Bu evliliğinde iki kızı oldu. Sevgi Soysal'ın yaşadığı dönemde gerçekleşen toplumsal olaylara duyarlılığı ve mücadelesi kadar, yazdıklarında "kadınlık durumu"na ilişkin saptamalar, değinmeler de dikkat çekici.
Onu tanıyanlar kişiliğinin de "özel" olduğundan söz ederler. Bir yandan hoşlanmadığı sözler söyleyen bir şairin kafasına bardak fırlatacak kadar tavizsiz, bir yandan hasta yatağında, rica üzerine bir gençlik dergisine öykü yazacak kadar sevecen. Ve "Doğadaki her yenilikten, bahardan ve gençlikten hoşlanışım, doğadaki yenilenme gücünü, ucundan da olsa koparmayı umuşumdan olmalı," diyecek kadar yaşama bağlı. Öleceğini bilip Hoş Geldin Ölüm diye kitap yaşacak kadar cesaretli. Bir cezaevi yaşamını (Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu) hüznü, acıları kadar eğlencesiyle ele alacak kadar muzip. Ve erken ölecek kadar aceleci...