Yaşar Kemalle Edebiyat ve Politika

30/10/2008 · Kategori: Soylesi

Yaşar Kemalle Edebiyat ve Politika
Aydınlık, 1-2 Mayıs 1993

Fethi Naci

Yaşar Kemalin ünlü Fransız şairi ve yazarı Alain Bosquet ile konuşmalarının Gallimard Yayınevince yapılan birinci baskısı biterken Türkçe ilk baskısı Toros Yayınları tarafından yayımlandı.
Yaşar Kemalle içki içmek ve sohbet etmek için yıllardır buluştuğumuz Kalyonda, bu defa Yaşar Kemal Kendini Anlatıyor dolayısıyla “ciddi bir konuşma” için buluşuyoruz. Bu “ciddi” konuşmanın, önceki buluşmalardaki sohbetlerden tek farkı var: İçki içmiyoruz. Yaşar Kemale, “Konuşmaya başlamadan bir ön-soru sormak istiyorum,” diye başlıyorum. Yaşar Kemal, “Yani şimdi ciddi ciddi konuşacağız öyle mi?” diyor, “Bunca yıldan sonra!” diye ekliyor ardından. Konuşma başlıyor. Sonrası mı? Ben sordum, o söyledi:
— Bir iki yıl öncesine kadar günlük basın da, edebiyat çevreleri de pek anmıyordu adınızı. Yabancı ülkelerde kazandığınız başarılar bile ya hiç ya da gereğince duyurulmuyordu. Şu son bir yılda bu durum birden bire değişti: Basını, televizyonu, siyasal iktidarı “Kültür Bakanlığı Büyük Ödülü”, birden bağrına bastı sizi... Olumlu bir gelişme... Siz nasıl açıklıyorsunuz bu değişmeyi? (Aslında ben de, Yaşar Kemal de “sen“ diye konuştuk, ama okurlara saygımızdan, sonradan “sen”leri “siz”yaptım.)
— Böyle bir soruyu çoktandır bekliyordum. Şimdiye kadar kimsecikler akıl edip de sormadı. Bir zamanlar basında adım, ister istemez, geçerdi. Buna dayanarak kimi arkadaşlar da adımı reklamcıya çıkardılar. Kendi reklamımı öylesine usturuplu yapıyormuşum ki, böylesi bir kurnazlığa akıl sır ermezmiş. Oysa bu işlerin hemen hemen hiçbirinde sayım suyum yoktu. Beni yakından tanıyan arkadaşlarım, bu işin tam tersini yaptığımı bilirler. Dünya televizyonlarından olsun, Türkiyeden olsun birçok röportajcıyı geri çevirdiğimi çok iyi bilirler.
Dünyanın en büyük gazetelerinin yazarlarını da... Çünkü benimle konuşabilmek için birçok büyük gazete, ilişkileri olan gazeteci arkadaşlarımı araya koymuşlardı. Beş yıldır, en çok tanındığım Fransadan hiçbir gazeteci, televizyoncuyla konuşmadım. Çocukluğumu çeken BBC televizyonuna izin verdiğimden dolayı da çok pişmanım. Konuşmak istemiyordum ya, İngiliz kitapçımı kıramadım, kimi arkadaşlarımı kıramadığım gibi.
Son yıllarda gazeteler, hemen hemen benim adımı anmaz oldular. Ya da anmak zorunda kaldıklarını sandıkları adımı gazetelerinde saklayacak yer bulamadılar. Sizinle bu ölü toprağı sorununu çok düşündük. Hepimiz de biliyoruz ki, bir yazarın ünü gündelik üne, gazete ününe, yani medyaya bağlı değildir. Medya ne yapar, yapsa yapsa kitabı biraz daha çok sattırır. İstediği kadar ünlendirir de. Yazar da şişinir. Şişinmesin de ne yapsın, o ün dedikleri çok tatlıdır. Tatlı olduğundan daha çok da beladır. İnsanlar bu belaya seve seve can atarlar. Bir süre gelir ki iş işten geçmiş olur. Yazar yetenekli bir yazarsa, o baş belası ünün yeteneğini nasıl yediğini görür.
Gazeteler adımı andı ya da anmadı sorununu hiç konuşmak istemiyorum. Bir yazar, gerçek bir yazarsa, ansalar ne olur anmasalar ne olur! Bizim işimiz dünyayı, insan gönlünü zenginleştirmek değil mi en azından? Çanağında balın olsun, arısı Bağdattan gelir. Bu söze çok güvenmek gerek. Sen eserini olgunlaştır, gönlünce yap, arısı Bağdattan gelir. Bundan kuşku duymamak gerek. Üç bin beş yüz yıllık Homeros’un arısı yüzyılların ötesinden gelip onu arayıp bulmuyor mu? Ün için çalışsan çabalasan, ünlü olsan eline ne geçer ki, çanağında balın olmayınca ne fayda ki...
Bunu çok konuştuk. Bu değişimi hiç mi hiç anlamıyorum. Keşke değişim benim eserlerimi anlamalarından ileri gelse. Ne bileyim ben. Ben bu değişimi anlamıyorum. Türkiye değişti desek, o da yok. Belki Kültür Bakanı değişti de biz başka şeyler mi değişti sanıyoruz? Böye bir yanlışlığın içinde miyiz? Olumlu bir gelişme mi, edebiyata, sanata bir saygı mı, bilemiyorum. Bu yel böyle eser mi? Adımı anmayan radyolar, televizyonların coşkusu sürüp gider mi, yel dönüp de tersine eser mi? Vallahi hiç kestiremiyorum. Umutsuz bir vaka. Her şey bir umutsuzluğu gösteriyor. Böylesine az kültürlü, böylesine az kitap okuyan bir ülkenin bir yazara sevgisi, coşkusu ne anlama gelir, bilemiyorum. Çürümeye başlamışken son bir soluk alış mı? Anlayamıyorum. Bu benim ülkemdeki durumuma, hangi dağda kurt öldü, derler.
— Yaşar Kemal dendi mi “yeni bir roman dili” geliyor akla; bu dili nasıl yarattınız? Kaynaklarınız?
— Yeni bir yaratım, ister şiir, ister hikaye, ister roman dili olsun zor. Hele roman dili, bin beter. Neden ki derseniz, bizim roman geleneğimiz yeni. Bizim kuşaktan önce de belirli bir roman diline ulaşmış kişi az ya da hiç yok. Kırık dökük bir şeyler ya da. O zaman halkın konuştuğu dili, sözlü edebiyatını kaynak almaktan başka hiçbir umar yok.
Anadolunun dili çok zengin bir dil. Büyük de bir sözlü edebiyatı var. Destanları, türküleri, ağıtları, masalları, tekerlemeleri var. Ben gençliğimde bir folklor meraklısıydım. Bir destan anlatıcısıydım. Sözlü edebiyatta bile her kişilik, yani şair, anlatıcı, kendisine başka yeni bir dil yaratmıştır. Gelenekten kurtulmak ne kadar zorsa da kişilikler bir destan, bir şiir, bir ağıt dili yaratmaktan kendilerini kurtaramamışlardır. Ben bunun geçliğimde tam bilincine vardım diyemezsem de kokusunu aldım diyebilirim. Veyselle Karacaoğlan, Pir Sultan Abdalla Dadaloğlu kendilerine has bir şiir dili yaratmışlardı. O geleneksel halk şiirinin kırılmaz anlatımını, sesini kırmışlardı. Her destan anlatıcısı da bölgesinin damgasıyla birlikte anlattığı destana, masala, tekerlemeye kendi damgasını vuruyordu. Sonraları, farkına vardığım bu başkalıklar, kişilikler, anlatımlar üstünde çalıştım, bilinçlendim. Romana başladığım zaman artık hazırdım. Gençliğimden de biliyordum. Ustam Güdümen Ahmet, Küçük Memet, Murtaza gibi anlatamıyordum Köroğlunu. Bende hikaye, başını alıp benim gönlümce başka yerlere gidiyordu. Öğrendiklerimi tıpı tıpına anlatmak hoşuma gitmiyor, bana yavan geliyordu boyuna yinelemek. Beni dinleyenler de benimle birlikte yaratıyorlardı sanki. İnsan hikayeyi anlatırken onların bakışlarından, kıpırdanışlarından, onayladıklarından, onaylamadıklarından anlatımına, yaratımına yön veriyordu.
Bir kişi bir romanı yaratırken, önce dili yaratmak zorundaydı. Bu dil halkın dili olmazdı, destan, masal, şiir dili de olmazdı. Yazılı anlatım bambaşkaydı. Sözlü anlatımın geleneği, olanakları başka, yazılı anlatımınki bambaşkaydı. Yazarken bunun farkına vardım. Uzun romanları yazarken de başka bir şeyin farkına vardım, dilin yapısı romanın biçimini, içeriğini oluşturuyordu. Buna çok uzak bir olasılıktır diyenler var. Dilin yapısı nasıl olur da hem biçimi, hem de içeriği belirler? Roman yazarak bu işin derinine ulaşırsak orada dilin yarattığı biçimleri, içerikleri de buluruz gibime geliyor. Dilbilimciler işin bu yanıyla da uğraşırlarsa iyi ederler.
Buradan yola çıkınca, bir yazarın yazdığı her romanın dili aynı olursa işin içinde bir yanlışlık var demektir. Anlattıklarımız da, anlatım biçimlerimizi belirler. Böyle olunca da bir yazar anlattığı her romanı aynı anlatımla yazarsa tatsız bir şey olur. Tatsız bir şey olduğu gibi, bir düş dünyası, bir mit dünyası, bir roman dünyası da kurulamaz. Ben, her romanını aynı anlatımla anlatan romancının romancılığına inanamam. Yeni bir dil yaratılmadan da, yani roman dili, şiir dili, doğru dürüst bir roman, şiir yaratılamaz. Yeni bir renk, çizgi dili de yaratılmadan doğru dürüst bir resim yaratılamaz.
— Romanlarınızda hep –gelişmiş haliyle de olsa– aynı dili kullanmıyorsunuz. Aynı yıl yazdığınız bir romanda başka dil, bir başka roman da başka dil kullanıyorsunuz. Nedenlerini açıklar mısınız?
— İnce Memede 1947’de başlamış, yarım bırakmıştım. Bu romanı 1953-54’te bitirdim. Aynı yıl da, İnce Memedi bitirdikten bir ay sonra Tenekeye başladım. Onu da bitirdim. İki romanı arka arkaya okursak, o romanları ayrı ayrı yazarların yazdığını sanırız. Bilmem, bana öyle geliyor. Ama bütün romanlarımda bir anlatım bütünlüğü, bir kişilik bütünlüğü yok mu? Alçakgönüllü görünmeyi hiç sevmem, ama benim kişiliğim, benim demek hiç hoşuma gitmiyor ya, ne gelir elden, epeyce şart. Bir maymun için diktiğimiz bir giyiti file giydirebilir miyiz? Her romanın başka başka koşulları var.
— Çağdaş Türk romancılığında gelenekten yararlanan tek yazar sizsiniz. Bu konuda neler diyorsunuz?
— Bu sorunu tartışmalıyız. Gelenekten, folklordan yararlanmak ne demek, bunun üstünde durursak kültürümüze çok faydası olur. Bizde yazık ki hiç kimse bir sorunun üstünde derinlemesine durmuyor. Gelenekten yararlanmamış bir yazar, bir müzikçi, bir ressam var mı? James Joyce bile gelenekten yararlanmış başlıca kişilerden biridir, diye yazıyor eleştirmenler, büyük bilim adamları. Gelenekten yararlanmayanlar, yararlanmak istemeyenler, dünyada da Türkiyede de birtakım gariban zıpçıktılar. Her zaman söylediğim gibi, birçok kişinin de söylediği gibi bilimde ve sanatta atlamalar yoktur. En son yaratış, zincirin son halkasıdır. Benim sanatımda ilk akla gelen, geleneğe daha çok yüklenmemdir belki. Burada haklısınız.
Ben halk içinde yetiştim. Okuryazarlığı öğrenmeseydim, şimdi Anadolunun bir köyünde, kasabasında destan anlatıyor, türkü söylüyor olurdum. Yolumu ta çocuklukta çizmiştim. Bu etki doğaldır ki, bir kişinin yaşamından kolay kolay silinecek bir etki değil. Böylesi etkiler yazarlık yaşamında çok tehlikelidir. Bir insanı kötüye de götürür. Halkı, halk sanatlarını özümsemek, onu kaynak bellemek, temel kültür bellemek var, bir de ona öykünmek var. Bizde yerel kültür özümsenmedi, ona öykünüldü. Osmanlılar da Batıyı özümseyememiş, işin kolayına kaçıp ona öykünmüşler.
Benim yeryüzünde akrabalarım var: Stendhal, Çehov gibi. Benim epik anlayışım onlara yakın. Özellikle Stendhal’a. Yereli anlamak, yerel dilden roman dili yaratmak, çağın gelmişini geçmişini özümsemek, anlamak... Ve yeni bir sanat biçimine, diline, içeriğine ulaşmak. Bilirsiniz, boyuna söylerim, herkesin bir Çukurovası vardır. Kafka’nın da, Dostoyevskinin, tekmil büyük ustaların da... Kimse gökten düşmedi. Yalnız öykünücü o tuhaf yaratıkların Çukurovaları yoktur. Onları bu yeryüzüne Anka getirmiştir, nereden getirmişse. Ya da Ankanın küllerinden varolmuşlardır, o çok değerli yaratıklar.
— Çukurovayı anlattığınız romanlarda 1950’lere kadar geldiniz. İstanbuldan söz açan Deniz Küstü de artık epey uzaklarda kalan bir İstanbul’dan söz ediyor. Daha yakın günlerden söz açmamanız –“daha yakın günler”, ekonomik, sosyal, siyasal büyük dönüşümlerin yaşandığı günler– yaşantınıza, tanıklığınıza bağlı kalmaktan mı, henüz yaşantınızı, tanıklığınızı dilediğinizce yazıp bitirememenizden mi kaynaklanıyor, yoksa başka nedenleri var mı?
— Bir tek insanın macerasını anlatırken, onu gökyüzüne yerleştiremeyiz ki... Bir toprak üstündedir, birtakım ilişkiler içindedir, bir sosyal düzeni yaşamakta, bir yerel kültürü içermektedir... Daha böylesi ilişkileri uzatabiliriz. Bir insan, benim için koşulları içindeki insandır. Onun psikolojisini verirken onun koşullarını göz ardı edemeyiz. Onun koşullarını yanlış vermek de olmaz. Benim anlattığım Çukurova ellilere kadarki Çukurova değil ki, daha yakınlara kadar gelmemiz gerek. İstanbul da öyle. Ben Deniz Küstüyü 1977’de yazdım. O kadar uzak değil. Bugünkü İstanbul elbette o günkü İstanbul değil. Ben İstanbulun nasıl çürümeye başladığını, yabancılaşıp yozlaştığını yazmaya çalıştım. Ona göre de bir dil oluştu gibime geliyor o romanda. Şimdi İstanbulu yazsam daha beter yazarım. İstanbulu da, Çukurovayı da yeniden yazmaya başlayacağım. Nelerin değiştiğinin epeyce farkındayım. Benden sonra kimi bilimciler de, az da olsa, Çukurovanın, İstanbulun üstüne eğildiler. O nostaljicileri bile bir şeyler getirmiş sayıyorum. Nostaljicilerin ayakları biraz daha İstanbulun kaldırımlarına basabilse, belki biraz daha yardım edebilirler bilime de, sanata da... Demem o ki, bundan sonra Çukurovayı da, İstanbulu da yazarken eskisi gibi değilim. Biraz daha zenginim.
— İnsanoğlunun zorda kalınca mit yaratarak, kurduğu düş dünyasına sığınarak zor koşullara dayanması üzerinde çok durdunuz. Ama Türkiye gibi artık “kapalı” ekonomiden kopmuş, pazar ekonomisine açılmış bir ülkede, sizin bir konuşmanızda belirttiğiniz gibi “çadırlarda bile televizyon izlenen bir ülkede”, insanların kendilerine düş dünyaları yaratarak bu dünyalara sığınmaları ne dereceye kadar olanaklı? Ya da artık gerekli mi? Artık başka çareler düşünemez mi insanlar?
— Her çağın bir mit yaratma biçimi var. Eski Mısırda başka mitler var. Sümerlerde, Asurlarda, Hıristiyanlarda, Müslümanlarda, kuzeyde, güneyde mit yaratma biçimleri hep değişiyor. Benim savım şu ki, kıyamete kadar insanlar mit dünyaları, düş dünyaları yaratarak o dünyalara sığınacaklardır. Bir karanlıktan gelip başka bir karanlığa karışırken, insanlar ne yapabilirler dersiniz. Bir de bunca doyumsuzluk varken... Bütün bunlar bitti, diyeceksiniz, bitti diyelim, yenileri çıkar, onlar da bizim aklımıza hayalimize gelmeyecek mitler yaratacaklardır. Günümüzün bu karmaşasında bile her gün ne mitler yaratılıp sığınılıyor. Benim Dağın Öte Yüzü üçlüsünde bir topluluğun nasıl, niçin mit, düş dünyası yarattığını söylediğim gibi, bireyin de nasıl mit dünyası yarattığını anlattım. Ah, bir vaktim olsa da bugün İstanbulda her gün yepyeni mitlerin yaratıldığını anlatabilsem! İnsanlar çare düşünemez mi, neyin çaresini düşünecekler, durum gittikçe kötüleşiyor. Korkarım ki, bu gidişle eski mitlere sığınacağız. Atalarımız gibi korku mitleri yaratacağız. Yel tanrıları, güneş, horoz, boğa, ay, toprak, toprak ana mitleri yaratıp onlara sığınacağız. Bir de insanoğlu düş gördükçe insandır. Düş görmeye, düş dünyaları yaratmaya bayılıyoruz. Mutluluğumuz düş dünyaları yaratmaktır. Aşk dediğimiz ulvi yücelme bir düş, bir mit değil mi? Kahramanlık da öyle değil mi? Öyle değilse Don Kişot yüzyıllardır kitaplığımızda ne arıyor?
Ben de kendimi azıcık bir yazar sayıyorsam, insan gerçeğine bilinçli olaraktan miti, düşü getirdiğimdendir. İnsanlar, sıkıştıkça kendilerine bir düş, bir mit dünyası yaratıp oraya sığınırlar. İnsan nereden gelip nereye gittiğini buluncaya, doyumsuzluğunu altedinceye kadar mit ve düşe sığınma sürecektir. Ondan sonra gene sürecektir. Çünkü insan yaşama sevincine, tükenip batsa bile, dünyanın güzelliğine doyamıyor ki... Şu İstanbula bakalım: Öldürülmüş, kirletilmiş, şehirlikten, insanlıktan çıkarılmış, cehenneme döndürülmüş, soluk alınmaz olmuş, kötülükler, cinayetler almış başını gitmiş, bütün insanları biribirlerine düşman gibi bakan, bencil, çökmüş, çürümüş... Bütün bunlara karşın, daha da bin katı kötülüklere karşın bu şehirde bile yok edilemeyen bir güzellik kalmış. Yok edemediğimiz, belki yok edip de yeniden yarattığımız, üstüne bir mit, bir düş dünyası kurduğumuz.
— Yaşar Kemal Kendini Anlatıyorda İnce Memedden söz ederken şöyle diyorsunuz: “...Demek ki bu dünyada mecbur olan kişiler var.. Dünyamızı bu başkaldırmaya mecbur kişiler yapmış, yapıyordu. Bu başkaldıran kişiler insanlığın özüydü. Ve dünyayı onlar değiştirerek bu duruma getirmişlerdi. Bundan sonra da onlar dünyamızı değiştirerek, geliştirerek, kötülüklere karşı koya koya ileriye, daha insanca yaşanacak bir dünyaya götüreceklerdi. Üstelik de, her şeylerini, canlarını yitireceklerini, yenilgiyi bile bile savaşıma girecekler, bir de bakmışsınız ki, sonunda bunlar yengiye ulaşmışlar.” Sonra da, dünyanın kurtuluşunu “insanlığın özü” dediğiniz bir avuç insana bırakmak size de pek inandırıcı gelmemiş olmalı ki, “Çağımızda, günümüzde çok mecbur insan biliyorum, işi genelleştirirsek insanlık başkaldırmaya mecburdur,” diyorsunuz. Kötülüğe başkaldırmak iyi, ama kötülüğe herhalde bu kötülükten zarar görenler başkaldırır, bu kötülükle beslenenler niçin başkaldırsınlar? Onların çıkarları bu kötülüğün sürüp gitmesinde... Demek istediğim, “mecbur insan”, romanlarda iyi; ama dünyamızın daha iyiye doğru değiştirilmesi, galiba, “alelade insan”ın bu değişimi istemesiyle, bu değişim için savaşmasıyla olacak. Brecht’in bir sözü vardı: “Ne mutsuzdur o ülke ki, kahramanlara muhtaçtır!” (Belleğimde kaldığı gibi söylüyorum.) Sorudan çok, eleştiri gibi oldu, can çıkmayınca huy çıkmıyor; siz ne diyorsunuz?
— Biliyorsunuz, ben hiçbir zaman kahramanlara inanmam. Yazdığım başkaldırı romanlarında da, o kahraman dediklerimizin halkın elindeki araçlar olduğunu hep vurguladım. Bu araçları halk kendi yaratıyor, kendi de koruyor, onlarla birlikte de başkaldırıyor, onlarla birlikte yeniliyor, yeniyor. O mecbur insan tipini, kişiliğini, birtakım sebeplerden ötürü halk şıp diye buluyor. Ya da uzun aramalardan sonra buluyor. Ama buluyor. En azından benim roman kişilerim böyle. Siz yazdınız, Yörük kocasının İnce Memedin içindeki kurdun onu rahat bırakmayacağını söylediğini. Ben, her insanı yaratıcı saydığım gibi, her insanın içinde de bir başkaldırı kurdu olduğuna da inanırım. O başkaldırı “mecbur” insanı da yaratır. Fıkara, Sefil İbrahimin oğlunun yakasını bir eline geçiren halk, yani köylüler bir daha onun yakasını bırakıyor mu? Fıkaracık çırpınıyor, çırpınıyor, bin ağa öldürse beş bininin geleceği bilinci var ya, ne yapsın, yakasını köylülerin elinden bir türlü kurtaramıyor ki...
— Uzun süredir doğa-insan ilişkilerinden söz ediyorsunuz. Bir de Savrun Çayının gözesine, gençliğinizde haftada iki kere Çukurovadan inip çıkmanız var. Yaşar Kemal Kendini Anlatıyorda da uzun uzun yazdınız. Doğanın her öğesinin ayrı bir kimliği var diyebilir miyiz, ayrı bir kişiliği, her otun, her çiçeğin bir kendine özgülüğü var diyebilir miyiz? Ne diyorsunuz, kafanızı bu işe bu kadar taktığınıza göre?
— O kadar çok konuştum ki doğanın bu yanı üstüne, fazla uzatmayacağım. Savrun suyuyla maceramı belki otuz yıldır söylüyorum, yazıyorum. Doğanın en küçük parçasının bile bir kimliği, bir kişiliği var. Kişiliği derken, bir ad bulamadığım için böylesine bocalıyorum. Bir gün insanlar, bilim adamları, yazarlar bunun da adını koyacaklar, iş gündeme gelmiş gibi. Yıllarca ben Savrun Çayı kıyılarında dağlara yürürken, doğayla iç içe yaşadım. Pirinç tarlalarında yıllarca su kontrolörlüğü yaptım da... Ben su bekçiliği diyorum. Onlar o zamanlar kontrolörlük diyorlardı. Her neyse. İşte o zamanlar yavaş yavaş, bir daldaki bir çiçeğin öbürüne benzemediğini, bir çimenlikte hiçbir yaprağın, bir köredeki hiçbir karıncanın, bir pınarın, Toroslardan ovaya inen Savrun Çayı gibi birçok çayın hiçbirinin biribirine benzemediğini gözlemledim. Bunların hepsini de Savrun Çayından öğrendim. Sonra düşüncelerimi geliştirdim. Birkaç gün önce de UNESCO’nun Courier dergisinde astrofizikçi Hubert Reeves’le yapılmış bir konuşmayı okurken aşağıdaki satırlar gözüme çarptı. Çok sevinmedim dersem yalan olur. Bu konuşmadan uzun bir parça alacağım için okuyucularımız kusura bakmasınlar.
“Basit bir örnek ele alalım. Bugün yeryüzünde beş milyar insan yaşamakta ve bunların hepsi için de aynı fizik yasaları geçerli olmasına karşın, her biri biribirinden farklılıklar gösterir. Tümünün özgün kişilik, tarih ve çizgilerinin farklılığı doğa yasalarının ne kadar sınırlayıcı olursa olsun, belirli ölçülerde ‘oyun’ alanı, kısaca özgürlük bıraktığını açıkça gösterir. Diğer bir örnek de kar kristalleridir. Bu taneciklere mikroskop altında bakarsak, onların hepsinin altı uçlu olduğunu görürüz. İşte bu bir yasadır. Eğer altı uçları yoksa onlar kar kristalleri değildirler. Ancak onlara daha yakından bakarsak onların altı uçlu olmalarına karşın, biribirlerinden farklılık gösterdiğini saptarız. Bu konuda harika kitaplar yayınlanmıştır. Bu kitaplarda, biribirinin bu kadar aynı olan kar kristallerinin ne sonsuz değişik örnekler oluşturduğu gözlemlenir. İnsanlar söz konusu olduğunda da durum gene kar kristalleri ya da kelebeklerdeki durumun aynıdır. Doğa iki işle aynı anda uğraşmaktadır. Bir yanda işleri organize edip yasalar koyarak düzeni sağlar, öte yanda düzenin sıkıcı tekdüzeliğini kırarak, belirsizliğe ve deterministik olmayan olgulara, yeni sapmalara olanak tanır.”
Beni doğaya, ayrıntılarına götüren Savrun suyudur. Büyük bilim adamlarının da derdi başka. Öyleyse son soluğuna kadar doğayı, insanları, ilişkileri son soluğuna kadar, mümkünse, yaşayabilmek, zenginleşmek dünyayla, evrenle. Doğa maceramı zenginleştirerek, benzemezliklerin gizine varmak...
Gençliğimde doğada biribirine benzer iki öğe arıyor, bir türlü bulamıyordum. Meğer o altıgen kar tanecikleri bile biribirlerine hiç benzemiyorlarmış. Doğa çok çok zengin. Yazarlar da doğaya yardım etmeli, doğayla birlikte insanları zenginleştirmeli.
— Biraz da politika konuşalım. Şu anda sosyalizm üstüne ne düşünüyorsunuz?
— Gençliğimden bu yana ne düşünüyorsam, şimdi de aynını düşünüyorum. Yani şunu demek istemiyorum, gençliğimden bu yana aynı yerdeyim, demiyorum. Bilimsel sosyalizm düşüncesini, dünyayı, doğayı, insan ilişkilerini öğrendikçe, daha çok doğayla, insanla, kitapla zenginleştikçe daha iyi anlıyorum ve insanoğlunun başka bir umarı olmadığına daha çok inanıyorum. Siz bir yerde şöyle bir şey yazmıştınız, sosyalizm düşüncesi insan soyunun yarattığı en kutsal düşüncedir, demiştiniz. Ben de bir yerlerde buna benzer bir şeyler söylemiştim. İnsan soyunda bilimsel inanç elbette en sağlıklı inançtır.
— Sovyetler Birliğinin çöküşü üstüne ne diyorsunuz?
— Biliyorsunuz, benim tavrım her zaman açıktı. Sovyetler Birliği üstüne düşündüklerimi 1965’ten sonra her zaman yazdım söyledim. 1971’de Abdi İpekçinin benimle yaptığı konuşma epeyce kapsamlı bir konuşmadır. Sovyetler Birliği hakkındaki düşüncelerim açık ve seçiktir. Sovyetler Birliği çöktüğünde, hemen o anda Sovyet düşmanı kesilip sosyalizmin yanlışlığını hemen o anda anlayan kişilerden değilim. Türkiye İşçi Partisinde sekiz yıl çalıştım. Yöneticilerden de biriydim. İşçi Partisinin, İşçi Partisi lideri Mehmet Ali Aybarın Sovyetlere karşı tavrı bellidir.
Size bir şey söyleyeyim mi, Sovyetler Birliğinin çökmesi, sosyalizmin de çökmesi değil, tam tersine dünya sosyalizminin zaferidir. Bunun böyle olduğunu da, bütün sosyalizm çöktü, bitti yaygaralarına karşın, insanoğlu çok yakında görecektir. İnsanın içindeki eşitlik, adalet, özgürlük duygusu var oldukça sosyalizm savaşımını zafere kadar insanoğlu sürdürecektir.
Sovyetler Birliği dünya sosyalizminin kamburuydu. Bunu yakında herkes öğrenecek.

Baykal: Bayramdan sonra yeni sürprizler olabilir

1/10/2008 · Kategori: Soylesi

Baykal: Bayramdan sonra yeni sürprizler olabilir


Baykal: Bayramdan sonra yeni sürprizler olabilir

MURAT YETKİN
POLİTİKA / 30/09/2008

CHP lideri Deniz Baykal, yolsuzluklar konusunda bayramdan sonra yeni sürprizleri olabileceğini söyledi. “Bu konular çığırından çıkmaya başladı” diye konuşan Baykal, CHP’nin yolsuzluklarla mücadelesinin toplumun geniş kesimlerince dikkatle izlendiğini ve “AKP’nin yolsuzluklarla ilgili tutumunun, kendi tabanına da rahatsızlık verdiğini” gördüklerini söyledi.
Baykal, yolsuzluklara hangi partiden, kim karışmışsa hesabını vermesi gerektiğini söyleyerek Çankaya’nın CHP’li Belediye Başkanı Muzaffer Eryılmaz aleyhindeki yolsuzluk iddialarının CHP tarafından da soruşturmaya alındığını hatırlattı.
CHP lideri, Radikal’in sorularını yanıtlarken, CHP’nin laik cumhuriyetin kazanımları konusunda yaptığı muhalefet ile yolsuzluklara karşı yürüttüğü muhalefet çizgisinin farkları ve benzerlikleri konusunda da açıklamalarda bulundu.
Baykal’ın sorularımıza yanıtları şöyle:

Yolsuzluğun partisi olmaz
Çankaya’nın CHP’li  Belediye Başkanı Muzaffer Eryılmaz hakkındaki yolsuzluk iddiaları üzerine İçişleri Bakanlığı’nın yanı sıra siz de inceleme soruşturma başlattınız. Bu iddiaları ciddiye aldığınız anlamına mı geliyor?
Kamu sorumluluğu üstlenen insanlar yolsuzluk iddiaları konusunda çok duyarlı davranmalı. Günümüzde bu konular çığırından çıkmaya başladı. Biz standartları yüksek tutmaya çalışıyoruz. Yolsuzluklara hangi partiden, kim karışmışsa hesabını vermeli. İddialar konusunda peşin hüküm vermiyoruz. Arkadaşımız kendisi de oradaki durumdan şikâyetçi, peşinen suçlu saymıyoruz, ama ortada bir yolsuzluk şikâyeti var ve yüksek sesle dile getiriliyorsa, soruşturulması gerekiyor. Hukukçulardan oluşan bir heyet bu konuya ayrıntılarıyla bakıp rapor verecek. Ona göre gereğini yapacağız.

Trilyonluk rantlar
Daha önce de aralarında CHP’li belediyelerin de bulunduğu yolsuzluk iddiaları ortaya atılmıştı.
Maalesef belediyeler imar yetkilerini kullanırken bu tartışmaların içine giriyorlar. Özellikle İstanbul’daki belediye faaliyetinin neredeyse yüzde 95’i bakıyorsunuz imar planları üzerine. Belediyelerin imar yetkileri önemli bir yolsuzluk kaynağı haline geliyor. Şehirler büyüyor, ihtiyaçlar artıyor, trilyonluk rantlar karşısında her insan dayanamıyor maalesef.  Buna bir çare bulunmalı. Bu zorlaştırılmalı.

Belediye imar yetkileri
Başbakan Tayip Erdoğan sizi hep eleştirmekle, öneri getirmemekle suçluyor. Bu konuda bir öneriniz var mı?
Başbakan bunu dediği gün bir İstanbul’da Deprem Sempozyumu toplamıştık, ben de orada önerilerimizi açıklıyordum. Mesela yolsuzlukların önlenmesi için dokunulmazlıkların kaldırılmasını da önerdik, eğer öneri istiyorsa. Belediye imar yetkileri konusunda bir çare arıyoruz. Bir yasa değişikliği ile belediyelerin plan değişikliklerini parsel bazında değil, ada bazında yapması yoluna gidilebilir. Şahısların isteğine göre değil, kat sayısından bina yüksekliğine, ticari alan, ya da yerleşim alanı olmasına dek o ada için herkese aynı uygulanacak standartlar belirlenebilir.

Bayram sonrası sürprizleri
AK Parti hükümetine yönelik yolsuzluk iddiaları ataklarınızla ana muhalefet partisi olarak öne çıktınız. Bayram sonrasında yeni dosyalar var mı?
Bayram sonrasında yeni sürprizler olabilir. Ama müsaade edin bunu bayram sonrasına bırakalım.

Laiklik mi, yolsuzluk mu?
Daha önce izlediğiniz muhalefet çizgisi ‘etkili olmamakla’ eleştiriliyordu. Bundan böyle izleyeceğini muhalefet çizgisi hakkında fikir verebilir mi bu durum?
Şöyle bir anlayış olduğunu biliyorum: ‘Laik cumhuriyetin kazanımları konusunda CHP muhalefetiyle mütedeyyin kitleyi rahatsız ediyordu, şimdi yolsuzluklar konusunda etkili olduğu görüldü.’ Bu doğru değil.
Birincisi, CHP’nin laik cumhuriyetin kazanımları konusunda yaptığı muhalefetin etkili olmadığını söylemek mümkün değil. Kamuoyunun bu konuda harekete geçmesinde ve Anayasa Mahkemesi’nin AKP’yi laiklik karşıtı hareketlerin odağı olmaktan mahkûm etmesinde bizim muhalefetimizin etkisi büyüktür.
İkincisi, laikliğe karşı tutuma muhalefetimiz ile yolsuzluklara karşı muhalefetimiz birbiri yerine konulabilir değildir. 

‘Zeytini yoran da CHP’
“Yani bize ‘keşke o zaman da laiklik yerine yolsuzluklara odaklansaydınız, daha mı iyi olurdu?’ diye soruluyorsa, cevabım hayır; o dönem o gerekiyordu. AKP’nin laik cumhuriyetle ilgili zaafları ortaya çıktı, onu oraya çiviledik, saptadık.
Terörle mücadele, ulusal birlik, Türkiye’nin dünya ile ilişkileri, bir Ortadoğu ülkesine dönüşmemesi konularındaki muhalefetimiz de öyle. Hepsinin yeri ayrı. Şimdi yolsuzluklar dökülüyor ortaya.
Bize, fıkrada olduğu gibi ‘sonunda zeytini yakaladın’ deniyorsa, ben de diyorum ki, ‘Zaten yoran da CHP’.
Şaka bir yana, şu anda yolsuzluklarla ilgili mücadelemiz toplumun geniş kesimleri tarafından dikkatle izleniyor. 

‘Belgeler çıkıyor, ses çıkmıyor’
Daha önce de yolsuzluk iddiaları ortaya atmıştınız. Bu defaki etkisi belgeler ortaya koymanızdan olabilir mi?
İlk kez bu düzeyde yolsuzlukla karşılaşıyoruz. İktidar partisinin Genel Başkan Yardımcısı Şaban Dişli 1 milyon dolarlık bir yolsuzluğun içinde görülüyor. Kemal (Kılıçdaroğlu) bey koyuyor belgelerini ortaya, kimse sesini çıkaramıyor. Sonra Deniz Feneri çıkıyor ortaya. Hem Kemal bey, hem de Ali Kılıç yerinde araştırıyor, belgeler ortaya dökülüyor, kimse sesini çıkaramıyor. Bir diğer Genel Başkan Yardımcısı Dengir Fırat’ın adı yolsuzluğa karışmış. Söylüyoruz, üzerimize geliyorlar. Üzerimize gelince Kemal bey koyuyor belgesini ortaya ki, hayali ihracat yaptıkları mahkeme tarafından belgelenmiş. 

‘Destekçileri de rahatsız’
“Toplumun geniş kesimi bundan memnun, ‘Aferin CHP’ye diyor. AKP yönetimi rahatsız, ama AKP’yi destekleyenlerden de rahatsız olanlar çıkmaya başladı. İşte Ahmet Taşgetiren ‘altına 4 çekeri çekip, Beykoz’da arazi kapatanlardan’ duyulan rahatsızlığı anlatıyor.Abdurrahman Dilipak öyle. Soner Yalçın ‘İslam’ dergisindeki dört ismi yazdı. Zahid Akman, Zekeriya Karaman, Hasan Hüseyin Ceylan, Fehmi Koru. Dün Allah’ı, ahlakı, yoksulları unutanlara hatırlatmak içim yola çıkan idealist gençler bugün nerede? Biri RTÜK’ün başında, ikisi Deniz Feneri’nin içinde, ikisi Armada’da ortak, bunlar AKP döneminde, o sayede olmuş. İşte bu tablodan rahatsız olanlar, bizim mücadelemizden memnun.
Ama bundan, bizim diğer mücadele alanlarımızın yanlışlığı sonucu çıkmaz. Yolsuzlukla mücadele ederken, bırakalım eğitim sistemini istedikleri gibi bozsunlar, dini temellere göre değiştirsinler diyebilir miyiz? Mücadeleyi her alanda götürüyoruz.”

Serbest bırakırsanız türbansız öğrenci kalmaz

13/12/2007 · Kategori: Soylesi

Serbest bırakırsanız türbansız öğrenci kalmaz

Serbest bırakırsanız türbansız öğrenci kalmaz
FOTOĞRAF: MUHSİN AKGÜN
  • AKP türbanı serbest bırakırsa iki yıl içinde hiçbir üniversitede başı açık kız göremezsiniz. Ama örtünmenin artması AKP'ye yaramayacak. Çünkü istismar konusunda sizden ileride olanlar hep çıkar
  • Türban takanların sayısı artıyor. Ben, yakın zamana kadar bu ülkede örtünmenin azaldığını düşünüyordum. Türbanın artmasıyla Türkiye'de hem demokrasi hem yaşam biçimi çok zorlanacak
  • Dört yıldır basından 'tarımın battığını!' duyduk. 'Sübvansiyon yok, köylü perişan' dendi. Peki ne oldu? Tarımın oyu AKP'ye gitti. Meğer AKP iki misli sübvansiyon vermiş köylüye

    10/09/2007 (9739 kişi okudu)

    NEŞE DÜZEL (E-mektup | Arşivi)

    NEDEN? Tarhan Erdem
    22 Temmuz seçimlerinin sonuçlarını bir tek Tarhan Erdem'in araştırma şirketi tam olarak bildi. Erdem'in araştırması Radikal'de yayınlandığında, birçok gazeteci sonuçlara inanmadı. Hatta Erdem'e hakaretler yağdıranlar oldu. Ve Tarhan Erdem, seçimlerden sonra yeni bir araştırma daha yaptı. Bu kez AKP'nin oyu daha da artmış olarak çıktı. Burada önemli olan, bu son araştırmada ortaya çıkan sonuçların biraz sessizlikle karşılanması. Bugün Türk medyasını takip eden ya da ordunun tepkilerine bakan hiç kimse, bu ülkede bugün oyları yüzde 54'e varan bir siyasi partinin varlığını düşünemez bile. Neden ülkenin nabzını tutması gereken medya olan biteni görmekte zorlanıyor? Ordu, AKP'nin oylarının bu kadar istikrarlı artmasının sebeplerini niye fark edemiyor? Türkiye'in gerçeğini en sağlıklı biçimde ölçebilen Tarhan Erdem'e son gelişmeleri, medyayı, orduyu, AKP'yi ve türbanı sorduk. Erdem önemli açıklamalar yaptı.


    Sizin seçimlerden sonra yaptığınız son kamuoyu araştırmasında AKP'nin oyunun yeniden arttığı ve yüzde 50'yi geçtiği görülüyor.
    Evet, yüzde 54.
    Gerginlik her arttığında AKP'nin oyu da artıyormuş gibi görünüyor. Gerçekten de gerginlik ile AKP oyları arasında bir bağ mı var?
    Bunun gerginlikle alakası yok. Muhalefetle alakası var. AK Partisi'nin oyunu daha çok Demokrat Parti ve Saadet Partisi gibi küçük partiler artırdı. Biraz Genç Parti de dahil olmak üzere, son yaptığımız araştırmada bunların oyu AK Partisi'ne kaydı. Yani Genelkurmay Başkanlığı'yla siyasi iktidar arasında yaşanan gerginliğin seçmen tercihi üzerinde bir etkisi şimdi de yok, 22 Temmuz seçiminde de yoktu. Bunu niye söylüyorum?
    Niye söylüyorsunuz?
    Çünkü böyle olduğuna dair elimizde objektif bir bulgu var. Bakın.. Biz tam bir yıl sene önce eylül ayında bir araştırma yaptık. Ardından 2007'nin şubatında bir başka araştırma daha yaptık. Sonra seçim dönemi başlayınca, 18 Mayıs'ta bir araştırma yaptık ve seçimlere kadar da birer hafta arayla bu araştırmalarımızı sürdürdük. Geçen sene eylülde AK Partisi'nin oyu yüzde 45-46 çıkmıştı. Sadece AK Partisi'nin oyu 18 Mayıs araştırmasında yüzde 54'e çıktı.
    18 Mayıs öncesinde Türkiye'de ne oldu? 27 Nisan muhtırası verilmedi mi?
    Evet. AK Partisi'nin oyu sadece bir kez yüzde 54'e çıktı. O da 27 Nisan bildirisinden sonra. Ama hemen sonra yine yüzde 49'a indi. Yani, 18 Mayıs hariç seçimlere kadar yaptığımız diğer sekiz araştırmada AK Partisi'nin oyu yüzde 46 ile 50 arasında gezindi. Bu oyların yüzde 78'i, AK Partisi'ne ekonomik nedenlerle verildi.
    Ekonomik nedenin içinde istikrar talebi var mı?
    Var gayet tabii.
    İstikrar talebinin içinde gerginliğe karşı olmak, gerginlik istememek yok mudur?
    Vardır. İstikrar talebi, insanların oy tercihinde önemli rol oynuyor. Tabii şu da var. Biz yeni araştırmamızda, vatandaşlara, cumhurbaşkanlığı sürecinde yaşananların, 22 Temmuz seçimlerinde oylarını etkileyip etkilemediğini sorduk. Önce, 'Cumhurbaşkanlığı seçim sürecinde yaşananlar sizin oyunuzu etkiledi mi' diye sorduk. Sadece yüzde 30 etkilendiğini söyledi. 'Etkilenmedim' diyenlerin oranı yüzde 70 çıktı. Ama ardından şunu da sorduk. 'Cumhurbaşkanlığı sürecinde yaşananlardan başkası etkilenmiş midir' dedik. 'Evet, başkası etkilenmiştir' diye düşünenlerin oranı yüzde 60'ın üzerinde çıktı.
    İnsanlar, etkilenmeyi bir zayıflık işareti olarak mı görüyorlar? Gerçeği kendi adlarına değil de başkaları üzerinden mi söylüyorlar?
    Etkilenmeyi zayıflık olarak alıyorlar. Ama gene de benim kanaatim, cumhurbaşkanlığı sürecindeki olaylar yaşanmasaydı, AK Partisi'nin oyları ancak yüzde 2-3 azalabilirdi veya artabilirdi. İnsanların AK Partisi'ne meyletmesinin nedeni ekonomiktir. Bu, para meselesidir, istikrar beklentisidir. Halk zaten bu yüzden AK Partisi'ni tek başına iktidar yaptı.
    Muhalefete gelirsek... Halk, CHP ile Genelkurmay arasında bir bağ görüyor mu?
    Ayniyet, beraberlik, aynı şeyi söylüyor olmalarını görüyor. Gerginlik, demokratik hayatta olmaması gereken bir şeydir ve halkın bunu görmediğini düşünemezsiniz. Halk Partisi hem meşru siyasi hayatın içinde yer alıyor, hem de askerle siyaset yapmaya çalışıyor. Böyle bir şey olabilir mi? Kabul edilebilir mi? Ayrıca CHP gerçekten çağdaşlığı temsil ediyor mu, laikliği koruyor mu meselesi de çok önemli. Bence CHP çağdaşlığı temsil etmiyor. Laikliği de söz olarak koruyor. Çünkü laikliği gerçekten korumak, bu meseleyi seçim platformunun dışına çıkarmakla başlar. Aksi takdirde laikliğin olmayabileceğini varsaymış oluyorsunuz. Bir siyasi partinin seçim döneminde, 'Laiklik tehlike altında ya da Türkiye bölünecek' diye politika yapması yanlış. Türkiye, CHP'nin ve MHP'nin söylediği gibi laiklik ve bölünme tehlikeleriyle karşı karşıya değil.
    Ama sizin birkaç hafta önce yaptığınız araştırmanızda 'Şeriat tehlikesi var' diyenlerin oranı yüzde 14.6, 'İhtimal var' diyenlerin oranı da yüzde 14.8 çıktı. Bu ülkede yüzde 30 şeriat tehlikesinin olduğunu düşünüyor. Çok yüksek bir oran değil mi bu?
    Onlar, CHP'nin ve MHP'nin politikalarının sonucunda ortaya çıkıyor. Olamayacak bir şeyi olabilecekmiş gibi göstermelerine isyan ediyorum. Türkiye'nin laiklikten vazgeçmesi mümkün değil. Türkiye'nin bölünmesi de söz konusu değil. Ben siyasetle iyi kötü uğraşmış bir adamım.
    Ordu, türban meselesini çok önemsiyor. Siz bu konuda da araştırma yaptınız. Halk, türban konusunda ne düşünüyor peki?
    Önemli çoğunluk türbanı önemsemiyor. Ama türban tek bir sualle anlaşılacak bir husus değildir. Zira türbanın siyasi simge olup olmadığı meselesi henüz tam yanıtını bulmadı. Bence türban çok önemli bir çoğunluk için siyasi bir kimliktir. Türban takanların yarıdan fazlası bence onu siyasi simge olarak takıyor. Böyle sanıyorum. Geri kalanı dini, sosyal baskı, gelenekler gibi nedenlerle takıyor.
    Peki halk türbanın siyasi simge olmasını önemsemiyor mu?
    Önemsemiyor. Son araştırmada, 'Cumhurbaşkanı adaylarından birinin eşinin türban takması sizin oyunuzu etkiler mi' diye sorduk. Yüzde 60'lar düzeyinde, 'Beni etkilemez' dedi. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün eşinin türbanlı olmasını önemli bir çoğunluk önemsemiyor. Ama ben başbakan olsam, türban konusunda sorumluluk almam. Türban meselesine dokunmam, bu meseleyi çözmem.
    Niye?
    Üniversitelerde bütün kız öğrencilerin türbanlı olmasının Türk toplum yaşamında hiç mi bir sonucu olmaz sizce? Herkes türban takarsa Türkiye'de toplumsal hayat hiç mi değişmez? Bu ülkede Türkçe ezan 1932'de başladı. Aradan yıllar geçti, 1950'de Demokrat Parti iktidara geldi. Sanki Türkiye'nin tek meselesi Arapça ezanmış gibi, 12 Haziran 1950'de kanunda bir ibare değişti ve ertesi sabahtan itibaren bütün camilerde Arapça ezan okundu.
    AKP üniversitelerde türbanı serbest bırakırsa bütün kız öğrenciler sizce türban mı takacak?
    Tabii. İki sene içinde, hiçbir üniversitede başı açık kız göremezsiniz. Çünkü toplumsal baskı yaratılır. Çok kısa bir zaman sonra da insanlar başörtüsü takmamazlık, üniversiteye başörtüsüz gidememezlik edemezler. Riskleri olan bir meseleyi konuşuyoruz burada. Laiklik risk altında. Ama ben o riskin sonuca ulaşacağını, gerçekleşeceğini varsaymıyorum, varsaymak istemiyorum. Laikliği demokratik mücadeleyle koruyabileceğimize ben hâlâ inanlardan biriyim.
    AKP üniversitede türban serbestliği getirebilir mi peki?
    Getirebilir. Anayasayı tek başına değiştirme gücü var. 330 oyu var. 367'yi aramak Sezer zamanındaydı. Şimdi Gül, 330 oyla referanduma sunabilecek. Referanduma sunulduğunda da üniversitede türban kabul edilir. Ama ben demokratik kurumların, bireylerin ve sivil toplum örgütlerinin mücadelesi sonucunda, AK Partisi'nin bu değişikliği yapamayacağını düşünüyorum. Türban, Türkiye'nin önemli olgularından biri. Bunu siyasi hayatta tartışmanın bir faydası yok. Ama hükümetin bu konuda herhangi bir girişimi olduğunda, bunun doğru olmadığına inanan insanlar ayağa kalkmalıdır, karşı çıkmalıdır. Türban gerçekten netameli bir konu. Ben yakın zamana dek ülkede örtünmenin, türban takanların sayısının azaldığını düşünüyordum. Ama şimdi türbanın arttığı izlenimine sahibim. Son zamanlarda duyduklarım hep arttığı yönünde. Türkiye'de demokrasi ve toplumun yaşam biçimi, örtünmenin artmasıyla çok zorlanacak.
    Niye zorlanacak?
    Çünkü türban, kişinin hayata bakışını, yaşam biçimini belirleyen en önemli unsurlardan biri. Toplumun yaşam biçimiyle örtünme arasında çok önemli bağlar var. Yalnız şu da var. Örtünmenin artması bugünkü iktidara da yaramayacak.
    Niye?
    Çünkü istismar konusunda daima sizden daha ileride olanlar çıkar. Örtünmenin artması Türkiye'de demokrasiye zarar verecek. Çünkü bu, kadının toplumdaki yeri değişiyor demektir. Türbanın çoğalması, kadın erkek eşitsizliğinin arttığını gösterir. Eğer kadın-erkek eşitliği ortadan kalkmışsa, demokrasi çok önemli bir yara almış demektir. Yalnız şu da var. Yaptığımız son araştırmada ilginç bir bulgu var. 'Kızınız veya kız kardeşinizin üniversiteye gidebilmek için türbanını çıkarmasını tasvip eder misiniz' diye sorduk. Yüzde 76.6 'Okulunu bırakmasın. Eğitim için türbanını çıkarsın dedi. Halk türbanı dinin mutlaka yapılması gereken emri olarak da görmüyor. Tanrı emri olarak görmüyor.
    Sizin yaptığınız kamuoyu araştırmalarının sonuçları beni bir de en çok medya açısından şaşırtıyor. Sizin araştırma sonuçlarınızla medyanın yansıttığı Türkiye arasında büyük fark var. Bugün Türk gazetelerini okuyan hiç kimse AKP'nin oylarının yüzde 54'lere tırmandığını düşünemez.
    Yüzde 46'yı da düşünemiyordu.
    Çelişki nereden kaynaklanıyor?
    Bu sualin muhatabı ben olmamalıyım. Bu, medyayı yönetenlerin problemi olmalı. Bence burada kasıtlı bir yanlışlık yok. Gazeteciler yakın çevrelerinin etkisinde kaldılar.
    Sizin 22 Temmuz seçimleriyle ilgili yaptığınız araştırmanın sonuçları Radikal'de yayınlandığında, bu rakamlar medyanın büyük kesimi tarafından gerçekdışı olarak değerlendirilmişti. Medya sizin gördüğünüzü görememişti. Medya halktan ve Türkiye'nin gerçeklerinden kopuyor mu?
    Bazıları siyasal eğilimleri göremedi. Bunun temelinde halka inanmamak var. Bazıları halktan kopuk değil, halkı sevmiyor. Halkın haklı olmadığını, yanlış yaptığını nereden çıkarıyorlar ki? Evinde oturuyorsun, bilgisayarla yazını gönderiyorsun, ondan sonra da halk hakkında şöyledir, böyledir diyorsun. Bakın... Biz bu ülkede dört senedir Ziraat Odaları'ndan, Veterinerler Birliği'nden ve gazetecilerden Türkiye'de tarımın battığını duymadık mı? 'Tarımda sübvansiyon yok. Köylü perişan' denmedi mi? Peki ne oldu? Tarımın oyları AK Partisi'ne gitti. Demek ki halk tarımın batmadığı kanaatinde. Köylü, Ak Partisi'ne oy vererek tarımın batmadığını söyledi.
    Peki niye tarımın battığı haberleri çıktı medyada?
    Bu haberler yanlış. 'AK Partisi akılsız mı? Nüfusun yüzde 30-35'ini ihmal eder mi' diye ben o günlerde tarıma baktım. Rakamlarla çıktı ki, AK Partisi hükümeti zamanında tarıma verilmiş paralar ve sübvansiyonlar, gelmiş geçmiş hükümetlerin tarıma verdiği paranın iki, üç katı olmuş.
    Demek ki yanlış laflar üretiliyor.
    Medya, olaylara önyargılı mı bakıyor?
    Önyargılı mı bakıyor bilemiyorum ama yanlış bilgilendiği muhakkak. Burada kasıtlılık değil, basiretsizlik var. Gerekeni yapmıyorlar. Ben seçim sonuçlarını oturduğum yerden tahmin etmedim. Yüzlerce adam çalıştı. Araştırmaların bir tekniği vardır. Medya öyle yapmıyor ki. Onlar gidiyor, iki, üç kahvede, birkaç insanla konuşuyor. Mesela AK Partisi'nin imama, okuması yazması olmayana dayandığı lafı da yanlış. Çünkü bölgelere bakıyoruz. Bu parti Türkiye'nin on iki bölgesinde de üstelik birinci parti olarak var. Mesela Kuzeydoğu ve Ortadoğu Anadolu'da ve Güneydoğu'da bağımsızların oyu yüzde 30'un altında kalırken, AK Partisi yüzde 50'yi geçti. Ege'de de birinci oldu. Bu, AK Partisi toplumun her tarafına yayılmış ve aşağı yukarı eşit dağılmış durumda demektir. Ayrıca toplumun çeşitli kesitlerine bakıldığında da bütün kesimlerde var. AK Partisi, toplumun her tarafında girmiş büyük bir toplum partisidir. Hele bugün oyu en az yüzde 50'dir ve bu da her iki kişiden biri ona oy veriyor demektir.
    Yerel seçimlere bir buçuk yıl var ama şimdiden seçim süreci başladı bile. AKP, Diyarbakır'ı alacak mı sizce?
    Hiç kimse 'Alamaz' diyemez. DTP'li Belediye Başkanı Osman Baydemir'in durumu kolay değil. AK Partisi, geçen seçimde Güneydoğu'da DTP çizgisiyle at başı giderken, son seçimde yüzde 51'le bağımsızların iki misli oy aldı.
    Medya, halkın gerginliğe gösterdiği tepkinin farkında mı?
    Geçenlerde gene bir araştırma yayınlandı ve orduya güven en üst derecede çıktı. Halk, askere güveniyor ama siyasete girmesini istemiyor. Bunu hepimizin görmesi lazım. Bu halk her konuda sağduyulu ve soğukkanlı.
    Halkın siyasi kararını etkilemekte ordunun rolü gittikçe azalıyor. Sizin araştırmanızda da bu ortaya çıkıyor. Medya neden halkın tepkisini, orduyu siyasette istemediğini anlayamıyor?
    Bu medyada yaygın bir yanlışlık. Ama Radikal öyle değil.
    Sizin seçimden sonra yaptığınız araştırmayla ilgili pek fazla yorum çıkmadı. AKP'nin oylarının yüzde 54'e vardığını söylemeniz üzerine sanki bir sessizlik oldu. Bu sessizliği neye bağlıyorsunuz?
    Sadece medya değil, pek çok insan ülkede değişimi görmüyor. Türkiye'de sadece ekonomik ilerleme değil, toplumsal ilerleme de var. Demokrasi ilerliyor ve Türkiye dünyaya yakınlaşıyor. Eğer ülkede pek çok şeyin değiştiğini görmezseniz, doğru karar veremezsiniz. Bakın... Toplumdaki bu değişimi günümüz dünyasının projeleriyle yönetebilecek çağdaş bir parti olsaydı Türkiye'de, biz şimdi laiklik gibi risklerin hiçbirini konuşmuyor olurduk. Böyle çağdaş bir parti bulunmadığı için bugün Türkiye'de riskler var. Toplumdaki değişimi AK Partisi'nden başka yönetmeye talip bir parti yok ortalıkta. Ama AK Partisi de çok muhafazakâr bir parti işte...
    Bizi nasıl günler bekliyor?
    Eğer bazılarının düşündüğü gibi hükümetin aslında gizli bir gündemi varsa, Türkiye her türlü felaketle karşı karşıya kalabilir. Ben hükümetin gizli gündemi olmadığına inanmak ihtiyacındayım ve inanmaya da hazırım. Ayrıca objektif olarak baktığımda, hükümetin gizli bir gündemi var diyemiyorum. Ama hükümet bu endişeyi, bu şüpheyi ortadan kaldıracak, gizli gündemi olmadığını kanıtlayacak hiçbir şey de yapmıyor.

  • Ali ŞAHİN Röportajı

    10/12/2007 · Kategori: Soylesi

    Ali ŞAHİN Röportajı

    ''Röportajları'' kategorisinde yayınlandı ve 355 defa okundu

    ” O kadar yabancı dil merakı aldı yürüdü ki yazarlarımızın cümle yapıları bile çeviri dile uygun bir hal aldı, sağ kulağı sol elle göstermeler mi dersiniz, şiirde anlaşılmaz bir dil..!
    Sanki şiiri şiir yapan bu?”

    ”Ben yeraltı ile ilgilenmiyorum ve de okumuyorum o tür şeyleri… Ben, hâlâ Nazımları, Ahmet Arifleri Enver Gökçeleri, Hasan Hüseyinleri okuyorum arkadaş!…”

    Selamlar, Ali ŞAHİN… Öncelikle röportaj teklifimi kabul ettiğiniz için teşekkür ederim… Emekli bir edebiyat öğretmeni, Kastamonu âşığı bir eğitimci olduğunuzu ben biliyorum… Okurlarımızın sizi tanıması açısından kısa bir özgeçmiş alabilir miyiz?

    Selamlar, sana ve okurlarına… 1952 yılının Şubat ayında Kastamonu’nun Taşköprü ilçesi Yazıhamit köyünde doğmuşum. Köyde ilkokul, ilçede ortaokul; sonra ilçede lise olmadığından girdiğim öğretmenokulu sınavlarını kazanarak Çorum Erkek İlköğretmen okuluna başladım. 1969-70 döneminde mezun oldum. Girdiğim Bursa Eğitim Enstitüsü sınavlarını- aldığım bir ceza yüzünden daha doğrusu- kazanamayınca yine Kastamonu Tosya Gökçeöz köyünde İlkokul öğretmenliğine başladım, 4 yıl sonra Taşköprü Kızılcaören Köyüne atandım. Bu arada Ankara Gazi Eğitim Enstitüsünü bitirerek aynı ilçenin Kız Meslek Lisesinde Türkçe/ Edebiyat öğretmenliğine başladım. Sonra  da Milli eğitimin çeşitli kademelerinde yöneticiliklerde bulunarak 2004 yılının Şubat ayında Tokat Pazar İlçe Milli Eğitim Müdürlüğünden 34 yıllık meslek yaşamımı noktalayarak emekliye ayrıldım.  Mesleki kısmı böyle…
    Ana hatlarıyla…

    Gerçekten dolu dolu geçmiş ve başarılı bir eğitim yaşantınız var… Genellikle Kastamonu ve çevresinde geçmiş mesleki yaşantınız… Karşılaştığınız zorluklar mutlaka ki vardır… Bunlar nelerdir? …Ve en önemlisi bu yıllar içinde hiç ” Anlaşılmadım! ” dediğiniz noktalar var mı?

    Alışamadığım ve bana zor gelen İlkokul öğretmenliği oldu biraz. Çünkü edebiyata merakım yüzünden kendimi hep Eğitim Enstitüsünü kazanıp Türkçe öğretmeni olmaya koşullandırmıştım. Bu merakım izin alamadığımız için yatılı okulda etüt sonrası kaçak olarak izlemeye gittiğim bir konferans nedeniyle 15 günlük okuldan uzaklaştırma cezası yüzünden sekteye uğradı. Sonunda 1975′te Mektupla öğretime başvurarak 1978′de dışardan tamamladım o eğitimi.  Politika ve politikacıya alışamadım, tek ayak üzerinde fırıldaklık işim olmadı. Bunun bazı sıkıntılarını çektim kimi zaman. Türkiye’de her 10 yılda bir, bir şeyler olurdu ya hep ben de bir alanda sıkıldıkça yeni bir alana geçtim yaklaşık her 10 yılda bir; 10 yıl ilkokul, 10 yıl lise öğretmenliği, son 10 yıl da çeşitli yöneticilikler benim hayata yeniden daha bir hevesle sarılmamı sağladı.  Zorluklara gelince ülkemin içinde bulunduğu sosyo-ekonomik koşullar ve çevrede gördüğüm imkansızlıklar beni de eğitimi de olumsuz etkiledi elbette zaman zaman. Araştırma okuma ilgi ve merakım, tam teşekküllü kitaplıklardan uzak, sosyal etkinliklerden ırakta oluşum beni hep sıkıntıya soktu ama bunu emeklilikte biraz da olsa atlattım. Kendimi sanal ortamda ve çeşitli etkinliklerde sık sık izleyici olarak görmeye başladım.

    Evet, anlayabiliyorum… Ben yeğeniniz olarak, ki bu yüzden kendimi çok şanslı hissettim her zaman… Sizi ‘devrimci’ kişiliğiniz ile tanıdım çocukluğumdan bu yana… Sanal ortamda ki çalışmalarınızı da takip ediyorum… Beni blok olayına alıştıran da sizdiniz… Yani okurlarım beni sizin sayenizde tanıdı, ve dört yıldır okuyor, diyeyim (Gülerek)… Blok içerikleriniz dâhi hep Kastamonu, Taşköprü ve çevre köyler üzerine… Kastamonu ve çevresi üzerine yaptığınız bu fedâkar çalışmalar yüzünden iyi ya da kötü tepkiler aldınız mı bugüne dek? Çalışmalarınızı merak eden Paranteziçi Hayatlar okurları için kısaca bir adres de verebilirsiniz…

    Tepkiler hep olumlu oldu. olumsuz pek bir şeyle karşılaşmadım desem yalan olmaz ama binde bir de olsa üzücü durum oluyor.  Bunların içinde bence en önemlisi, blok alanı veren birkaç yerin hiç habersiz kapanması oldu. Bir arsaya gecekondu kuruyorsunuz, sonra kilit değişiyor, bir de bakıyorsunuz anahtar elinizde kalmış,  İkinci olay da Hacker denen o canavarlar, ne isterlerse anlamam mümkün değil benim: Dolu dolu 5-10 tane site- blok heder oldu gitti bu yüzden… Ben, Paranteziçinde ki çalışmalarını birazda alttan alta gurur duyarak izliyorum. Boynuzun kulağı geçtiğine çok ama çok seviniyorum. Kıskançlık duymuyorum; bunda benim de özendirmem var diye. Tek bir sayfamı vermek isterim okurlarınıza, orda herkesin kendine uyacak bir şeyler bulması olanağı var, hem kendi site ve bloknotlarımın olduğu hem de dostların adreslerinin bulunduğu. ”Esintiler” http://alisahin37.sitemynet.com/alsah/
    Bunun bir özelliği de benim yaptığım ilk site olması. Geçen yılın Ekim ayında mynetten aldığım bir yazı biraz leyleğin kuşa dönüştürülmesi olayı gibi oldu ama, yazılarımızı toplu durumdan biraz daha dağınık duruma getirdi. Beğeni izleyenlerin. diyorum ben: Ustamın adı Hıdır/ Elinden gelen budur.

    Emekli olduktan sonra siz de var olan blok merakı üzerine de birkaç anektod düşerseniz seviniriz…
    Nasıl başladı, nasıl gelişti, ve şu an ne nokta da?

    Emeklilik zor bir zanaat gerçekten… Bunu zaman zaman çeşitli boyutlarıyla yaşayan kişilerde görürüz. Günde 8 saatlik çalışma düzeninden kopunca insan kendini büyük bir boşlukta hissediyor, ben bunu atlatabilmek için bir Bilgisayar aldım, lokallerde sigara dumanı altında kendimi harap edene kadar gazete - dergi okur inceleme - araştırma yapar, 34 yıllık mesleki deneyimimizi dostlarla paylaşırım diye düşündüm ilk anda. Beni zorlayan bilgisayara sıfırdan başlamam oldu. Her şeyi sınama- yanılma yöntemiyle kendi kendime yapmaya çalıştım. 1 yıl içinde arşivim o kadar doldu ki, bunu nasıl paylaşırım diye düşünmeye başladım. Elimde olan bazı malzemeleri benim çeşitli olanaksızlıklarım yüzünden tamamlamam imkansızdı, kilitli sandıklarda durana kadar paylaşayım meraklıları da geliştirsinler istedim. Amacım öğrencilerle de iletişim kurarak bir çeşit öğretmenlikten uzaklaşmamaktı. Bunu da başardım sanıyorum. 

    Benimle iletişim kuran ilkokuldan mastır öğrencilerine kadar herkese elimden gelen yardımı esirgememeye çalışıyorum. Ama öğrenciler beni üzüyor çoğu zaman. Neden mi? O benim özene bezene yaptığım çeşitli seçkilerin altına yazdıkları yorumlarda kullandıkları Türkçe dışında her şeye benzeyen dil yüzünden. Bir çoğunu bu yüzden onaylamıyorum. Kültür- sanat, edebiyat konularına öteden beri ilgiliyimdir, kendi yaratımım olmasa da önemli gördüğüm çalışmaları bir seçki şeklinde paylaşıyorum, bütünleştiriyorum blok ve sitelerimde. Bunda da Nazım’ın bir dizesi -ki bloklarımın başına da aldım bana mesnet oluyor:"Öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı, yetmişinde bile mesela zeytin dikeceksin" diyor, usta.  Ben de Atatürk’ten roman, öykü, şiir, sinema ve çocuk edebiyatına; Köyümden ilçeme, ilime, bölgeme, ülkeme ve dünyaya bir pencere açmaya çalışıyorum. 

    Bu alanda dostlardan büyük bir destek ve iteklendirme gördüm. Hepsini saymam olanaksız ama bu arada 3 emekli edebiyat öğretmeni abim beni çok heveslendirdiler bu konuda.. Başta Mizah yazarı Esen Yel, Oyhan Hasan Bıldırki ve Nuri Öcal Altanay olmak üzere. Öğrenci, öğretmen herkesten destek gördüm ama hep bir şeyler yapılmasını istiyorlar çeşitli konularda,fakat hepsini  benden bekliyorlar.. O da ayrı bir sorun. Konuyu dağıtıyorum bazen. Şu anda aklıma ilginç bir anekdot gelmiyor ama çok ilginç şeyler yaşanıyor elbette…Benim için ilginç olan Rıfat Ilgaz / 2006 Kastamonu Sempozyumu ve ve İzmir’de 6. İzmir Öykü Günleri’nde yüzlerce sanatçı, yazar, şair ve bilim insanı ile karşılaşıp onları izlemekti son iki yılda.

    Evet, bu arada yeri gelmişken söylemek istiyorum… Esen YEL ve Oyhan Hasan BILDIRKİ biz, edebiyat meraklısı gençler için her zaman bir yol gösterici olmuştur… Çalışmalarını severek takip ediyoruz… Soruma cevap verirken tam kanayan bir yaraya parmak bastınız: ‘Gençlerin kullandığı ve Türkçe haricinde her şeye benzeyen dil!…’ Bunun sorumlusu ne olabilir sizce? Bu gidişat nereye kadar… Bir sonu var mıdır, yoksa Türkçe’nin sonu mu yakın?!… Gençlere ‘Yeraltı edebiyatı’ adı altında sunulan yeni akımın bunda payı var mıdır? Hani şu sürekli bir karamsarlık, kan, intihar, bunalım, depresyon içeren yeni akım… Tanınan isimlerden Altay ÖKTEM buna ön ayak olan ve tanıdığımız isimlerden birisi meselâ… Edebiyattan çok bir özgürlük merakı… ‘İstediğim gibi ve istediğimi yazarım!’ halleri… Edebiyatı kurallardan soyutlamak ne kadar doğru sizce… Edepli, adaplı ve Türkçe’nin doğru kullanıldığı edebiyatı ‘kısıtlayıcı’ bir etken olarak görmek doğru mudur?

    Bunda herkesin ve her şeyin biraz payı var bana göre. Politikacısından tutun da yazar-çizerine kadar bir aşure dil meraklısı doldurdu her yanı, işyeri adlarından tutun da  çeşitli yerlerde yazılan yabancı sözcük merakı iyiye alamet değil. Kültür emperyalizmi ulusları yutmaya dilden başlıyor ki kimse kimseyi anlayamayacak…  Bu soru biraz zor oldu. uzun uzun yazmak gerek. Bir sinemada yangın çıksa vatandaş ‘Exit ne?!’ diye bakıp kalacak, yangın çıkışını bulamayacak. Bunda msn ve internetteki yazışmaların da payı çok büyük. O kısaltmalar, işaretler.. Bir de ne bileyim sanki ayrı bir yazışma dili gelişiyor, herkes de ben başkalarından geri kalmayayım diye o dilsizlikte yarışıyor birbirleri ile.

    Edebiyat yapıtlarında kullanılan dil de ona keza.. O kadar yabancı dil merakı aldı yürüdü ki yazarlarımızın cümle yapıları bile çeviri dile uygun bir hal aldı, sağ kulağı sol elle göstermeler mi dersiniz, şiirde anlaşılmaz bir dil sanki şiiri şiir yapan bu? Ben hala Nazımları, Ahmet Arifleri Enver Gökçeleri, Hasan Hüseyinleri okuyorum arkadaş. Elbette yeni akıma da söyleyeyim birkaç kısa şey… Ben yeraltı ile ilgilenmiyorum ve de okumuyorum o tür şeyleri.. Yapıt sözcüğünü özellikle kullanmadım. Herkes okumazsa sorun çözülür.




    Evet… Gelelim sizin için önemli bir yeri olan ve Cide’de gerçekleşen Rıfat ILGAZ Kültür ve Sanat Festivaline… Bloklarınız da, makaleleriniz de, gezi ve gözlem yazılarınız da bu festivale ayrı bir ilgi gösterdiğiniz göze çarpıyor… Festivale yerli halkın ve dışardan gelenlerin gösterdiği ilgi ne düzeyde? Memnun olduğunuz ve sizi rahatsız eden anektodlar nelerdir bu festivalle ilgili?

    İlimizdeki festivaller içinde kültür-sanat ağırlığı yönünden Cide’dekinin önemi daha büyük. Bunda  Rıfat Ilgaz’ın da anılması ayrı bir önem kazandırıyor. Buna ek olarak adına düzenlenen ödüller, 2006 Mayıs’ında Kastamonu Meslek Yüksek Okulunda yapılan Sempozyum benim için olduğu kadar ilde yaşayanlar için de çok değişik bir şey oldu. Tabii bu tür çalışmalar çok büyük bir katılımcı kitlesi ile yapıldığı için, ili canlandırıyor; bunun yanında yerel halktan katılım ve ilgini az olması böylesine bir konuda okulların öğrencileri için katılımı planlamaması üzüyor insanı. Bir diğer üzüntü de  yüze yakın bildirinin sunulduğu sempozyumun -aradan geçen 16 aya karşın- hala kitaplaşamaması… Yerel basının ilgisi güzeldi. Benim için önemli olan bir konu da değerli araştırmacı yazar Rasuh Nuri İleri ile bir öğle yemeği sonrası baş başa benim arabada yaptığımız özel sohbetti. Kameramı açmadığıma pişman oldum ama öylesi daha güzel oldu daha içten daha doğaldı. Bu konudaki dökümanları bir sitede topladım. Çok da beğeni topladı. http://gokirmak37.sitemynet.com/Festval2006/ Hacklenen Rıfat Ilgaz Arşivim yerine konuyla ilgilenenler duyurabileceğimiz Sarı Yazma- Rıfat Ilgaz Arşivi- http://sariyazma.blogcu.com/ bayağı yol aldı sayılır.

    Peki, gelelim sizin de yaşadığınız, sevimli bir Kastamonu  kasabası olan Taşköprü’ye… Ben de yaz tatillerimi orada geçiriyorum… Bu yıl geldiğimde durum içler acısıydı maalesef… Tam bir tarih turizmi cenneti olabilecekken o, güzelim tarihi evlerin bir bir yok olduğuna, azaldığına, yerlerine hep taş binaların geldiğine şahit oldum… Restore projelerinin gerçekleşmemesinde en büyük etken halkın da vurdum duymazlığı… Sanki o yorgun evlerin sesini kimse duymuyor gibi… Olsa da olmasa da halk için pek bir önem arz etmiyor, gördüğüm kadarıyla… Siz bu konuda neler söylemek istersiniz? Mutlaka ki bizi Taşköprülü hemşehrilerimizden de okuyanlar olacaktır… Belki halkın biraz da olsa bilinçlenmesine vesile oluruz…

     Önce kasaba sözünü düzeltelim, ne de olsa bende tam Taşköprülülük var senin gibi Yarı Taşköprü yarı Yozgatlı  değilim. Taşköprü Bir ilçe merkezi..  Konuya gelirsek, o konu bana göre daha derin boyutlu bir konu, varlıklı kesim o tür evleri zamanında yıkıp yerlerine apartmanlar, dükkanlar, hanlar hamamlar yaptı o tarihsel doku ile istediği kadar oynadı; Garibanların tek barınağı olan evler kaldı sit alanı kapsamında. Yıksa yıkamaz, yapsa yapamaz, restore edemez. Yapsatçıya verip bir kaç daire bir kaç dükkan alsa alamıyor, eve devlet ve kurumlar sahip çıkmıyor, çıksa da değerini vermiyor, acayip bir durum. Tıpkı Nasrettin Hoca fıkrasındaki gibi: Hani oğlan demiş ya, “baba ben bir hırsız yakaladım”, “al gel oğlum” demiş Hoca. “Gelmiyor baba”.. “Bırak gitsin oğlum”, demiş… “Gitmiyor baba”, demiş… O konuda kimin kimi yakaladığı belli değil…  O yapıların sahiplerini durumları da çok zor aslında.  Kat kat, koca koca beton yapılar arasında bir kaç garibanın bir kaç tarihi koruma altındaki mal varlığı, tek sermayesi, başını soktuğu evi, o da dökülüyor, nerdeyse başına yıkılacak… Bu da olayın başka bir cepheden görünüşü tabii ki…

    Umarım bu konuda gereken adımlar bir an önce yapılır… Ben gerçekten o evler olmadan Taşköprü’yü düşünemiyorum… O evleri gezmek, incelemek, hele ki fotoğraflarını çekebilmek ayrı bir yaşam gibi benim için… Gerçekten eğer böyle çarpık bir düzende giderse o evler kalmayacak ve oraya dışardan bir gezgin / tatilci olarak gelmek içinde bir sebep kalmayacak… Tabii yeğen olarak her zaman bir sebep var ( Gülerek )… Neyse, bu güzel ve sıcak sohbet için çok teşekkür ediyorum, kendim ve okurlarım adına… Sizin gibi memleket sevdalısı, yaşadığı toprakları sahiplenen ve seven edebiyatcı, eğitimcilere her zaman ihtiyacımız var…

    Ben de teşekkür ediyorum… Çalışmalarını beğeni içinde izliyorum, hayatta da başarılarının devamını diliyorum…

    14 Kişi tartışıyor “Ali ŞAHİN Röportajı”

    1. Asu yazmış

      Röportajını keyifle okudum. Bizler röportaj dendiği zaman hep ünlü isimler flaş isimler anlarız. Ama senin röportajların bu kalıpları yıkıyor. Tanınmış isimlerin yanında hiç tanımadığımız, kim bilir bize uzak hangi şehirlerde yaşayan ve hiç görmediğimiz insanlarda getiriyorsun buraya. Ali ŞAHİN’den de çok şey öğrendim sayende. Çok uyumlu ve şeker bir dayı & yeğensiniz. İkinizede teşekkür ediyorum.

    2. türker yazmış

      Edebiyat sanatı insanlardaki ruh inceliğini ortaya çıkarır.Ali beyde bu fazlasıyla görülüyor.Memleketi adına yaptığı şeyler çok güzel.Elinden gelen neyse onu yapıyor.Keşke herkes böyle duyarlı olsa çevresine karşı.

    3. yücel yazmış

      Ellerinize, Yüreğinize Sağlık. Çok Güzel Röportaj Olmuş…Dayınıda Daha Yakından Tanımış Olduk… En Azından böyle çınarlarında hala varolduğunu öğrendik. :)

    4. zafer yazmış

      Güzel bir röportaj olmuş. Hocamız soruları samimiyetle cevaplamış ama bişey dikkatimi çekti tam devrimci tipi var vallahi :D elinde gazete olan ilk fotoğrafta. ilk bakışta anladım :D

    5. peyman yazmış

      cihan kardeşim bu güzel roportaj için teşekkür ederim, inşallah bu saygı ve sevgi dolu sitenle yaşamındada hep boyle ilkeli ve saygılı devam edersin.

    6. alper yazmış

      gzl olmuş

    7. feryäl yazmış

      İlk başta şunu söylemek istiyorum…Hep memleketi için çalışan bir eğitimci çarptı gözüme.Bunu herkes yapamıyor.Bu bir ayrıcalıktır.Birde şu konuda çok haklıydınız.Biri alıoyr mesela yazınızı forum sitesinde paylaşm olarak veriyor. Alta yazılan yorumlar gerçekten iç acıtıcı oluyor…Son olarak;Cihan çok başarılı bir çalışma olmuş tebrik ederim:=)

    8. Cemali yazmış

      Güzel bir çalışma çok hoş.Türkçe konusunda sayın Şahin’e aynen katılıyorum.Ama edebyat konusunda katılmadığım noktalar.Ben de bir insanın istediği gibi yazmasından yanayım..

      Sevgilerle…

    9. Okan Yüksel yazmış

      Böyle bir insanın yeğeni olmak güzeldir, eminim. Söyleşi her zamanki gibi, oldukça güzel ve doyurucu…
      Artık izleyeceğimiz pek çok blog doğdu, bir o kadar da incelenecek arşivimiz oldu. Ali Şahin’e buradan tüm paylaşımları için teşekkürler.

    10. Numan Karanlık yazmış

      Ali Şahin gibi vatandaşlarımızın, arkadaşlarımızın, dostlarımızın ülkemizde ve Kastamonu’da çoğalmasını dilerim. Bu ülkenin şarlatanlara değil, sorumluluk duyan, kendini olumlu yönde geliştiren kişilikli insanlara çok gereksinimi var. Ancak ülkemizdeki mevcut sistem insanlarımızı sadece kısa mesafeli şahsi çıkarlarını gören sürülere dönüştürüyor. Devrim kelimesini unutturmaya çalışan inkilap diyen bu sisteme karşı, daha insanca yaşamak için, daha uygar bir Türkiye için, daha özgür bir dünya için inadına DEVRİM. Bireysel kurtuluş peşinde olmak yozlaşmak, toplumsal kurtuluş peşinde olmak güzelliktir. Türkiye’de de dünyada da hızlı bir yozlaşma söz konusu Ali ŞAHİN gibi dostlar bize bu dünyada yalnız olmadığımızı hatırlatıyor. Belki de herşeye rağmen bizim topraklarımızda daha insanca bir yaşam kurulabileceğini müjdeliyor. Önemli olan gönül yaşıdır. Okuduğum, araştırdığım, dağlara tırmandığım, insanlarımı sevdiğim, yozluklara karşı mücadelemi sürdürdüğüm müddetçe kendimi hep 19 yaşımda görüyorum. Ali ŞAHİN şu an üniversitelerimizde okuyan ve sürüye katılmış, yozlaşmış, bencil ve hazır yiyici öğrencilerden çok daha delikanlıdır. Daha gençtir.

    11. gülcan yazmış

      cihan harikalar yaratmışsınız inan bana çok güzel olmuş ikinizlede gurur duydum.malum babam hep gururumdu ama
      sen harikalar yaratmışsın halacıgım tebrikler.

    12. songül yazmış

      sevgili Ali Şahin’i gözlerim dolarak okudum. kendini tamamen mesleğine, öğrencilerine, yaşadığı yere adamak öyle kolay bir şey değil. insan içinden gelerek , yürekten yapar ancak bu kadar ard arda sıralı başarıları, güzellikleri, fedakarlıkları. ben tanıdığım bir kaç (üçü beşi geçmez ama) öğretmen tanıyorum ki ders bittiği anda bırakın okulda durup öğrencilerine yardımcı olmayı, bulunduğu şehirde dahi durmazlardı. en son düzenlenen Haldun Taner öykü ödülünü küçük bir köyde görev yapan bir ilkokul öğretmeni kazanmıştı. o geldi birden aklıma, hem öğrencilerini ihmal etmeden mesleğini yapıp hem de küçücük odasında yazılarını kaleme almıştı. öğretmenlik ve edebiyat ayrı bir aşk bence.ilkokul öğretmenliği - edebiyat, bayıla bayıla gıptayla imrendiğim iki güzel meslek ve sanat dalı. yıllardır haldun taner öykü ödülü için yazar dururum ama nafile. dayı - yeğen, sizleri inanın içtenlikle tebrik ediyorum, dayını tüm yaşamı içine hep başarı sığdırdığı için, seni de öyle yavan, saçma sapan gençlik akımlarına uymadan böylesine güzel bir blog yaşattığın için…
      sevgiler

    13. shiver yazmış

      tamda bugün kültürel yozlaşma,dilimizi koruyalım konulu konferanstan geldim..
      Senin bu röportajınıda keyifle okudum..Evet hepimiz türkçeyi bozuk kullanıyoruz..Ben yok kullanmıyorum falan deme ayrıcalığına sahip değilim.Farkında olmadan ne çok yabancı dili türçemiz gibi kullanıyormuşuzz bugün birdaha anladım..
      Bunları yavaş yavaş yüklemişler beyinlerimize…

      Bunu yapmak kolaymı aslında düşününce çok zor değil..
      Ama fast food ‘da yemek yiyoruz,center’lerde alışveriş yapıyoruz,hospitallerde tedavi oluyoruzz…Peki bunların arasında nasıl düzelticeğiz türkçemizi?

      Dedim ya bende Türkçemi hakkıyla kullanan biri değilim..Ama çabalamanın gereğini anladım bugün bir daha..Öz benliğimize sahip çıkmalıyız..

      aman çok uzatmışım farkında olmadan:)
      hemen araya yabancı bir kelime kullanıp kaçayım:D:D
      bye;Ppp

    14. kübra yazmış

      Bu dayın Rapunzel’in saçlarını kestim yazında anlattığın dayın (: Okur okumaz anladım.. Gerçekten yazdığın kadar varmış.. Olmasa sen yazmazdın ya zaten (:

    15. münire yazmış

      N efis bir çalışma olmuş
      çok keyifle okudum.Elinize kaleminize yüreginize sağlık.

    16. ferda yazmış

      Gerçekten başarılı bir röportaj olmuş tebrik ederim. Ali Bey gerçekten çok hoşuma gitti. Kendisi babamla yaşıt. Çok sevdim. Ama ne yazık ki onun gibi insanların nesli tükeniyor. Çok üzülüyorum. Herkes aykırı olma derdinde. Ülkesinden sürekli şikayetci ve her şeyi sürekli devletten bekliyor. Oysa Ali Bey ne güzel… Yaşadığı ilçe dahilinde elinden geleni yapıyor. Hepimiz böyle olsaydık sanırım devlete pek iş düşmezdi. Ellerinizden öpüyorum, saygı ile. Ve yeğeninizi tebrik ediyorum. Tek başına böyle dolu içerikli bir siteye imza attığı için. Gerçekte her yazısının altına attığı fiyakalı imzanın hakkını veriyor. Severek izliyoruz.

    17. ezgi umut yazmış

      Merhaba sevgili Cihan, Seni kutluyorum yaptığın bu güzel röportaj için. Ali Şahin edebiyat öykü ve edebiyat faaliyetleri konusunda yaptığı değerli çalışmalar duyurularla herkese ulaşan çalışkan değerli bir öğretmenimiz. Yüreği hep edebiyat için çarpan bir gönüllü edebiyat elçisi. Aslında onun çok da güzel yazıları, denemeleri öyküleri var. Güzel yaşanmışlık öyküleri özellikle de Taşköprü’nün o güzelişm eskiş zamanlarında geçen… Umarım onları bir gün kitaplaştırır. Belki de editörü sen olursun. Tekrar kutluyorum. ezgi umut

    18. Ali ŞAHİN yazmış

      KİTAPLARDA ÖLMEK

      Adı, soyadı açılır parantez
      Doğduğu yıl, çizgi, öldüğü yıl, bitti
      Kapanır, parantez..
      O şimdi kitaplarda bir isim, bir soyadı
      Bir parantez içinde doğum, ölüm yılları.
      Ya sayfa altında, ya da az ilerde
      Eserleri, ne zaman basıldıkları
      Kısa, uzun bir liste.
      Kitap adları
      Can çekişen kuşlar gibi elinizde.
      Parantezin içindeki çizgi
      Ne varsa orda
      Ümidi, korkusu, gözyaşı, sevinci
      Ne varsa orda.
      O şimdi kitaplarda
      Bir çizgilik yerde hapis,
      Hâlâ mı yaşıyor, korunamaz ki,
      Öldürebilirsiniz.

      Behçet NECATİGİL

    19. Nadir Serdar Işıklı yazmış

      Sevgili Cihan, Ali Şahin İle yapmış olduğun röportajı zevkle okudum. Ne kadar güzel konuları bulup, sorular yöneltmişsin Hocam’a.İnan siz ve sizin gibi gençlerin varlığı,yorgun bedenlerimize kan can veriyor.Gençlere güvenip bu vatanı onlara emenet eden Ulu Önderin zekasına hayran olmamak mümkün mü? 7 Ekim 1978 Ankara’da 7 Türkiye İşçi Partili gencin katledildiği,1980 7 ekim Dev-lis üyesi Necdet Adalı’nın idam edildiği,6 Ekim 1990 tarihi ise Ankara İlahiyat Fakültesi Hocalarından Prof.Bahriye Üçok’un katledildiği gün.Bu acılı günüm de ”eksilmedik, rahat uyuyun dostlarım, bakın duyarlı ,yurtsever, devrimci gançlerimiz var”dedirtdiğin için sana teşekkür ediyor, Ali Hocama’da saygılar sunuyorum. sunuyorum.

    20. parantez yazmış

      Eyvallah, Hocam… İnanın, haketmediğim, altında ezim ezim ezildiğim sözler bunlar… Bizler ne kadar uğraşsak da sizler kadar olamayız… Şu kişisel sitemde 300 küsür yazım mevcut… Dayımın (Ali Şahin) röportajının altına yazılan yorumlarda ki özen, dikkat, imla kurallarına sadakat bile bunun bir kanıtı gibi… Bizler bugün böyleysek, bunlar sizin sayenizde… Siz, bize ve bizim gibilere ayna oldunuz… O aynada gördüğümüz yansımayı taklit ettik bizler… Yaptığımız bundan ibarettir… Sevgiyle…

    21. sevcan yazmış

      sevgili cihan,elinize sağık .12 eylül sonrası o apolitik gençlik güruhu içinden sıyrılıp,kişiliğimizi kimliğimizi koruyabilme irademize, bize ailemizin desteğinin yanında Ali hocam başta olmak üzere öğretmenerimin katkısı çok büyük.Hocamı saygıyla selamlıyorum.

    http://parantezicihayatlar.com/blog/archives/260

    ‘İNSANLAR GÜVEN KAYBINA UĞRADI’ / Kadir İNCESU

    5/10/2007 · Kategori: Soylesi

    ‘İNSANLAR GÜVEN KAYBINA UĞRADI’

                                                 Kadir İNCESU

    aysimaltay.jpgAysim Altay’ın, Bilgisayar Mühendisliği’nden Davranış Bilimleri uzmanlığına giden yolda üçüncü kitabı Madem Öyle Pollyanna Çınar Yayınları tarafından yayımlandı. Aysim Altay ile son kitabı ve kişisel gelişim kitapları üzerine söyleştik...

     

    Pollyanna iyimserliğin -insanımıza göre hayalciliğin- sembolü… Pollyanna’nın kişiliği için ‘ideal’ diyebilir miyiz? Yaşadığımız şartlarda (Sosyal-ekonomik) iyimserlik bize ne kadar yakın?

     

    Pollyanna çocukluk günlerimizden bugüne kadar varlığını sürdüren bir sembol bizler için. Çoğumuz onu aşırı iyimserliğin sembolü olarak gördük. Aptallık derecesinde hatta. Ancak doğrusunu söylemek gerekirse bu “aptallık derecesinde iyimserlik” diye ifade ettiğimiz algı son dönemlerde çok daha fazla keskinleşti. Bunun nedenlerinden birisi de insanların keskin bir güven ve ümit kaybına uğramış olmaları. Oysa en büyük tehlike, gelecekle ilgili, yaşamla ilgili, bir şeylerin iyiye doğru değiştirilebileceği ile ilgili ümidimizi yitirmek, yanlışların içerisinden iyi olanı, doğru alanı görüp, seçebilme kabiliyetimizi kaybetmek. Hayatın sonu değil mi bu?

     

    İlkokulların okuma listelerinden Pollyanna kitaplarının kaldırılacağını duyunca içimde uyanan tepkiler beni bu kitaba taşıyan adımları oluşturdu. Ümitsiz, yitik, mücadele için cesareti olmayan ve olumsuzluk denizinde boğulmuş bir yeni kuşaklar dizisi. Düşünmek bile istemiyorum doğrusu.

     

    Pollyanna iyimser olduğu kadar cesurdu da. Bakmayı bilen gözler için bin tane olumsuzluğun içerisinde yaşamla göbek bağımız gibi olabilecek olumlu yanları bulup bize hayata nasıl bağlanabileceğimizi gösteriyordu.

     

    Dolayısıyla benim bu kitapla söylemeye çalıştığım, gerçeklere sırtımızı çevirmek değil, gerçeklerin varlığını kabul ederek, daha iyiye ulaşmak için cesaret ve bilgi sahibi olmak gerekliliği.

     

    Dayanağı ve bilimselliği olmayan ifadelerle nerede yanlış yaptığımızı anlamaya ve anlatmaya çalışırsak kısır bir döngüye sokarız kendimizi. Oysa aklın ve bilimin yolundan giderek öncelikle kendimizi, ve hemen ardından çevremizi, koşullarımızı tanımalı, yapabilirliklerimizi öncelikle toplumun iyiliği için ortaya koyabilmeliyiz.

     

    Biziz geleceği yaratacak olanlar da bugünü yaratanlar da… O halde her şey bizde gizli.

     

    Aynayı kendimize tutma cesareti göstererek yeni yepyeni ve doğru gelişim yolları açabilmeliyiz.

     

    Kitabın kapağında “Bu bir yaşamınızı yeniden yaratma kitabıdır” diyorsunuz. Okur kitabı bitirdiğinde neler öğrenecek, öğrendiklerini yaşamında nasıl değerlendirecek?  

    Bir yerden başlamalı değişim ve o yer de doğru bir başlangıç noktası olmalı. En doğru başlangıç noktası da biziz. Bu kitapla kişilerin kendilerini daha iyi ve daha bilimsel bir yoldan tanımalarını amaçladım. Kişiler öncelikle farkında olabilmeliler ki değişebilmeliler.

     

    Bilginin kabulü ancak yaşamın içerisinde olması ile mümkün. Dolayısıyla bilgileri ipuçları şeklinde okurlara sunarken Pollyanna ile yaptığım sohbetler şeklinde ve gerçek yaşam öyküleriyle bezeyerek sunmaya çalıştım. Kişilerin hem aktarılan bilgilerde hem de anlatılan anekdotlar ve öykülerde kendilerini bulmalarını bekliyorum.

     

    İşin doğrusunu söylemek gerekirse bu sadece bir beklenti değil, öyle olacağını kullandığım yöntemlerle biliyorum demeliyim. Farkında olmadan öğrenecekler, okudukları bilinçaltına atılmış tohumlar gibi zihinlerinde yerlerini bulacak ve gerçek yaşam enstantanelerinde benzer olaylarla karşılaştıklarında çağrışımlarla hatırlayacaklar.

     

    Bilgilerin didaktik olarak değil de bu tarz bir sunumla verilmesinin diğer nedeni de bilginin zihnimizde doğru yerini bulabilmesini sağlamak.

     

    “Peki okuyucuya yapacak hiçbir şey kalmayacak mı?” diye bir soru alınıza gelebilir. Elbette var. Hani çalışmayan kasın zayıflaması gibi yaşam gerçeklerimiz içerisine sokulmayan bilgi de zamanla solar ve etkinliğini yitirir. Okuyucudan iki ricam var : Birincisi kitabı okuyup bitirdiklerinde çağrışımlarla zihinlere geldikçe bilgiler lütfen kullansınlar. İkincisi de pek çok ipucu var kitapta sunulan, kimi bir yöntem, kimi ise bir ekol… İçlerinden gelen sesi dinleyerek kendileri için doğru olduğunu düşündükleri ipi çekip, peşi sıra gitsinler… Bir ip piyangosu ya bu!... Kitabın arka kapağında yazdığım gibi.

     

    Kişilik Profillerini kısaca açıklar mısınız? En uygun profil hangisi?

     

    Kime göre? Hangi konuma, hangi duruma ya da mesleğe göre? Tek başına “En iyi” diye nitelenecek ne bir kişilik profili ne de davranış profili var gerçekte. Olumlu ya da olumsuz tavırlar elbette var. Ama bahsettiğimiz bu değil. Bizi biz yapan yapı taşları. O halde bizim o yapı taşlarını iyi tanıyıp, anlayıp, yaşamda doğru bir biçimlendirme süreci yaşatmamız gerekiyor kendimiz ve çevremiz için.

     

    En basit haliyle yumuşak tavırlar çok tercih edilir bir davranış özelliği gibi gözükürken, söylediklerimizin netliğini kaybetmesine neden olacak derecede ifademizi yumuşatacak olursak avantajı dezavantaja döndürebiliriz. Nerede, ne zaman, nasıl…vb 5N1K misali ayırımları okuyucu kendisi yapmalı, yapabilir hale gelmeli… Eğer bu sağlanıyorsa kitap tam başarıya ulaşmış demektir zaten.

     

    Tek bir kitaptan tüm bunlar beklenebilir mi? Diye düşünüyor elbette insan. Bence bunu bir başlangıç kitabı gibi görmeli ve öyle değerlendirmeliyiz.

     

    Beden Dili ne kadar önemli? Beden Dilimizi nasıl kontrol altına alabiliriz? Beden dilinin sözcüklerden daha anlamlı olmasının nedenleri nelerdir?

     

    Her şeyden önce çooook önemli diyerek sorularınızı yanıtlamaya başlayayım. Çok çok önemli. Bir mesajın karşımızdaki kişiye ulaşmasında % 68 etkisi olduğu kabul ediliyor. Sözcüklerin etkisi ise sadece % 7. Söyleyiş Tarzı ise % 35.

     

    Bunu kendi yaşamlarımızda da çok rahat deneyimleyebiliriz. Mesela bize bir kağıt üzerine yazılmış bir not verildi. Üzerinde “Sen bir maymunsun” yazıyor. Tepkinizi bir düşünün. Ne hissedersiniz, nasıl davranırsınız? Sözcüklerin bize söylediklerini düşünün. Aleni bir şekilde bize bir maymun olduğumuzu söylüyor. Oysa hatırlamak gerekir ki sadece % 7 devrede. Bu sözcükleri telefonda duysak ve telefonun diğer ucumdaki kişi bu sözcükleri işveli bir şekilde sanki bize “dünyanın en güzeli/yakışıklısı/sevimlisi sensin” dermişçesine bir edayla bu sözcükleri söylüyor olsun. Hissettiğimiz, düşündüğümüz değişir mi dersiniz? Peki bir de karşımızda olsa… Ellerini kalbinin üzerine götürse, göz bebekleri ışıltılarla bezenmiş ve irileşmiş bir şekilde, tüm yüzünü aydınlatan son derece tatlı bir gülümsemeyle bize bakarak, bizi adeta kucaklayarak bu sözcükleri söylese nasıl hissedersiniz? 

     

    İşte farkın deneyimsel bir anlatımı bu. Daha ötesinde ise işe yalanın anlaşılması, sevginin doğru ifade edilişi gibi kısımlar giriyor.

     

    Kişisel gelişim kitaplarından yeteri kadar faydalanmak için nasıl  bir yol izlemeliyiz?

     

    Çok teşekkür ediyorum özellikle bu soru için. Çünkü ben her okunanın bir şekilde yarar sağlaması gerektiğini düşünenlerdenim. Hele de bu bizi ve yaşamımızı etkileyecekse, mutlaka!

     

    Her şeyden önce doğru seçilmeli okunacak kişisel gelişim kitapları. “Doğru” nedir? diye soracak olursanız ve her şeyden önce bu tarz kitapları yeni okumaya başlıyorsanız; bazı kavramları daha kolay kazandırabilecek, başlangıç niteliğindeki kitaplar ilk kitaplar olmalı. Sonrasında ise oradaki bilgilerden yola çıkılarak hangi konuyu kendileri için daha gerekli buluyorlarsa o yolda ilerlemeliler. Bu kimi zaman bir ekolün tam bir uygulayıcısı olmak üzere seçilmiş bir okuma/uygulama süreci de olabilir.

     

    Kitapları okurken ise zihinlerinde “Ben olsam ne yapardım?”, “Bu anlatılan özellikleri ben ya da çevremdekiler ne kadar taşıyor?”, “Peki ben pratik yaşamda bunu nasıl hayata sokarım?” gibi soruları taşımalılar, anlatılanlarda kendilerini ve çevrelerini, gerçek yaşamı bulmaya çalışmalılar.   

     

    ODTÜ Bilgisayar Mühendisliği bölümünü bitirdiniz. Bir süre mesleğinizi yaptıktan sonra Davranış Bilimleri Uzmanı olmaya karar verdiniz. Sizi Davranış Bilimleri Uzmanı olmaya götüren süreçten bahseder misiniz? Gençler meslek seçimi sırasında nelere dikkat etmeli?

     

    Hani şöyle klişeleşmiş bir söz vardır ya “Benim çocukken şarkıcı olacağım belliymiş. Ütüyü mikrofon yaparmışım…”  işte ben de bu misal çocuklukta zihnimde canlandırdığım işi yapıyorum şimdi. Elbette adının Davranış Bilimleri olduğunu bilmiyordum. Ama “Büyüyünce ne olacaksın?” sorularına verdiğim standart yanıt, “Yazarak ve konuşarak kişilere yol göstereceğim” şeklindeydi. Şu anda yaptığım işin büyük bölümünü de bu teşkil ediyor zaten. Bu durumda diyebilirsiniz ki “E o zaman niye Bilgisayar Mühendisliği?” Bir nedeni, böyle bir mesleği bilmiyor olmamdı. Hatta böyle bir mesleğin o zamanlar bilinmiyor olması da diyebiliriz buna. Bir diğeri ise, matematik ve mantığa olan yatkınlığımdı. “Normal” meslekler arasından mantığımla ve yeniliklere ve teknolojiye de olan merakımla bir seçim yaptığımda ise Bilgisayar Mühendisliği seçeneği çıktı karşıma. Ama içimdeki sevda beni hiç rahat bırakmadı. Bilgisayar Mühendisliği mesleğimi yaparken bir yandan da Davranış Bilimleri konusunda eğitimler alıyor ve tamamen gönüllü olarak bünyesinde yer aldığım sivil toplum kuruluşları için eğitimler veriyordum. Bu amatör adımlar profesyonel adımlara dönüştü. Ciddiye almam gereken tekliflere dönüştü. Tam da bu dönemde yapmakta olduğum mesleğimde uluslar arası bir sorumluluk alma aşamasına gelmiştim. İşte o karar vermenin ince noktasında hiçbir tereddüt yaşamadan verdim kararımı ve hiç pişmanlık da duymadım sonrasında.

     

    Yaşamdaki çok önemli kararlarımızdan birisi meslek seçimi. Aşk gibi bir şey yaşanan, eğer gerçek anlamda gönlümüzün aktığı bir mesleği seçtiysek eğer, hobimiz mesleğimiz olduysa. Bu konudaki tavsiyem gençlere kendilerini iyi tanısınlar ve neyi sevdiklerine doğru karar versinler. Ardından da yüreklerinin götürdüğü yere gitme cesareti geliyor elbette.

     

    Son olarak yaptığınız işler konusunda bilgi verir misiniz?

     

    Davranış Bilimleri çok geniş bir alan. İnsanın içine girdiği pek çok konuyla ilgileniyor Davranış Bilimler normal olarak. Amaç, insanı daha kaliteli bir hayat yaşayacağı ve yaşatacağı noktaya getirmek. Bunu gerçekleştirebilmek için ise hani bir tamircinin alet takımı ne ise bir Davranış Bilimleri uzmanı ya da danışmanının da bildiği, yetkin olduğu ekoller de öyle. Kitabımın arkasında ve içinde sıralanan pek çok kısaltma da işte o ekollerden bazılarını bizlere taşıyor. Mesela TLT, “Time Line Theraphy”nin yani Zaman Çizgisi Terapisi’nin kısaltması, ya da DHE, “Design Human Engineering”in yani İnsan tasarım Mühendisliği’nin kısaltması.

     

    Benim yapmakta olduğum iş de bu ekolleri ve Davranış Bilimleri bilgilerini kullanarak eğitimlerle, atölye çalışmalarıyla, koçluklarla (Yönetim Geliştirme Koçluğu, Zihin Koçluğu, Yaşam Koçluğu gibi) ve performans akademisyenliği ile kişilerin daha iyiye, daha arzu edilene ulaşmalarını sağlamak. Kişilerin meslek alanları, yaşları, ilgi alanları, ve beklentileri birbirinden farklı olabiliyor. Önemli olan, kişiyi doğru çözümlemek, kendine doğru çözümletmek ve gelişim yollarını doğru biçimde ve zamanlamayla açmak. Sonrasın da ise bana sonuçları gözlemleyip, bu işin duygusal hazzını yaşamak kalıyor… 

     

    Madem Öyle Pollyanna, Çınar Yayınları, 1. Basım Ocak 2006

     

    Evrensel Kitap Mayıs 2006

    "Dedemle anneannem uzaylılar gibiydi!"

    1/10/2007 · Kategori: Soylesi

    "Dedemle anneannem uzaylılar gibiydi!"

    Ayşe Kulin: "Anneannemin annesi Behice Hanım ve babası, Osmanlı'nın son Maliye Nazırı Ahmet Reşit Bey'i de gördüm. Onlara bakınca bir çağ farkını hissediyordunuz. Dil başka, kıyafetler başka, eda başka. Farklı bir dünyanın insanları gibiydiler. Şuraya uzaylılar inse, aynen onlar gibi..."


    FİLİZ AYGÜNDÜZ

    Beyazıt'ta kadınlarla dolu bir konak. İçinde deli saraylısı da var; nazenin gelini de, piyanosuna delicesine tutkun genç kızı da... Aşk da var bu konakta, Sarıkamış gazisi bir kaçak da, son Osmanlı kabinesinin maliye nazırı da...
    Aslında 1920'nin işgal altındaki İstanbul'u; yaşantısıyla, sorunlarıyla, diliyle, geleneği, göreneğiyle yine bu konakta...
    Konak ise, elinize aldığınızda bitirmeden bırakamayacağınız kadar akıcı bir üslupla yazılmış bir kitapta; Ayşe Kulin'in son romanı "Veda"da... Diğer adıyla "Esir Şehirde Bir Konak"ta...
    Bu romanın bir başka özelliği de kahramanlarının neredeyse tümünün Ayşe Kulin'in akrabaları olması. Üstelik bir üçlemenin ilk kitabı bu; 1922'de, Kulin'in annesinin doğumuyla bitiyor... Ne tuhaftır ki; kurgu yaşamda doğan karakter gerçekte veda ediyor hayata. Kulin'in annesi romanın bitiminden hemen sonra hayatını kaybediyor.
    İkinci kitap Ayşe Kulin'in doğumuna kadarki dönemi işleyecek, bütün arka bahçeleriyle... Son kitapta da günümüze kadar geleceğiz...
    Edebiyat eleştirmenleri ve tarihçiler ne düşünür bilinmez ama "Veda"nın okur nezdinde önemli bir sorunu var: Ona veda ettiğinizde kahramanları da konağı da çok özlüyorsunuz.

    "Kendimi çocuk doğurmuş gibi hissediyorum!"

    Geç gelen bir kariyeriniz var. Sizin ailede kadınlar geç ölüyor ama bazen "Eyvah geç kaldım; yazacak ne çok şey var" paniği yaşıyor musunuz?
    Çoook. Annem, son beş senesinde kendini pek bilemedi. Aklı geldi, gitti; çocuk gibi olmuştu. Çok korkuyorum; bu benim de genlerimde vardır diye. Bütün büyük teyzelerim 100'e yaklaştılar. Ben de o genleri aldıysam uzun yaşayacağım ama bilinçsiz yaşamak kadar kötüsü yok hakikaten. Farkında değildi annem birçok şeyin. Benim için çok üzücüydü onu o halde görmek.
    Bu kitabı yazarken bir şey sormak istiyorum; mesela soba nereye kurulurdu filan, yok. Annem orada ama yok. Çok kötü bir duygu. Ben de unutkan olurum, bunarım diye çok korkuyorum. Yazmak istediğim çok şey var. Hakikaten bir panik duygusu yaşıyorum zaman zaman. Ben çok önce başladım yazmaya ama biliyorsunuz yayıncı bulamadım. Bana karşı bir önyargı camı var. Belki kırıldı ama ben de bu arada aldırmamayı; gocunmadan yürümeyi öğrendim.

    Peki bir kitabı bitirince ne hissediyorsunuz? Nasıl bir duygu?
    Çocuk doğurmuş gibi hissediyorum. Üstünüze bir hafiflik, mutluluk geliyor. Dört çocuk doğurmuş olduğum için biliyorum; o belki de insanın fizyonomisinde oluşan bir şey, bir kimya. Yani tepenizde dünya yıkılabilir ama siz dünyaya bir şey getirmiş oluyorsunuz ve hiçbir şey umrunuzda olmuyor. Kitap da buna yakın bir şey.

    Sizinle son söyleşimizde Ermenilerle ilgili okumalar yapıyordunuz. Sanki sırada Ermeni meselesiyle ilgili bir kitap var gibiydi. Ne oldu da fikriniz değişti ve ailenizin hikayesine döndünüz?
    Büyük teyzem Sabahat ile Ermeni eniştemin aşk hikayesini biraz değiştirerek "Nefes Nefese"ye almıştım. Şimdi artık gerçek hikayelerini bu kitabın devamına yazabileceğim. Ermeni meselesine de o arada gireceğim.

    Yeni romanınızda çocukluğunu okuduğumuz Sabahat teyzenizin hikayesini "Nefes Nefese"de harcadınız diye hayıflanıyor musunuz?
    Hayır, hayıflanmıyorum çünkü nehir romanın ikinci kitabında sadece onu anlatmayacağım. Dedem Ahmet Reşat'ın sürgünden dönüşü, cumhuriyete intikal edişi, ilk yılları; anlatacak o kadar çok şey var ki. Bizim tarihimizin her 10 yıllık diliminden 10'ar roman çıkar. O kadar zengin. "Nefes Nefese"de Ermeni eniştemi bir Musevi gencine dönüştürmüştüm ama yeni kitapta gerçek hikayesi gelecek.

    Peki ailenizi yazmaya nasıl karar verdiniz?
    Aslında ailemin kendisini değil, İstanbul'un işgal altında olduğu dönemi anlatmak istedim. Bunu anlatırken de bir aile kullanacaktım. O dönemi, o dönemde yaşananları, hem Kuvayı Milliyecileri hem padişahı tutanları... Ve gri renklerin de olabileceğini romanıma koymak istiyordum. Tesadüfen benim ailemin içinde hem padişahı tutanlar hem de Kuvayı Milliyeciler var. Bu malzemeyi niye kullanmayayım diye düşündüm.

    "Kayınvalide paçavraları giyiyor, sırf gelini rezil olsun diye"
    Romanın ana karakteri Ahmet Reşat, sizin büyük dedeniz. Onun da üç tane kızı var; Leman, Suat, Sabahat... Leman Hanım anneanneniz, Dr. Mahir dedeniz... Saraylıhanım dedenizin teyzesi, Kuvayı Milliyeci Kemal, Saraylıhanım'ın torunu. Bir de Kemal'in aşık olduğu Mehpare var... Hepsi gerçek karakterler!
    Doğru ama Mehpare'nin asıl adını romanda kullanmak istemedim. Çünkü ailesi yaşıyor. Tabii bir yerde romana kurgu yapmak zorundasınız. Bu kitap biyografik bir metin değil, kurgulanarak yazılan bir roman. Saraylıhanım da yarı kurgu yarı değil çünkü evin içinde gerçekte üç yaşlı kadın var. Biri Ahmet Reşat'ın eşi Behice'nin teyzesi, diğer ikisi Ahmet Reşat'ın annesi ve teyzesi.

    Üç yaşlı saraylıhanımdan tek bir karakter!..
    Evet. Hele Behice hanımın kayınvalidesi müthişmiş; onun hikayeleri hiç bitmezmiş. Gelinine eziyet etmek için yapmadığını bırakmamış. Ahmet Reşat maliye nazırı olduktan sonra Behice, nazırın eşi olarak misafir kabul edecek... Kayınvalide hiç giymediği paçavraları giyiyor misafirler geldiğinde, sırf gelini rezil olsun diye. Bunları koymadım romana. Yarı kurgu yarı gerçeklerden beslenen bir roman oldu bu. Ama tabii tarihi olayları dikkatle yazdım. Bu romanı okuyan tarihi açıdan yanılmaz.

    Soyağacınıza bakınca görülüyor ki, aileniz gerçekten biyografi malzemesi kaynıyor.
    Hem baba hem anne tarafımda önemli görevlerde bulunmuş insanlar var.

    "Murat Bardakçı yardımcı oldu. Kolay değil eski Türkçe okumak"
    Bugüne kadar aile malzemesinin ne kadarını kullandınız?
    Ben anneannemin annesi olan Behice hanımı da, babası Maliye Nazırı Ahmet Reşat'ı da gördüm. Ahmet Reşat öldüğü zaman 8-9 yaşındaydım, Behice hanım öldüğünde de orta 3'üncü sınıftaydım. Çok net algılarım var. Bir çağ farkını onlara bakınca hissediyordunuz. Sanki her şey biraz daha yavaşlıyor, dil başka, kıyafetler başka, edalar başka. Yani başka bir dünyanın insanları. Şuraya uzaylılar inse adeta onlar gibiydiler. Her şeyleriyle Osmanlıydılar. Benim üstümde müthiş bir etki bıraktılar ve ben farkında olmadan her yazdığıma girip çıkıyorlar. Öykü yazmaya kalkıyorum oradalar; romanlarıma sızıyorlar; yani ben bunu bilinçli yapmıyordum. Bir yolunu bulup giriyorlar itiş kakış.

    Aslında sadece insanlar da değil, anneannenizin piyanosu mesela... Öykülerinizin birinde vardı.
    Evet. O piyano, beni annemin ölümünden daha fazla etkiledi. Anneannemin evinden ve piyanosundan ayrılışı inanılmaz acıklı bir sahneydi. Ağlamıyordu ama görüyordunuz acısını; piyanosunu bırakıp 50 sene oturduğu Nişantaşı Narmanlı'daki apartmanın kapısından çıkarken...

    Niye taşındı?
    Korkunç bir enflasyon vardı. Anneannemin babasından kalan mülklerini sattık; parayı oraya buraya yatırdık. Derken faizler düştü. Para oldu pul. Ve konaklarda yaşamış bu kadını biz Narmanlı'daki evinden çıkarmak zorunda kaldık. Ev sahibine yalvardım "Anneannem çok yaşlı, n'olursunuz bir sene daha müsaade edin bu evde ölsün" diye. Adam en sonunda "Ayşe hanım apartmanda herkes patır patır ölüyor, bir tek sizinki yaşıyor" dedi. "Artık çıkın ya da kirayı artırın."
    Annemin yanına taşınmak zorunda kaldı. Hap kadar bir ev; piyanonun sığmasının imkanı yok. Anneannemin o evden çıkışı çok hüzünlüydü gerçekten. O piyanonun hikayesi benim ilk ödül kazandığım öyküdür; onu içimi dökmek için yazmıştım.

    Bu kitap, annenizin doğumuyla bitiyor. Zaten kitabı da Ahmet Reşat bey ile annenize ithaf etmişsiniz.
    Bu kitabı yazarken annemi kaybettim ve biraz vicdan azabı çektim açıkçası. Çünkü babama ithaf ettiğim kitap var, anneannem için yazdığım öykü var ama anneme hiçbir ithafta bulunmamışım; oysa bir sürü kitabım var. İçimden annemi romana katmak geldi. Roman, Ahmet Reşat'ın sürgünden yazdığı bir mektupla bitiyor. Mektubun orijinalinde annemle ilgili bir şey yoktu. İçine bir cümle ekledim; sanki annemin doğumunu Ahmet Reşat'a haber vermişler, o da torununun doğumunu tebrik ediyor mektupta. Aslında annem daha önce doğmuş.

    "Ayşe hanım, anneniz vefat etti!"
    Kitabı yazmaya ne zaman başladınız?
    Önce dönemle ilgili okumalar yaptım. "Bir Gün" adlı romanım elimden çıktığı andan itibaren, üç yaz önce, "Veda"nın malzemesini toplamaya başladım. Çok kitap okudum. Upuzun bir okuma listem vardı. Osmanlıca yazılmış bir sürü aile mektubu okundu, edildi. Murat Bardakçı yardımcı oldu. Kolay değil öyle eski Türkçe okumak. Çok zor bir çalışmaydı.

    Kitap bitmeden ne kadar önce öldü anneniz?
    Aslında annem öldüğünde kitabı bitirmiştim; düzeltmelerini yapıyordum. Kitap bittikten sonra birçok kez okunuyor biliyorsunuz. Urla'da kitabın üstünde son çalışmaları yaparken birden İstanbul'a gelmek, annemi görmek istedim. Gelir gelmez yanına gittim. Çok iyi görünüyordu; kapıda karşıladı beni. Nasıl sevindi anlatamam; sarıldım, öptüm, beraber yemek yedik. Pervanesi bozulmuş bu arada. Her yaz onu da götürüyordum Urla'ya ama o bu yaz yolculuğa dayanacak halde değildi.

    Kaç yaşındaydı?
    90. Ama mesela anneannem 90 yaşındayken çok dinçti; annem öyle değildi. Yemekten sonra "Hava çok sıcak, yeni bir tane pervane alın" dedi. Çıktım Nişantaşı'na; pervane yok, kalmamış. Akmerkez'e gittim sonra. Orada buldum bir tane; annemin bakıcısına telefon ettim: "Ben pervaneyi aldım, parasını ödedim gelip Akmerkez'den alın."
    Sonra da dünürüme gittim; o da rahatsızdı çünkü. Daha yeni oturmuştum ki bakıcı aradı; "Ayşe hanım neredesiniz? Ben geliyorum sizi almaya." Dedim ki "Salih, beni alma evladım, Akmerkez'e gidip pervaneyi al". Salih ısrarla "Efendim ben sizi almaya geliyorum" diyor. Artık söylenmeye başladım: "Laf anlamıyor musun Salih, ödedim ben parasını; git al şunu."
    Salih "Anneniz vefat etti" dedi sonunda. Allahım, nasıl pişman oluyorsun; Allah'ın belası pervane! O olmasa annem kollarımda ölecek. Eve döndüğümde annem henüz sıcaktı. Ellerini öptüm, sevdim ve haber vermedim kimseye. Çünkü haber verdiğiniz anda gelip alıyorlar, gidiyor sizin olan şey. Böyleydi. Ondan sonra annemi bu romana katmaya karar verdim.

    "Üçüncü kitapta herhalde babamın peşinden koşacağım"
    Kitabınızın adı "Veda-Esir Şehirde Bir Konak", Kemal Tahir'in "Esir Şehir" üçlemesini anımsatıyor. Bir gönderme mi yapmak istediniz yoksa tesadüf mü?
    Tamamen tesadüf. Ama tabii Kemal Tahir'in bütün kitaplarını okudum ve kendisi çok hayran olduğum bir yazar. "Esir Şehirde Bir Konak" aslında birinci bölümün adıydı. Kitabın adı sadece "Veda"ydı. "Veda" çok uygun bir ad bu roman için; her şeye veda, imparatorluğa veda, bir çağa veda... Ama ajanım Barbaros Altuğ kitabın ismini çok kısa buldu. Bunun üzerine "Esir Şehirde Bir Konak"ı da ekledik; belki de iyi oldu çünkü romana dair bir fikir veriyor.

    Kitabı yazarken annenizden yardım aldınız mı?
    Hayır. Hafızası eskisi kadar iyi değildi. Bunamıştı. Ama o konağı annem bana en aşağı 100 kere anlatmıştır. Her bir odasını, tek tek. Bir de tabii kitapta geçen ikinci bir konak daha var; adadaki... O konakta yaşadım. Bir konağın havasını oradan biliyordum. Yazın bütün kızlar kocaları, çocukları ve torunlarıyla gelirlerdi. Şimdi ben de aynı şeyi yapıyorum çocuklarıma.

    İkinci kitapta neler olacak?
    İkinci kitap Ahmet Reşat'ın ülkesine dönmesiyle başlayacak. 1924 sonu ile 1925 başı... Konaktan çıkıp Narmanlı'daki eve taşınıncaya, 1940'lı yıllara kadar getireceğim. Üçüncü kitapta da kendi doğumumdan başlayıp günümüze geleceğim. Orada da herhalde babamın peşinden koşacağım.

    Bir Kelime-i Şahadet'i öğrenemedin damat, şimdi başın belaya girecek"
    Babanızın arşivi?
    Babamın bütün arşivi bende. Ben babama çok düşkündüm. Karakterimin yapıtaşlarını herhalde ona borçluyum. Üçüncü kitap Ankara'da bir bürokrat mühendisin hayatını anlatır gibi olacak ama yine müthiş bir siyasi arka plan döşeyerek. Çok önemli bir dönem o. İhtilaller oluyor, DP geliyor, DP gidiyor. 6-7 Eylül'ü çok iyi hatırlıyorum. Üstümde mavi beyaz çizgili bir süveter, 13 yaşımdayım. Ermeni eniştemin arabasındayız; ben, eniştem, anneannem eve dönüyoruz. Birdenbire etrafımızı sarıyorlar. Arabayı kaldırıp kaldırıp indiriyor insanlar; gözleri dönmüş... Anneannem kafasını çıkarmış arabadan "Eşhedü en la ilahe illallah..." diye bağırıyor.
    Farkında ki Müslüman olduğumuzu ispat etmemiz lazım. Onu hissetmiş. Ermeni enişte de Müslüman olmuş tabii teyzemle evlenebilmek için ama laf ola beri gele... Anneannem nasıl kızıyor enişteme; "Bir Kelime-i Şahadet'i öğrenemedin, şimdi başın belaya girecek" diye. Müthiş bir yıkıntının içinden geçip evimize geldik. Şimdi bunları nasıl anlatmazsın?

    Babanız Devlet Su İşleri'nin kurucusu... Süleyman Demirel de onun memurlarından biriymiş.
    Evet, babam DSİ'nin kurucusu; Süleyman Demirel'in Amerika'ya gitmesi için imzasını veren kişi. Ama Demirel'i günahı kadar sevmezdi. Ben de hiç sevmezdim. Yalnız, cumhurbaşkanlığı yıllarından sonra Demirel'e bir bilgelik hali geldi.

    Nasıl bilirdi babanız Demirel'i?
    Babam onu her zaman bir kurnaz Türk köylüsü olarak görmüştür. Ama benim sonradan takdir ettiğim tarafları oldu Süleyman Demirel'in.

    "Bana sorarsanız çok şekerim, gelinlerime sorarsanız cadının tekiyim!"

    Büyük teyzeleriniz, anneniz... Kitaptaki kadınlardan size geçen özellikler var mı?
    Hayır, ben babama benzerim.

    Gelin-kaynana çekişmesi de çok baskın kitapta. Behice hanımın sözde kayınvalidesi Saraylıhanım tipik bir kayınvalide.
    Tipik bir Bizanslı o.

    Siz nasıl bir kayınvalidesiniz?
    Onu bana değil, gelinlerime sormanız lazım. Bana sorarsanız çok şekerim, onlara sorarsanız cadının tekiyim; yani bu hep böyledir. Çünkü kayınvalidelik diye bir müessese var. Ben de öyleydim kayınvalidelerime karşı. Ağzından çıkan her laf, altın da olsa kafanıza demir leblebi gibi çarpıyor. Yani siz onu ne niyetle söylemiş olursanız olun gelin ters anlamaya hazır... Dolayısıyla iyi bir kayınvalide var mıdır? Bence yoktur. Ama ben kendi çocuklarımın aile hayatından çok uzak tutuyorum kendimi. Yani onların içinde değilim; en iyi tarafım bu herhalde.

    Nasıl bir gelindiniz peki?
    Ben iki evlilik yaptım.
    Birincisi çok kısa sürdü, üç sene. Oradaki kayınvalide-gelin ilişkisini irdelemeye değmez.
    Önce beni çok sevdi sonra boşanmaya karar verdim diye benden nefret etti kayınvalidem. İkincisiyle uzun yıllar çok resmiydik. Benim boşanmama yakın yakınlaştık. Boşandıktan sonra tam bir ana-kız gibi olduk; hatta annem hafifçe kıskanırdı.

    "Türbanlı hanımlarımıza gönderme yapmak istedim!"

    Kitapta bir aşk hikayesi de var. Aşk teması tarihi roman okumayı biraz kolaylaştırmak için mi? Yoksa hakikaten o evin içinde yaşandığından mı?
    O evin içinde yaşanmış o aşk. Ben Mehpare'yi de tanıdım. Çekik gözlü bir Çerkez kadınıydı. Onu da oraya koymak istedim yaşanmış olduğu için. Yaşanmamış olsaydı da bir aşk kurgulamaya çalışırdım. İlle aşk kullanacağım diye bir şey yok; ama bu romana bir parça da aşk koymak gerekiyor diye düşündüm. Çünkü çok acıyla örülmüş bir roman.

    Azra karakteri de ilginç; Osmanlı dönemi feministlerinden...
    O tamamen kurgu bir karakter. Ama anlattığım, Osmanlı feministlerinin atağa kalktığı bir dönem; Azra'yı koymalıydım kitaba. Azra karakteri üzerinden bizim türbanlı hanımlarımıza da bir gönderme yapmak istedim.

    "Kapama hakkın varsa açma hakkın da olmalı..."
    Nasıl bir gönderme bu?
    Zannediyorlar ki kadın hakları bir tepsi içinde Atatürk'ten sonra getirildi, sunuldu ve herkes kapıştı. Kimi kaptı kimi kapamadı. Kapamayanlar öyle kaldılar, kapanlar bizler. 150 yıl öncesine dayanan bir kadın hareketi var; isterim ki bugün türban takan hanımlar bu haklar için verilen mücadelenin 150 senedir verilmekte olduğunu bilsinler. Belgeler de mevcut.
    Bunların Osmanlı döneminde altyapısı hazırlanmamış olsaydı Atatürk tepsi içinde sunamayabilirdi. Kadın hareketinin kilometre taşları 1840'ta başlıyor ilk kadı önünde kıyılan nikahla. Bu nikaha kadar herhangi bir şeysin. Daha sonra kazanımlar edinmeye başlıyor kadınlar. Erkeklerin itemelesi ve Tanzimat hareketinin bastırmasıyla kadınların kazanmaya başladığı haklar var.

    Neden bu gönderme özellikle türbanlı kadınlara?
    Yani cumhuriyet gelip de türbanı kimsenin başından çekmeye çalışmadı. Kadın hareketi, kadın kimliği, ben varım, ben okumak istiyorum, sokağa çıkmak istiyorum... Bütün bunlar cumhuriyetten önce kadınların tümünün örtündüğü dönemde başlayarak edinilen haklar. Ve cumhuriyet gelmeseydi de bu kadınlar miras haklarını elde edeceklerdi ama tabii cumhuriyet sonrasındaki kadar hızlı olmazdı. Cumhuriyet döneminde de siyasi haklarını elde ediyorlar. Ve sonunda eminim başlarını örtmeme hakkını da elde edeceklerdi.
    Bu bir insanlık hakkıdır. Saçını istersen kapatır istersen açabilirsin. Kapama hakkın varsa açma hakkın da olmalı. Ve bence Osmanlı kadını o noktaya gelecekti. Çünkü Osmanlı kadını gidiyor bugünkü Sirkeci postanesinin merdivenlerinde oturuyor; eylem koyuyor. Zabıta, karşısında kadın görmeye alışık olmadığı için tutup da kaldıramıyor bile. Bu kadınlar eylem koyabilmişler yani. E bu kadınların sonu, istemedikleri zaman başlarını örtmeme hakkına kadar gelebilirdi.

    Böyle derseniz "Biz bunu dinin gereği olarak yapıyoruz" açıklamasıyla karşılaşırsınız.
    Her şeye dinin gereği diyoruz ve kapıları kapatıyoruz; başka izahat vermiyoruz. Bu kadar da değil dinin gereği. Bütün bunlar çok tartışmaya açık. Ama ben orada kadın hareketinin Osmanlılar zamanında başladığını anlatmayı tercih ettim; çünkü doğrusu o.

    "Benim dedem nasıl vatan haini olabilir?"

    Kitabın sonunda dedeniz Ahmet Reşat sürgüne gidiyor. Ailede bu dönem nasıl anlatılırdı?
    Çok uzun yıllar; yani ben belli bir yaşa gelip de kurcalayana kadar hiç anlatılmadı. İlk uyanma anım şöyle oldu: Bir banka, Atatürk'ün bilmem kaçıncı doğum yıldönümünde madalyonlar çıkardı. Altın, gümüş ve bronz... Sanırım hatırlı müşterilerine gönderiyorlardı. Bize de bir tane geldi armağan olarak. Ben onu boynuma taktım; böyle bronz bir Atatürk kafası.
    Anneannem dedi ki "Sen bunu dedenin yanında takma". Ben de biraz bilinçliyim; Atatürk'ü biliyorum, seviyorum. Soruyorum niye takmayayım diye. Takarım, takmazsın, dede üzülür, üzülmez... Orada benim travmam başlıyor işte; neden dedem Atatürk'ü sevmez? "Yanlış anlama, sevmez değil ama çok da gözüne sokma dedenin. Biraz kırgındır çünkü" diyorlar. Peki niye kırgındır? Tabii bir şey anlatamıyorlar.
    Ben dedemin bir idam listesine adının yazılmış olduğunu öğrendiğim zaman hakikaten bir travma yaşadım. Çünkü dedem Ahmet Reşat, benim gözümde çok değerli, çok saygıdeğer, çok hoş, çok dürüst bir adamdı. Benim dedem nasıl vatan haini olabilirdi? Bu arada okulda Atatürk'ü okuyorum ve ona tapıyorum. Duygularım hâlâ da değişmiş değil. Babama gidip soruyorum, herkes "Sen daha küçüksün sonra anlarsın" diyor ama daha sonra ne olabilir yani. Böyle bir dönemim var benim belli bir yaşa kadar. Ondan sonra tabii öğreniyorsun.

    Ne zaman öğrendiniz peki?
    Sanırım, bu olayları ortaokulda kurcalamaya başladım. Artık dedem ölmüştü. Herkesten bir şey koparmaya çalışıyordum. Annemin bir resmi var mesela, kolunda bir saat... Dedem sürgünden gelirken İtalya'dan getirmiş. Ne sürgünü? Niçin gitmiş? Böyle sora sora, biraz oradan biraz buradan... Üstü kapalı söylüyorlar; bir baskı var sanki üstlerinde. Kurcaladıkça başka şeyler de öğrendim. Mesela Maliye Nazırı dedem Ahmet Reşat, Kurtuluş Savaşı'na para çıkartmış. Ama niye padişahı tutuyor öyleyse?
    Şimdi düşünüyorum da, birilerinin cumhuriyeti yıkmaya kalktıklarını zannettiğimiz zaman ne kadar büyük bir tepki veriyoruz değil mi? Benimki
    84 yıllık bir cumhuriyet, onunki 600 senelik bir imparatorluk; üstüne titreniyor doğal olarak. Özetle bu roman bir yerde benim bu travmadan kurtuluşum adeta.

    Ahmet Reşat kırgın mı öldü?
    Tahminen kırgın öldü. 150'likler denen idam listesinde adı olduğunu duyunca sürgüne gitmek zorunda kalıyor. Ama döndüğünde öğreniyor ki, o zaman kabinede olmaktan başka bir suçu olmayan adamlardan ayırma yapmışlar ve dedem hasbelkader kurtulmuş. Çünkü o listenin 150 kişide bitmesi isteniyor müttefikler tarafından. Yani dedem idamlık listesinden çıkmış ama o bir kere gitmiş oluyor. Sonra geri dönüyor. Ankara'da mahkemeye çıkıyor ve beraat ediyor.

    "Okulda padişahımı vatan haini belledim"

    Aslında romanda kafası çok karışık Ahmet Reşat'ın... Vahdettin ile gönül bağı var ama romanın sonuna doğru padişahın hatalarını görmeye başlıyor.
    Bütün bunları yaşadığına eminim. Maliye nazırı olarak bazı şeylere göz yummuş, bazı paraları kaçırtmış Kızılay üzerinden Kuvayı Milliyecilere yardım etmek için. Bunları belgeleyemem ama birçok kişiden dinledim. Bu noktaya geldiyse Atatürk'e minnet bile duyuyor olabilir. Ama hanedan kaldırılmasın istiyor; çünkü o genlerinde var.

    Yani sizin ailede Vahdettin'e karşı vatan hainidir diye bir bakış hiç olmadı.
    Hayır. Ama bende oldu tabii. Çünkü okulda padişahımı vatan haini diye belledim. Bugün öyle bakmıyorum. İstiklal Savaşı'nı kazanamamış olsaydık bu sefer de Atatürk vatan haini olacaktı. Her şey bir tesadüfe bağlı; onun için keskin yargılarla yapmamak lazım bu işleri.

    "Korsan olmasaydı zengin bir kadın olurdum!"

    Bu kitap için özel teknikler kullanılmış...
    Evet. Mavi mürekkep kullandık kitapta; korsanlar kopya çekemesin diye. Gözü de yormuyor. Bu bir ilk, korsana karşı. Mavi mürekkepli sayfaları öyle fotokopi makinesinden geçirip basamıyorlar; en azından oturup yazdırmak zorundalar.

    "Kitaplarımdan bir mal varlığı edinemedim" demiştiniz. Korsan meselesi olmasaydı, durum farklı olur muydu?
    Geçen gün yayıncımla konuştuk bu konuyu. Çok kesin söyleyebilirim; korsan olmasaydı Türkiye satışımla ben zengin bir kadın olurdum.

    Ali ŞAHİN Röportajı / Cihan TEKİN (parantezicihayatlar)

    13/9/2007 · Kategori: Soylesi

    Ali ŞAHİN Röportajı

    ''Röportajları'' kategorisinde yayınlandı ve 193 defa okundu

    ” O kadar yabancı dil merakı aldı yürüdü ki yazarlarımızın cümle yapıları bile çeviri dile uygun bir hal aldı, sağ kulağı sol elle göstermeler mi dersiniz, şiirde anlaşılmaz bir dil..!
    Sanki şiiri şiir yapan bu?”

    ”Ben yeraltı ile ilgilenmiyorum ve de okumuyorum o tür şeyleri… Ben, hâlâ Nazımları, Ahmet Arifleri Enver Gökçeleri, Hasan Hüseyinleri okuyorum arkadaş!…”

    Selamlar, Ali ŞAHİN… Öncelikle röportaj teklifimi kabul ettiğiniz için teşekkür ederim… Emekli bir edebiyat öğretmeni, Kastamonu âşığı bir eğitimci olduğunuzu ben biliyorum… Okurlarımızın sizi tanıması açısından kısa bir özgeçmiş alabilir miyiz?

    Selamlar, sana ve okurlarına… 1952 yılının Şubat ayında Kastamonu’nun Taşköprü ilçesi ...

     

    Tamamı İçin >>> http://parantezicihayatlar.com/blog/roportajlari/ali-sahin-roportaji

    « Önceki :: Sonraki »