29 05 2013

BARIŞ VE DEMOKRASİ KONFERANSI 1,2 / İrfan AKTAN

 

İlki Ankara’da gerçekleştirilen ve “4’lü Konferans” olarak bilinen Demokrasi ve Barış Konferansı 400’e yakın kişinin katılımıyla devam ediyor. İlk gün genel bir oturumun ardından üç ayrı gruba ayrılan katılımcılar, bugün akşam açıklanacak olan bir sonuç bildirgesini hazırlamak üzere gün boyunca çalıştı.

“Hakikat, Yüzleşme ve Adalet”, “Hukuk, Yol Temizliği ve Yeni Anayasa” ile “Müzakere sürecinde barışın toplumsallaştırılması ve demokratik siyaset” başlıkları altında basına kapalı olarak gerçekleştirilen toplantılarda, barışın kalıcılaştırılması için yapılması gerekenler tartışıldı.

Konferansta yapılan konuşmalarda, hükümet ve PKK lideri Abdullah Öcalan arasında müzakerelerin devam ettiği, bu çerçevede her iki tarafın somut bazı adımlar atmayı gerekli gördüğü bir dönemde, geleceğin inşasının konuşulmasının bir zaruret olduğunda herkes hemfikir gibi görünüyor.

BDP Eş Genel Başkanı Gültan Kışanak’ın konferanstaki konuşmasında ısrarla altını çizdiği gibi Öcalan-devlet görüşmelerinde şu ana kadar mutabık kalınan başlıklar, spekülasyona açık küçük bazı hususlar dışında kamuoyuyla paylaşıldı. Kürt hareketinin talepleri, devletin kırmızı çizgileri, AKP’nin ve PKK’nin stratejisi zamanla daha da netleşecek. Fakat tüm bu unsurların netleşmesi veya somutlaştırılması tam da Demokrasi ve Barış Konferansı’na katılan 400’e yakın katılımcının ortaklaşacağı sonuç bildirgesine yansıyacak değerlendirmelere göre de şekilleneceğe benziyor.

Aynı şekilde müzakerelerde devletin kabul ettiği adımları istenen düzeyde atması için de barış, adalet ve özgürlük talep eden kesimlerin sesini daha yüksek sesle çıkarması gerekiyor. Yine Kışanak’ın dediği gibi, eğer “duyarlı kesimler” sürece ilişkin kaygılarından ziyade taleplerini ve önerilerini daha fazla dillendirip bu çerçevede kitlelerini harekete geçirmiş olsaydı, şu aşamaya kadarki gelişmelerin daha ötesinde “kazanımlar” sağlanmış da olabilirdi.

Diğer yandan konferansa katılan gerek siyasi yapı temsilcileri gerekse kanaat önderleri, söz konusu müzakere sürecinin sadece siyasî aktörler arasında değil, toplumun tüm kesimlerinin dahil edildiği geniş katılımlı tartışmalarla ilerlemesinin, barışın kalıcılığını güvence altına alabileceğinde hemfikir görünüyor.

Konferansın ilk günkü başlangıç oturumuna öğlen arası verildiğinde bir arkadaşımız “Yahu hep aynı kişiler toplanıyoruz. Peki, Trabzonluya, Edirneliye, Antalyalıya niçin ulaşamıyoruz? Niçin onlar da yok burada?” diye sorunca, bir başka katılımcı şu yanıtı veriyor: “Önce kendi aramızda sözümüzü birleştirelim. Sonra da bu sözümüzü, barışın gerekliliğini her kesime yayacağız.”

Konferansa dair özeleştirileri de, konferansın amacını da özetleyen diyaloğun bu olduğunu düşündüğüm için hemen defterime not ediyorum. Fakat konferansın ilk günü deftere not edilmesi gereken sayısız söz var. “Hep aynı kişilerin” bu konferansta yine buluşması eksiklik olarak görülebilir ama bir yandan da bu, barışı, adaleti, özgürlüğü, eşitliği talep edenlerin yıllardır aynı hatta ilerlediğini de gösteriyor.

"Barış için affetmek yetmez, hesaplaşmak da gerekiyor"

Konferansın çağrıcılarından Murathan Mungan, konuşmasına tam da bu değerlendirmeyle başlıyor. Gençlik yıllarında, konferansın gerçekleştirildiği otelin hemen karşısındaki Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi’nde okurken benzer taleplerle örgütlü mücadele verdiklerini hatırlatan Mungan, bu devamlılığı bir kazanım olarak görse de, yeni kuşakların aynı mücadeleyi vermek durumunda kalmamaları için daha yoğun çaba gösterilmesi gerektiğinin altını çiziyor ve ekliyor:

“Barış ve demokrasi iç içedir. 68 kuşağını buradan selamlamak istiyorum. Yeniden 68 kuşağının barış mücadelesiyle, bugünün enerjisiyle taleplerimizi dillendirebileceğimizi düşünüyorum. 68 kuşağının eserleri günümüzü anlamlandırıyor.”

Gilles Deleuze’a atfen “algıları yıkamayabilirsiniz ama aşındırabilirsiniz” diyen Mungan, kutuplaşmış, birbirinden uzaklaşmış toplumsal kesimlerin yeni bir barış diliyle buluşturulabileceği görüşünde.

Konferansın bir diğer çağrıcılarından Şebnem Korur Fincancı ise Güney Afrika’daki güncel problemlere dikkat çekiyor: “Hâlâ siyah tenle beyaz ten birbirine değmiyor.” Fincancı, Güney Afrika’daki çözümün kalıcılaşmadığını, siyahlarla beyazlar arasındaki ayrışmanın, öfkenin, hesaplaşma arzusunun devam ettiğini hatırlatıyor ve ekliyor: “Bizdeki çözüm Güney Afrika’daki gibi olmasın.” Fincancı’ya göre barışın daimileşmesi için affetmek yetmiyor, hesaplaşmak da gerekiyor.

Konferans boyunca yeni bir anayasanın aciliyetine özellikle vurgu yapılırken, Gültan Kışanak mevcut anayasada yapılacak revizyonların taleplerini karşılamayacağının özellikle altını çiziyor.

Konferansın divan başkanı seçilen Gencay Gürsoy, PKK militanlarının hiçbir yasal güvence olmadığı halde Türkiye dışına çekilmesinin endişe yarattığını söylerken, “ovada siyasetin” koşullarının sağlanması gerektiğini hatırlatıyor.

Demokrasi ve Barış Konferansı yoğun tartışmalarla ikinci gün de devam ediyor. Konferansın ayırt edici özelliği, sonuç bildirgesinde belli bir talepler manzumesinin oluşturulmaya çalışılmaması. Zira talepler belli. Çatışmanın sonlanmasıyla birlikte atılması gereken adımlar da az çok netleşmiş durumda. Konferans tüm bu talep ve gerekliliklerin nasıl bir siyasî hat üzerinden ilerleyebileceğini, barış yanlılarının izleyeceği yolu ve bu yolda ortaklaşıldığına dair irade beyanını ortaya koyacak. (İA/NV)

////////////////*******************///////////////////////////// 

 

Ankara’da devam eden Demokrasi ve Barış Konferansı’nda yürütülen tartışmalarla ortaya çıkan veriler somutlaşıyor. Konferansın ilk günü “Hakikat, Yüzleşme ve Adalet”, “Hukuk, Yol Temizliği ve Yeni Anayasa” ile “Müzakere sürecinde barışın toplumsallaştırılması ve demokratik siyaset” başlıklarıyla gerçekleştirilen toplantıların sonuç bildirgeleri netleşti. Konferansın sonuç bildirgesini de belirlemesi beklenen üç metinde, çözüme öneriler öne çıkıyor.

Hakikat, Yüzleşme ve Adalet Toplantısının sonuç bildirgesine göre gün boyunca yapılan tartışmalarda  “Osmanlıdan bugüne Türk devlet geleneğinde başta Aleviler, Ezidiler, Ermeniler, Süryaniler,  Keldaniler, Rumlar, Kürtler, Romanlar ve Museviler olmak üzere, hâkim dini/etnik gruptan farklı olanların ciddi baskılara, ayrımcılığa, asimilasyona ve kırımlara uğratıldığına vurgu yapıldı.

Sonuç bildirgesinde uluslararası barış süreçlerindeki olumlu-olumsuz öreklere dikkat çekilerek Türkiye’de adil bir çözüm formülünün araştırılması gerekliliğine dikkat çekildi.

Hakikat Yüzleşme Ve Adalet çalışma grubuna göre kapsamlı, kalıcı ve adil bir barışa ulaşmak için en önemli öğelerden biri yüzleşmedir. Yüzleşmenin iki temel işlevi ise, “hakikatin ortaya çıkartılması” ve “öteki sayılanlarla empati ve vicdan üzerinden yeni bir ilişkisel alan yaratılması”dır.

Hakikat Yüzleşme ve Adalet toplantısının sonuç bildirgesinde ayrıca mevcut çatışmasızlık ortamının özenle sürdürülmesi, tarafların birbirini eşdeğer olarak görebilmesi ve birbirine asgari saygı duyması ve buna uygun bir barış dili geliştirmesi gerektiğine işaret edildi.

Bildirgede ayrıca sivil bir hakikat ve adalet komisyonunun kurulmasına karar verildiği de deklare edildi.

“Hukuk, Yol Temizliği ve Yeni Anayasa” başlıklı oturumda yapılan değerlendirmelerin özetlendiği sonuç bildirgesinde ise demokrasinin barış sürecinin güvencesi ve olmazsa olmaz şartı olduğu ifade edildi. Mevcut sürecin önündeki engeller de sonuç bildirgesine şu ifadelerle yansıdı:

“Hukukun üstünlüğü ve adalet idaresindeki zafiyet, süregelen insan hakları ihlalleri, güven artırıcı adımların genel olarak tek taraflılık karakteri arz etmesi ve yargı sisteminin özellikle toplumun belli kesimleri açısından yeterli bir güvence sunmamasıdır.”

Karşılıklı güvenin sağlanması ve barış sürecinin güçlendirilmesi için bu engellerin kaldırılması gerektiğine dikkat çekilen Hukuk, Yol Temizliği ve Yeni Anayasa oturumunun sonuç bildirgesinde ceza mevzuatının yenilenmesi, Terörle Mücadele Kanunu’nun kaldırılması, siyasî partiler ve seçim mevzuatı, ifade ve örgütlenme özgürlüğü ile ilgili mevzuatta köklü değişikliklerin yapılması gerektiğine vurgu yapıldı.

Bildirgede vurgu yapılan unsurlar ayrıca şöyle;

* Bir güven mesajı vermek üzere Türkiye’nin taraf olduğu, temel hak ve özgürlüklere ilişkin tüm uluslararası anlaşmalardaki çekinceler kaldırılmalıdır.

* Bugün kendi ülkesinde demokratik bir ortamda, ortak ve eşit yaşamı kurmak isteyen, dil, inanç, kültür ve kimlik farklılıklarını bir zenginlik olarak gören ve bunların tümünü anayasal güvence altına almak isteyen bir anlayışın bu çekinceleri korumasının anlamı kalmamıştır.

* Türkiye’nin idari yönetiminde her dönem merkezi yönetim ve merkezi vesayet anlayışı egemen olmuştur. Bütçenin en az dörtte üçünün harcama yetkisinin merkezde toplandığı ülkemizde bu yanlışlığın ve adaletsizliğin giderilmesi, ekonomik kaynakların daha adil kullanılması için yerelden ve yerinden yönetim anlayışının geliştirilmesi, kararların yerelde ve yerinde alınması ve uygulanması büyük önem taşıyor. Bu bağlamda dünyanın bütün çağdaş demokrasilerinde geliştirilen âdemi merkeziyetçi yönetim anlayışına geçiş Türkiye için bu aşamada atılması gereken bir adım olmalıdır.

* Denge ve denetim mekanizmalarıyla güçlendirilmiş kuvvetler ayrılığı ilkesine yeni anayasada yer verilmelidir.

* Yeni bir anayasa ihtiyacı seçimlere veya başkanlık tartışmalarına bağlanamaz. Bugün 12 Eylül Anayasası’nı kimi tadilatlarla bir geçiş anayasası haline getirmek demokratik bir çözüm üretemez. 1982 Anayasası referans alınarak yeni bir anayasa yapılamaz. Yapılırsa da bu yeni bir anayasa olmaz.

* Türkiye’nin yeni anayasası her anlamda tekilleşmeye değil, çoğulculuğa vurgu yapan, insan onuruna ve insan haklarına dayanan, devlet, ulus ve aileden ziyade yurttaşların hak ve özgürlüklerini koruyan ve her türlü ayrımcılığı ret eden bir anayasa olmalıdır.

* Seçimlerden önce yeni bir anayasa çalışmalarının tamamlanması siyaset kurumunun önünde duran önemli görevdir.

Konferansta en fazla ilgi gören ‘Müzakere Sürecinde Barışın Toplumsallaşması ve Demokratik Siyaset’ oturumunun sonuç bildirgesinde ise mevcut sürecin tarihselliğine vurgu yapıldı. Toplantıda hükümet ve Abdullah Öcalan arasında yürütülen müzakere sürecinin Kürt sorununun çözümünde etkili ve sonuç alıcı bir yol olarak bulunduğu da sonuç bildirgesine yansıdı.

Barışın egemen güçlerin belirleyeceği bir zemin olamayacağının belirtildiği bildirgede, barış ve müzakere sürecini desteklemenin AKP’yi desteklemek anlamına gelmediği de hatırlatıldı. Aynı zamanda barışı yukarıdan, hegemonik bir tarzda dikte ettirecek olana karşı aşağıdan bir barış mücadelesi hattının örülmesinin kaçınılmaz olduğu ifade edildi.

Sonuç bildirgesinin dikkat çekici ifadelerinden biri ise şöyle: “Masanın bir tarafında devlet, diğer tarafında yalnızca Kürtler var algısı doğru değildir. Müzakerelerin devletle Kürtler arasında değil, devletle tüm ezilenler arasında süren bir mücadele olduğu gerçeğinden hareketle bütün ezilenlerin ortak duruşunu sağlamak Konferansımızın ortaklaştığı bir tespittir. Bu süreçte esas olan müzakerelerin toplumsallaşmasıdır.”

Demokrasi ve Barış Konferansı’nın ikinci gününde de tartışmalar ve değerlendirmeler devam ederken, divan tarafından belirlenen raportörler, üç oturumun sonuç bildirgelerini de dikkate alarak iki günlük konferansın sonuç bildirgesini hazırlıyor. (İA/EKN)

 

Ankara’da devam eden Demokrasi ve Barış Konferansı’nda yürütülen tartışmalarla ortaya çıkan veriler somutlaşıyor. Konferansın ilk günü “Hakikat, Yüzleşme ve Adalet”, “Hukuk, Yol Temizliği ve Yeni Anayasa” ile “Müzakere sürecinde barışın toplumsallaştırılması ve demokratik siyaset” başlıklarıyla gerçekleştirilen toplantıların sonuç bildirgeleri netleşti. Konferansın sonuç bildirgesini de belirlemesi beklenen üç metinde, çözüme öneriler öne çıkıyor.

Hakikat, Yüzleşme ve Adalet Toplantısının sonuç bildirgesine göre gün boyunca yapılan tartışmalarda  “Osmanlıdan bugüne Türk devlet geleneğinde başta Aleviler, Ezidiler, Ermeniler, Süryaniler,  Keldaniler, Rumlar, Kürtler, Romanlar ve Museviler olmak üzere, hâkim dini/etnik gruptan farklı olanların ciddi baskılara, ayrımcılığa, asimilasyona ve kırımlara uğratıldığına vurgu yapıldı.

Sonuç bildirgesinde uluslararası barış süreçlerindeki olumlu-olumsuz öreklere dikkat çekilerek Türkiye’de adil bir çözüm formülünün araştırılması gerekliliğine dikkat çekildi.

Hakikat Yüzleşme Ve Adalet çalışma grubuna göre kapsamlı, kalıcı ve adil bir barışa ulaşmak için en önemli öğelerden biri yüzleşmedir. Yüzleşmenin iki temel işlevi ise, “hakikatin ortaya çıkartılması” ve “öteki sayılanlarla empati ve vicdan üzerinden yeni bir ilişkisel alan yaratılması”dır.

Hakikat Yüzleşme ve Adalet toplantısının sonuç bildirgesinde ayrıca mevcut çatışmasızlık ortamının özenle sürdürülmesi, tarafların birbirini eşdeğer olarak görebilmesi ve birbirine asgari saygı duyması ve buna uygun bir barış dili geliştirmesi gerektiğine işaret edildi.

Bildirgede ayrıca sivil bir hakikat ve adalet komisyonunun kurulmasına karar verildiği de deklare edildi.

“Hukuk, Yol Temizliği ve Yeni Anayasa” başlıklı oturumda yapılan değerlendirmelerin özetlendiği sonuç bildirgesinde ise demokrasinin barış sürecinin güvencesi ve olmazsa olmaz şartı olduğu ifade edildi. Mevcut sürecin önündeki engeller de sonuç bildirgesine şu ifadelerle yansıdı:

“Hukukun üstünlüğü ve adalet idaresindeki zafiyet, süregelen insan hakları ihlalleri, güven artırıcı adımların genel olarak tek taraflılık karakteri arz etmesi ve yargı sisteminin özellikle toplumun belli kesimleri açısından yeterli bir güvence sunmamasıdır.”

Karşılıklı güvenin sağlanması ve barış sürecinin güçlendirilmesi için bu engellerin kaldırılması gerektiğine dikkat çekilen Hukuk, Yol Temizliği ve Yeni Anayasa oturumunun sonuç bildirgesinde ceza mevzuatının yenilenmesi, Terörle Mücadele Kanunu’nun kaldırılması, siyasî partiler ve seçim mevzuatı, ifade ve örgütlenme özgürlüğü ile ilgili mevzuatta köklü değişikliklerin yapılması gerektiğine vurgu yapıldı.

Bildirgede vurgu yapılan unsurlar ayrıca şöyle;

* Bir güven mesajı vermek üzere Türkiye’nin taraf olduğu, temel hak ve özgürlüklere ilişkin tüm uluslararası anlaşmalardaki çekinceler kaldırılmalıdır.

* Bugün kendi ülkesinde demokratik bir ortamda, ortak ve eşit yaşamı kurmak isteyen, dil, inanç, kültür ve kimlik farklılıklarını bir zenginlik olarak gören ve bunların tümünü anayasal güvence altına almak isteyen bir anlayışın bu çekinceleri korumasının anlamı kalmamıştır.

* Türkiye’nin idari yönetiminde her dönem merkezi yönetim ve merkezi vesayet anlayışı egemen olmuştur. Bütçenin en az dörtte üçünün harcama yetkisinin merkezde toplandığı ülkemizde bu yanlışlığın ve adaletsizliğin giderilmesi, ekonomik kaynakların daha adil kullanılması için yerelden ve yerinden yönetim anlayışının geliştirilmesi, kararların yerelde ve yerinde alınması ve uygulanması büyük önem taşıyor. Bu bağlamda dünyanın bütün çağdaş demokrasilerinde geliştirilen âdemi merkeziyetçi yönetim anlayışına geçiş Türkiye için bu aşamada atılması gereken bir adım olmalıdır.

* Denge ve denetim mekanizmalarıyla güçlendirilmiş kuvvetler ayrılığı ilkesine yeni anayasada yer verilmelidir.

* Yeni bir anayasa ihtiyacı seçimlere veya başkanlık tartışmalarına bağlanamaz. Bugün 12 Eylül Anayasası’nı kimi tadilatlarla bir geçiş anayasası haline getirmek demokratik bir çözüm üretemez. 1982 Anayasası referans alınarak yeni bir anayasa yapılamaz. Yapılırsa da bu yeni bir anayasa olmaz.

* Türkiye’nin yeni anayasası her anlamda tekilleşmeye değil, çoğulculuğa vurgu yapan, insan onuruna ve insan haklarına dayanan, devlet, ulus ve aileden ziyade yurttaşların hak ve özgürlüklerini koruyan ve her türlü ayrımcılığı ret eden bir anayasa olmalıdır.

* Seçimlerden önce yeni bir anayasa çalışmalarının tamamlanması siyaset kurumunun önünde duran önemli görevdir.

Konferansta en fazla ilgi gören ‘Müzakere Sürecinde Barışın Toplumsallaşması ve Demokratik Siyaset’ oturumunun sonuç bildirgesinde ise mevcut sürecin tarihselliğine vurgu yapıldı. Toplantıda hükümet ve Abdullah Öcalan arasında yürütülen müzakere sürecinin Kürt sorununun çözümünde etkili ve sonuç alıcı bir yol olarak bulunduğu da sonuç bildirgesine yansıdı.

Barışın egemen güçlerin belirleyeceği bir zemin olamayacağının belirtildiği bildirgede, barış ve müzakere sürecini desteklemenin AKP’yi desteklemek anlamına gelmediği de hatırlatıldı. Aynı zamanda barışı yukarıdan, hegemonik bir tarzda dikte ettirecek olana karşı aşağıdan bir barış mücadelesi hattının örülmesinin kaçınılmaz olduğu ifade edildi.

Sonuç bildirgesinin dikkat çekici ifadelerinden biri ise şöyle: “Masanın bir tarafında devlet, diğer tarafında yalnızca Kürtler var algısı doğru değildir. Müzakerelerin devletle Kürtler arasında değil, devletle tüm ezilenler arasında süren bir mücadele olduğu gerçeğinden hareketle bütün ezilenlerin ortak duruşunu sağlamak Konferansımızın ortaklaştığı bir tespittir. Bu süreçte esas olan müzakerelerin toplumsallaşmasıdır.”

Demokrasi ve Barış Konferansı’nın ikinci gününde de tartışmalar ve değerlendirmeler devam ederken, divan tarafından belirlenen raportörler, üç oturumun sonuç bildirgelerini de dikkate alarak iki günlük konferansın sonuç bildirgesini hazırlıyor. (İA/EKN)

17
0
0
Yorum Yaz