24 07 2011

Gün Zileli ile Röportaj (Sarphan Uzunoğlu)

Gün Zileli ile Röportaj Sarphan Uzunoğlu
Gün Zileli : '' Türk basını Kirli...eski ihbarcı Aydınlık'ın yerine TARAF gazetesi geçti ''

Aydınlık Hareketi’nin kurucuları arasından yer alan Gün Zileli, Taraf gazetesine sert eleştiriler yaptı. Taraf gazetesi statükocu ve devletçi bir organ olarak tanımlayan Zileli, ‘’Polisten daha polisçi bir yönelim içindedirler. Eski ihbarcı Aydı...nlık gazetesini bile yaya bırakacak ölçüde hem de’’ diye konuştu.

Sarphan Uzunoğlu’nun görüştüğü Gün Zileli, Türkiye solu üzerinde etkileri olan Halil Berktay ve Murat Belge’nin Taraf gazetesinin neoliberal, sistemci, devletçi, polisçi çizgisini benimsediğine dikkat çekti.

Taraf gazetesinin neoliberal olarak tanımlayan Zileli’nin değerlendirmeleri şöyle: ‘’Örneğin Halil Berktay’ın, Ahmet Şık’a neden poliste doğru ifade vermedin anlamına gelecek laflar etmesi; Murat Belge’nin Hopa’da mücadele eden ‘gariban’dan AKP’nin oy kaybı hesabına rahatsız olması gibi.

ANF 

Aydınlık hareketi dendiğinde Halil Berktay’dan Doğu Perinçek’e Türkiye’de sol olarak adlandırabileceğimiz o total hareketin 2000′li yıllara gelindiğinde bambaşka renklerinin isimlerini anmak mümkün. Gün Zileli işte o isimlerden biri. Zileli’yi diğer isimlerden farklılaştıransa bugün sosyalist camianın tartışmalarına bir anarşist olarak dahil oluyor oluşu. Zileli’den ulusalcı solu, liberal solu ve bir ülkede yabancı olmayı, sığınmacılığı konuştuk.

Röportaj: Sarphan Uzunoğlu

İngiltere, İsviçre, Türkiye… Sizin hayatınız bir anlamda da bir sığınmacının, bir göçmenin hayatı. Şu ünlü ‘Bir başka ülkede yaşamadan, yabancı olmanın ne demek olduğunu bilemezsin’ tespiti ne kadar doğru? Siz bir ‘yabancı’ olarak gittiğiniz ülkelerde de sosyal-siyasal yaşamda aktif olmuş biri olarak, ulus devlet mekanizmasının içinde yabancıların yerini bize tarif edebilir misiniz?

Şöyle tarif edeyim: Ulus devlet mekanizmasının içinde yabancıların yeri sıfırdır, hatta sıfırın altı olduğu bile söylenebilir. Yani bir donmuşluk ya da yok olmuşluk hali. Bakma medyadaki haberlere. Efendim Almanya’da sosyal demokrat partiden Türkiyeli aday milletvekili seçildi falan filan. Bu tür haberler gerçek dışı değildir ama o vekil seçilenlerin kendileri gerçek dışıdır. Yani yabancının var oluş ya da yok oluş halini hiçbir şekilde temsil etmezler. Bunlar oranın sistemine entegre olmuş yuppilerdir. İngilizden daha İngiliz, Almandan daha Almandırlar. Örneğin Londoner konuşan sokaktaki Londralı bu sistemin dışındadır da bu yuppiler sistemin tepelerine tırpanır da tırmanırlar. Yani sorun aslında sınıfsaldır. Yukarı tırmananlar on binde birdir. Hatta yüz binde bir. Diğer dışarlıklılar en alt tabakada yer alırlar. Aslında onların altında olanlar da vardır. Evsiz yurtsuz olduklarından sosyal yardım da alamadıkları için dilenen İngilizler örneğin. İngiliz ekonomisi dışarıdan gelen öğrencilerin omuzlarında yükselir. Bu öğrenciler de iki kesimdir. Devlet bursuyla veya zengin ailelerinin parasıyla gelenler yukarlarda yüzebilirler biraz. Ama kendi parasıyla İngilizce öğrenmeye gelenlerin suyunu çıkarır sistem. Bunların bir kısmını otobiyografik kitaplar dizimin sonuncusu ve beşincisi olan Sığınmacılar(1990-2000, Londra)’da (iletişim, 2011) anlatmaya çalıştım.

Bu yabancılık sorunu çok karmaşıktır ve temelde bir sınıf sorunudur aslında. Bir Kürt inşaat işçisi de batı illerinde yabancıdır. Hatta şehre iş aramaya gelen bir köylü genç de İstanbul’un Moda semtinde bir yabancıdır. Oradaki “Beyaz Türkler” bu gençleri bir tahtakurusu kadar bile dikkate almazlar, hatta görmezler bile. Bu yüzden sorun ulus devletten de önce sınıf devlettedir.

İngiltere’de yaşadığınız dönemdeki tecrübelerinizi anlattığınız Sığınmacılar‘da çok farklı ve kapitalist düzlemde prestij sahibi olmayan mesleklerle uğraştığınızı görüyoruz. Türkiyeli sığınmacıların bir kısmının burjuva ya da küçük burjuva kökenli ailelerden geldiği söylenegelir. Türkiye dışındaki yaşamınızın sizin siyasal anlayışınıza böyle teorik bir etki bırakması söz konusu olmuş mudur?

Başka bir ülkeye giden sığınmacı statü değiştirir ve örneğin Türkiye’de doktorluk yapmış bir genç restoranda temizlikçi olduğu zaman fazla yıkıma uğramaz bu statü değişikliğinden. Türkiye’de aynı durum olsaydı herhalde intihar ederdi. İngiltere’de böyle olmamaktadır, çünkü bilinen sosyal çevresinin dışına çıkmıştır. Öte yandan İngiltere’de, bu tür işlere Türkiye’de bakıldığı gibi bakılmaz. Yani bu tür hitmet sektörü işleri küçümsenmez bizde olduğu gibi. Küçümseyen çok üst bir tabaka vardır ama onları zaten kimse görmez bile, toplumun o kadar üstünde ve dışında yaşarlar. Dolayısıyla statü değiştiren sığınmacı başta bir altüst olma durumu yaşasa bile toplumsal değerler açısından bir küçümseme olmadığını görünce kendini toparlar. Hatta bu bir tür eğitimdir onlar için. Türkiye’ye döndüğünde anlayışındaki bu değişimi ister istemez yansıtacaktır. Sonuç olarak, bu yönüyle sığınmacılık olayının sosyal ve kültürel statüleri altüst etmesiyle olumlu olduğu düşünülebilir. Bana gelince. Benim böyle bir alt üst olma durumu yaşamam söz konusu değildi. Çünkü Türkiye’deyken de zaten toplumsal statülerin dışında yaşayan bir insandım ve bu tür şeylere aldırış etmezdim.

Türkiye’de Anarşizm algısı yanlış

Hiyerarşinin çok güçlü olduğu bir kültürden hiyerarşinin olmadığı bir kültüre geçiş sırasında ciddi eleştiriler koydunuz ortaya. Bu eleştirilerden ulusalcılardan liberallere birçok çevre nasibini aldı. Siz de bu eleştirilerin yanında özeleştirinizi verdiniz ve bir şekilde anarşist olarak kendinizi tanımladınız. Sığınmacılar’da anarşizm ile tanışmanız anlatılıyor; ama benim asıl merakım şu yönde. Anarşizm saflarına geçtiğiniz günden sonra herhangi bir acaba sorusu oluştu mu sizde? Doğru yerde miyim ya da etkim ne kadar gibi sorular sordunuz mu?

Etkim ne kadar sorusu iktidarcı bir sorudur ve bunu bir anarşist olarak hiçbir zaman sormam. Eleştirel olmak başka şey, bu eleştirilerin üzerinden iktidar alanları yaratmak başka şey. Ben de anarşist harekette bir bireyim, hepsi bu. Ama birey olmak pasif olmayı ve bir kenarda kalmayı değil, fikirlerini açık bir şekilde ortaya koymayı gerektiriyor aynı zamanda. Anarşizmin tarihi doğruluğu ve haklılığı konusunda olsun, bugün de insanlığın toplumsal serüveninin önünü aydınlatan bir fener olduğu konusunda olsun hiçbir tereddütüm olmadı ve zaten bu kadarı da yeter. Onun ötesinde somut anarşist hareketin ya da hareketlerin içinde bulundukları yetersizlikler bu düşüncenin kendisinden çok, toplumsal var oluşun sorunlarıyla ilgilidir. Örneğin Türkiye’de bizzat anarşistlerin ya da anarşist grupların anarşizmin algılanışıyla ilgili epeyce sorunu olduğu kanısındayım ki, bu da Türkiye toplumunun düşünsel ve kültürel yapısından kaynaklanmaktadır daha çok. Bir düşüncenin toplumu değiştirmesi imkânsız olmasa da oldukça zordur ama toplumun belli bir düşünceyi değiştirip kendine uydurması çok daha kolaydır.

Türkiye’deki mevcut sol yapılanmada bir kırılma yaşanıyor. Bu kırılmanın liberal sol denen kanadındaki insanlardan Halil Berktay ve Murat Belge’ye dair çok sert yazılar yazdınız. Sizce bu isimler ve çatısı altında barındıkları gazete bir misyonun peşinde mi? Yıllarca Türkiye soluna rehberlik eden isimlerin bugün solla çatışır konuma gelmesi karşılıklı bir red mevzusu mu yoksa iki taraf için de bir aydınlanma süreci mi?

Halil Berktay geçmişte yakın arkadaşlarımdan biriydi. Yirmi yıldan fazla zamandır görüşme olanağımız olmadı şartlardan dolayı. Halil Berktay’ı da, Murat Belge’yi de kırk yılı aşkın zamandır tanırım, bilirim. İkisi de bu toplumun yetiştirdiği değerli aydınlardır. Şahsen ikisinden de çok şey öğrenmişimdir. Bununla birlikte “Türkiye soluna rehberlik eden” isimler oldukları tespitini biraz abartılı bulurum. Türkiye solu üzerinde etkileri olmuştur desek daha doğru olur. Ki, bu etki, geriye doğru bir muhasebe yapacak olursak esas olarak olumlu da görülebilir. Ne yazık ki, bugün Taraf gazetesinin neoliberal çizgisine destek verdikleri oranda kendi entelektüel değerlerinden de epeyce bir şeyler yitirmektedirler. Bu gazeteye daha sonra yeniden değinme olanağı olur belki ama burada esas belirtmek istediğim husus bu iki arkadaşın sorununun solla çatışmaları olmadığıdır. Ben de solla çatışıyorum. Esası Stalinist olan bir solla çatışmamak mümkün mü? Bu arkadaşların eleştirilmesi gereken nokta, solla çatışmaları değil, Taraf’ın neoliberal, sistemci, devletçi, polisçi çizgisini benimsemeleridir. Örneğin Halil Berktay’ın, Ahmet Şık’a neden poliste doğru ifade vermedin anlamına gelecek laflar etmesi; Murat Belge’nin Hopa’da mücadele eden “gariban”dan AKP’nin oy kaybı hesabına rahatsız olması gibi.

“AKP’ye destek veren Taraf ve çevresini liberal olarak görmek bile sorunlu”

Liberaller, muhafazakârlarla yaptıkları ittifaktan ne umuyor olabilirler? Bir kısmıyla beraber geçmişte hareket etmiş biri olarak, bu sürecin pragmatik mi yoksa belirli bir programa dayanan bir süreç mi olduğunu söyleyebilir misiniz?

Pragmatizm falan da denemez artık buna. Ortada ciddi bir angajman var. Artık organik bağlar kurulmuş durumda. Taraf ve çevresi ile bu çevreye destek veren diğer seçkinci çevreleri artık liberal olarak bile görmek epeyce sorunludur. Çünkü liberalizmin bir de siyasal bir anlamı var. Yani bir liberal en azından polise karşı birey haklarından falan yana çıkar. Bu çevrede böyle bir duyarlılık göremediğimiz gibi polisten daha polisçi bir yönelim içindedirler. Eski ihbarcı Aydınlık gazetesini bile yaya bırakacak ölçüde hem de. Zaten yazarlarının bir kısmı doğrudan polistir. Bir kısmı da polisle iş gören elemanlardır. Kütahyalı falan malzemelerini doğrudan savcılardan ve polisten almaktadırlar. Zaten bence liberal-muhafazakâr bir bloktan da söz etmek mümkün değil. Çünkü blok ya da ittifak farklı unsurların bir araya gelişi anlamı taşır. Bugün artık muhafazakâr-kapitalist bir organik bütünlükle karşı karşıyayız. Sözü geçen gazete ve kişiler bu organik yapının sola açılan ve orada ideolojik hegemonya kurma çabasında olan ideolojik aygıtı konumundadırlar.

Taraf Gazetesi ciddi bir kemalizm eleştirisiyle ortaya çıktığı iddiasını taşıdı. Amacı statükonun duvarlarını yıkmak olarak lanse edildi. Oysa bugün TSK ile benzer bir dil konuşuyorlar. Acaba Taraf’ın AKP’nin hakim olduğu devlet aygıtlarına yaklaşımını nasıl okumalıyız?

Taraf kendini yutturmaya çalıştığının tersine statükocu ve devletçi bir organdır. Bazen doğrudan AKP’li gazeteleri bile gölgede bırakacak ölçüde yalaka ve düzen taraftarıdır. Önceleri bunların görüntüsünü herkes bir miktar yuttu ama adım adım bilinçler açılıyor. Taraf, ordunun AKP’nin hegemonyasını kabul ettiği Dolmabahçe buluşmasının ardından yayına girmiştir. Bu yüzden orduyla mücadele ediyor görüntüsü sadece bir bedava kahramanlıktan ibarettir.

Sol liberal sol ile mücadele edemez, çünkü kendisi de kısmen liberaldir”

Sizce sosyalist sol liberal solla mücadele edebiliyor mu? Eğer ortada bir mücadele görüyorsanız, metod konusundaki görüşünüz ne?

Sosyalist sol “liberal sol”la mücadele edemez, çünkü kendisi de kısmen liberaldir. Örneğin kendisi de seçimcidir, parlamentocudur. Nitekim son seçimlerde sosyalist solun iziyle “liberal sol”un izi birbirine karışmış ve mesela her ikisi BDP’yi desteklemekte buluşabilmişlerdir. Ayrıca sosyalist sol, sırtındaki monolitik parti, üretici güçler teorisi, Leninist parti modeli, proletarya diktatörlüğü, Stalinizm gibi kamburları atıp büyük bir Rönesans yaşayarak devrimcileşmediği sürece hem “liberal sol”dan temelde ayırt edilemeyecek, hem de “liberal sol”un “demokrasi” argümanı karşısında boynu eğri kalacak, yenik düşecektir. “Liberal sol”un düzen içi “demokrasi” argümanına karşı ancak aşağıdancı, mutlak özgürlükçü, devrimci bir yönelimle mücadele edilebilir.

Geçtiğimiz günlerde bizim de yayınladığımız bir röportajda siyaset bilimci Burak Cop liberal sol sosyalistlerin içinden tecrit edilmelidir dedi. Siz bu tespite katılıyor musunuz?

Bu tür tecrit siyasetlerini her zaman yanlış bulurum. Solun içinde bir liberalizm var ise bunun nedenleri üzerinde durulmalıdır. Ayrıca liberal düşüncelerin etkisi altındaki insanların varlığı liberalizme karşı fikir geliştirmek için bir şans olarak görülmelidir. Aşının anlamını iyi kavramak gerekir. Vücuda yapay olarak mikrop verilir ki, bağışıklık gelişsin diye. Mikroplardan ne kadar tecrit edilirseniz o mikrobun saldırısına o kadar açık hale gelirsiniz. İdeolojik saflık hayalleri bir kenara bırakılmalıdır.

Sosyalizmin eleştirilebilirliği konusunda oldukça cesur adımlar attınız. Bugün neoliberalizm ile verilen yeni bir kavga söz konusu. Özeleştirinin son demlerine yaklaştığımız söylenebilir. Siz ekolojist vb. akımların neoliberalizm ile mücadeledeki yerine inanıyor musunuz?

Ekolojist akımların değişen yeni paradigmanın devrimci unsurları olduğunu düşünüyorum. Kırk yıl önce soldaki birinin teknolojiye karşı çıkması, yol yapımına karşı ağaçları savunması düşünülemezdi bile. Böylelerine o zamanlar “gerici” denirdi. Yani sol modernistti. Şimdi sol dahi utangaçca da olsa konum değiştiriyor. Eski üretici güçler teorisinden vaçgeçecek ama Marx gibi büyük bir düşünürün ölü ağırlığı var sırtında, bir türlü kurtulamıyor bundan. Sol, neoliberalizm ile mücadele ederken aynı zamanda kendi içindeki liberalizmi ve Stalinizmi de görmelidir. Kendi gözündeki merteği görmeyip elin gözündeki çöple uğraşıyor konumuna düşmemek gerekir.

Hani bir laf vardır ya, kendi gözündeki mertek hikâyesi…

Devletin gösterdiği alanlarda yapılan sivil toplum eylemleri hakkında ne düşünüyorsunuz? Sizce bu tür eylemler başarıya ulaşabilir mi?

Yürümekle yollar aşınmaz. Beyoğlu’nda her gün dört beş yürüyüş oluyor. Adamlar bu işin çaresini buldular. Bırak yürüsün, potansiyelini boşaltsın. Bunların bıktırıcı ve heyecansız eylemler olduğunu, sonuçta sistemin buharı basıncını azaltma işlevine yaradığını düşünüyorum. Polisle illa çatışmak mı gerekir? Bunu da savunuyor değilim, gerekirse çatışma da olabilir ama… Esas devrimci faaliyetin halk kitlelerinin devrimci özörgütlenmesini becermek olduğu düşüncesindeyim. Bir yerde halk kendisi örgütlenip yerel olarak inisiyatifi ele alabiliyor mu? İşte bugünün devrimci faaliyeti budur.

Arundhati Roy, modern yaşamı reddetmenin gerekliliğinden bahsediyor ve bunu yapamasa bile bunun sözcülüğünü yapmak görevini üstlendiğini söylüyor. Marksizm ve Anarşizmi, modernizmin iki asi çocuğu olarak tanımlarsak, modernitenin karşısında kendinizi konumlandırırken hayatınızı ne kadar buna endeksleyebiliyorsunuz? Siz bir sözcü ve bir eylemci sıfatlarını aynı anda taşıyor musunuz?

Bireysel tavır alışları önemserim ama yaşadığımız sistem içinde bunun sınırları olduğunu da düşünürüm. Örneğin askere gitmedim, bedelli askerlik yapmadım, kitaplarımın üzerinden milli savunma vergisi ödemeyi reddettim ama sigara alırken dolaylı olarak milli savunma vergisi ödediğimi biliyorum. Ne sözcü ne de eylemciyim. Yani bu sıfatları benimsemiyorum. Demin de söylediğim gibi, eylemcilikle devrimciliği birebir özdeşleştirmiyorum. Devrimci bir anarşist olduğumu söyleyebilirim ama eylemcilikte o kadar aktif değilim. Bunun yaşla alakası yok. Eylemcilikle pek fazla ilerleneceğini düşünmüyorum. Daha doğrusu artık eylemciliğin de sisteme içkin olduğunu düşünüyorum. Eylem tabii yeri geldiğinde gerekli ve güzel bir şeydir ama buna verilen eforun ezilenlerin özörgütlenmesine verilmesinin daha doğru olduğu kanısındayım. Kısaca belirtecek olursam, üç eylem örgütlemek yerine üç kişinin bir araya geldiği bir özörgütlenme deneyini daha değerli görüyorum artık. Yani egemenleri kendi alanlarında, silahlarıyla ve coplarıyla yalnız başlarına ve işsiz bırakmak, bunun yerine onların müdahale edemeyecekleri alanlara çekilip halkı aktif bir aktör haline getirmek için çaba göstermek. Bu, faaliyet alanlarının Beyoğlu’ndan daha uzak alanlara, varoşlara, köylere taşınması anlamına da gelebilir.

Vicdani ret konusunda dünyada farklı akımlar mevcut. Total retten Kürt Vicdani Ret Hareketi’ne, Türkiye’de de farklı eğilimler mevcut. Örneğin geçtiğimiz yıl içinde bir de islami retçi çıktı. Sizin kafanızdaki ret nasıl bir anlam ifade ediyor? Otoalar riter sistemin yenilgiye uğratılmasında ret ne kadar önemli bir yere sahip olabilir?

Vicdani reddi çok önemli bir direniş biçimi olarak görüyorum. “Kürt vicdani reddi” biraz sorunlu bir kavram. Çünkü vicdani reddin temelinde her türlü ulusallığın reddi vardır. Bir Kürt genci vicdani redde bulunduğunda bu “Kürt vicdani reddi” olmaz. Vicdani red olur. Ama aynı genç gerillaya katılıyorsa artık vicdani redci değildir. Sivil itaatsizlik, vicdani red, özerklik vb. bunların hepsi sisteme şurasından burasından direnme anlamına gelir ve yaygınlaştırılmalıdır.

Bu aralar en çok öne sürülen argüman da “Yeni bir dil oluşturmalıyız” argümanı. Bu argüman çevresinde birçok tartışma duruyor ya da sekteye uğruyor. Yeni bir dilin inşasına ne gözle bakıyorsunuz? Örneğin savaş karşıtı bir dili sistem koruyuculuğundan ayıran nedir?

Bence yeni bir dil oluşturmak için yeni bir kafa oluşturmak gerekir öncelikle. Kafa değişmemişse dildeki değişiklik sadece politikacı cambazlığı anlamına gelir. Kafaları değiştirmek ise muazzam bir düşünsel ve kültürel devrimle mümkün olabilir. Zaten devrim de esasen bir düşünsel ve kültürel emansipasyon hareketidir. Bütün büyük devrimler içsel bir emansipasyonun ürünüdür ve keza içsel bir emansipasyona yol açarlar.

Sosyalizme Türkiye’de en ciddi eleştiri getiren isimlerden birisiniz. Bunu hem pratik siyaset hem tarih üstünden yapıyorsunuz. En başından bu yana bir dışlanma, bir şekilde hedef haline getirilme korkunuz olmadı mı? Sonuçta sosyalistler de bir cemaat ve öyle ya da böyle aktif olmaya çalıştığınız yayıncılık camiasında da baskınlar.

Hahaha… Ölmüş eşek kurttan korkmazmış. Kaybedeceğim hiçbir şey yok çok şükür. Zincirlerim bile…

Troçkizm, Stalinizm ve Leninizm gibi unsurlar arasında süregelen tartışmada siz bu üç akıma toptan eleştiri getiriyorsunuz. Tarihsel perspektiften baktığınızda bugün bu üç akım arasında siz bir ehven-i şer seçimi yapabilir durumda mısınız?

Troçkizm de, Stalinizm de Leninizm kökenlidir. Bununla birlikte, ikisinin arasında hiçbir ayrım yapmamak doğru olmaz. Troçkizm ne de olsa 1920’lerin sonlarından itibaren ezilmiş, dışlanmış bir akımdır. Bu ezilme Troçkistleri bir bakıma daha olumlu bir noktaya getirmiştir. Fakat 1920’lerin erken dönemlerine gittiğinizde Stalinistlerden bile daha bağnaz bir tutum aldıkları da bir gerçektir. Buna rağmen dışlanmışlıkları onlara görece sempatiyle bakmama yol açabiliyor zaman zaman.

Sosyalizm tarihinin çok radikal, sarsıcı bir şekilde irdelenmesi gerekiyor. Bu yapılmadan bugün “21. Yüzyıl sosyalizmi”nden söz etmek gülünçtür. Tarihin üstünden atlamak mümkün değildir. Tarih, kendi üstünden atlamak isteyenleri üstünden atar.

İspanya İç Savaşı deneyimi anarşistlerin tarih sahnesinde en görünür olduğu deneyimlerden biri. Ama burada anarşist tabir edilen hareketlerin zamanla sosyalist bloğun sağ kanadına kaydığı gibi bir eleştiri var. Sahiden anarşistler ya da anarşist hareketlenmeler bir arada tepki gösterdiklerinde savrulabilir bir duruma mı geliyorlar?

1936 İspanya devriminin yenilgisinden sonra, neredeyse otuz yıl anarşizm tarihten silinmiş gibi göründü. Ama 1968’le birlikte yeniden gündeme geldi. Devrim nerede canlanırsa anarşizm de kaçınılmaz olarak ortaya çıkar. Ana akım anarşizmin sağa savrulduğunu söylememize yol açacak hiçbir belirti yoktur. Ama bugün Türkiye’de, Taraf gazetesinin etkisine girmiş ya da genel olarak neoliberalizmin etkisinde bir anarko-liberal eğilimin varlığından söz etmek mümkündür. Bu tür eğilimler kaçınılmazdır ama genel olarak anarşizm her yerde devrimci sokak hareketinin ateşleyici gücüdür. İşte Yunanistan…

Bir sosyalist olarak Gün Zileli ile bir anarşist olarak Gün Zileli arasındaki fark nedir? Siz siyasal yaşam dışında gündelik yaşamınıza bunu nasıl yansıttınız? İdeolojinin gündeliğe etkisinin sınırları sizce nedir? Modernizm hatta kimilerine göre postmodernizm çağında modernizm ne kadar reddedilebilir.

1968 devrimci öğrenci hareketinin aşağıdan dalgasının ortaya çıkarttığı biriyim. Bugünkü varlığımın temelini oraya borçlu olduğumu söyleyebilirim. 1970’lerde, Havariler’de anlattığım gibi, aşağıdan dalganın yukarlara çıkarttığı bir devrimci gençten bir parti bürokratına dönüştüm. Ne var ki, bu kötü dönemde bile aşağıdan devrimci hareketin tadını unutmadım. Beni bugünlere getiren bu rüzgârdır. 1980’lerde bürokrat yöneticiden yeniden aşağıdan devrimci harekete dönüş mücadelesi verdim ve 1990’larda bunu gerçekleştirdiğimi sanıyorum. Teorik titizlikleri olan biri değilim. Hiçbir zaman da teorisyen olmadım. Felsefe öğrencisi olmama rağmen felsefeden fazla anlamam. Beni yönlendiren tek şey gerçekten ezilen insanların emansipasyonudur. Bu yüzden, ulusalcılar gibi, “acaba ne kadar emperyalizme karşı, ne kadar emperyalizme yarıyor” ya da liberaller gibi, “ne kadar demokrat, ne kadar diktatörlüğe hizmet ediyor” ince hesapları yapmadan dünya yüzündeki bütün aşağıdan kalkışmaların devrime doğru aktığını düşünüyorum. Çin’deki Uygurların direnişini de, İran’daki muhalefet hareketlerini de, Ortadoğu’daki halk kalkışmalarını da, Yunanistan’daki devrimci kargaşalığı da, Latin Amerika’daki Zapatistaları da, işsizler hareketini de, köylü hareketini de, Fransa’daki anti-global köylü direnişini de, Kürt halk kitlelerinin mücadelesini de, LBGT hareketlerini de, vicdani reddi de, sivil itaatsizlikleri de, belli bölgelerdeki anarşist komünal deneyleri de, şu dünya yüzünde egemenlere karşı ne kadar direniş varsa, örgütlü ya da örgütsüz veya kendiliğinden, hepsini de desteklerim. Modernizm de post-modernizm de kapitalizmin çeşitli devrelerinin adıdır. Kapitalizm öldürür. Öldüren kapitalizmi dünya yüzünden silmenin tek yolu devrimdir. Geçmiş deneylerden esaslı dersler çıkaran bir dünya devrimi. Bugün dünya devriminin üçüncü döneminde bulunuyoruz. Birinci dönem 1789 Fransız devrimi ile başlayıp 1871 Paris Komünü ile bitmişti. Bu, aşağıdan kitle devrimleri dönemiydi. İkinci dönem, 1889’da II. Enternasyonal’in kurulmasıyla başlayıp 1956 Macar Devrimi ile bitmişti. Bu, Parti öncülüğünde devrimler dönemiydi. İçinde yaşadığımız üçüncü dönem 1968’le başladı: Kitlesel sosyal patlamalar, kültürel altüst oluşlar ve dönüşümler dönemi.

Kaynak: http://jiyan.org/2011/07/gun-zileli-taraf-yutturmaya-calistiginin-aksine-statukocu-ve-statukocu-bir-organ/  

244
0
0
Yorum Yaz