‘İNSANLAR GÜVEN KAYBINA UĞRADI’ / Kadir İNCESU

5/10/2007 · Kategori: Soylesi

‘İNSANLAR GÜVEN KAYBINA UĞRADI’

                                             Kadir İNCESU

aysimaltay.jpgAysim Altay’ın, Bilgisayar Mühendisliği’nden Davranış Bilimleri uzmanlığına giden yolda üçüncü kitabı Madem Öyle Pollyanna Çınar Yayınları tarafından yayımlandı. Aysim Altay ile son kitabı ve kişisel gelişim kitapları üzerine söyleştik...

 

Pollyanna iyimserliğin -insanımıza göre hayalciliğin- sembolü… Pollyanna’nın kişiliği için ‘ideal’ diyebilir miyiz? Yaşadığımız şartlarda (Sosyal-ekonomik) iyimserlik bize ne kadar yakın?

 

Pollyanna çocukluk günlerimizden bugüne kadar varlığını sürdüren bir sembol bizler için. Çoğumuz onu aşırı iyimserliğin sembolü olarak gördük. Aptallık derecesinde hatta. Ancak doğrusunu söylemek gerekirse bu “aptallık derecesinde iyimserlik” diye ifade ettiğimiz algı son dönemlerde çok daha fazla keskinleşti. Bunun nedenlerinden birisi de insanların keskin bir güven ve ümit kaybına uğramış olmaları. Oysa en büyük tehlike, gelecekle ilgili, yaşamla ilgili, bir şeylerin iyiye doğru değiştirilebileceği ile ilgili ümidimizi yitirmek, yanlışların içerisinden iyi olanı, doğru alanı görüp, seçebilme kabiliyetimizi kaybetmek. Hayatın sonu değil mi bu?

 

İlkokulların okuma listelerinden Pollyanna kitaplarının kaldırılacağını duyunca içimde uyanan tepkiler beni bu kitaba taşıyan adımları oluşturdu. Ümitsiz, yitik, mücadele için cesareti olmayan ve olumsuzluk denizinde boğulmuş bir yeni kuşaklar dizisi. Düşünmek bile istemiyorum doğrusu.

 

Pollyanna iyimser olduğu kadar cesurdu da. Bakmayı bilen gözler için bin tane olumsuzluğun içerisinde yaşamla göbek bağımız gibi olabilecek olumlu yanları bulup bize hayata nasıl bağlanabileceğimizi gösteriyordu.

 

Dolayısıyla benim bu kitapla söylemeye çalıştığım, gerçeklere sırtımızı çevirmek değil, gerçeklerin varlığını kabul ederek, daha iyiye ulaşmak için cesaret ve bilgi sahibi olmak gerekliliği.

 

Dayanağı ve bilimselliği olmayan ifadelerle nerede yanlış yaptığımızı anlamaya ve anlatmaya çalışırsak kısır bir döngüye sokarız kendimizi. Oysa aklın ve bilimin yolundan giderek öncelikle kendimizi, ve hemen ardından çevremizi, koşullarımızı tanımalı, yapabilirliklerimizi öncelikle toplumun iyiliği için ortaya koyabilmeliyiz.

 

Biziz geleceği yaratacak olanlar da bugünü yaratanlar da… O halde her şey bizde gizli.

 

Aynayı kendimize tutma cesareti göstererek yeni yepyeni ve doğru gelişim yolları açabilmeliyiz.

 

Kitabın kapağında “Bu bir yaşamınızı yeniden yaratma kitabıdır” diyorsunuz. Okur kitabı bitirdiğinde neler öğrenecek, öğrendiklerini yaşamında nasıl değerlendirecek?  

Bir yerden başlamalı değişim ve o yer de doğru bir başlangıç noktası olmalı. En doğru başlangıç noktası da biziz. Bu kitapla kişilerin kendilerini daha iyi ve daha bilimsel bir yoldan tanımalarını amaçladım. Kişiler öncelikle farkında olabilmeliler ki değişebilmeliler.

 

Bilginin kabulü ancak yaşamın içerisinde olması ile mümkün. Dolayısıyla bilgileri ipuçları şeklinde okurlara sunarken Pollyanna ile yaptığım sohbetler şeklinde ve gerçek yaşam öyküleriyle bezeyerek sunmaya çalıştım. Kişilerin hem aktarılan bilgilerde hem de anlatılan anekdotlar ve öykülerde kendilerini bulmalarını bekliyorum.

 

İşin doğrusunu söylemek gerekirse bu sadece bir beklenti değil, öyle olacağını kullandığım yöntemlerle biliyorum demeliyim. Farkında olmadan öğrenecekler, okudukları bilinçaltına atılmış tohumlar gibi zihinlerinde yerlerini bulacak ve gerçek yaşam enstantanelerinde benzer olaylarla karşılaştıklarında çağrışımlarla hatırlayacaklar.

 

Bilgilerin didaktik olarak değil de bu tarz bir sunumla verilmesinin diğer nedeni de bilginin zihnimizde doğru yerini bulabilmesini sağlamak.

 

“Peki okuyucuya yapacak hiçbir şey kalmayacak mı?” diye bir soru alınıza gelebilir. Elbette var. Hani çalışmayan kasın zayıflaması gibi yaşam gerçeklerimiz içerisine sokulmayan bilgi de zamanla solar ve etkinliğini yitirir. Okuyucudan iki ricam var : Birincisi kitabı okuyup bitirdiklerinde çağrışımlarla zihinlere geldikçe bilgiler lütfen kullansınlar. İkincisi de pek çok ipucu var kitapta sunulan, kimi bir yöntem, kimi ise bir ekol… İçlerinden gelen sesi dinleyerek kendileri için doğru olduğunu düşündükleri ipi çekip, peşi sıra gitsinler… Bir ip piyangosu ya bu!... Kitabın arka kapağında yazdığım gibi.

 

Kişilik Profillerini kısaca açıklar mısınız? En uygun profil hangisi?

 

Kime göre? Hangi konuma, hangi duruma ya da mesleğe göre? Tek başına “En iyi” diye nitelenecek ne bir kişilik profili ne de davranış profili var gerçekte. Olumlu ya da olumsuz tavırlar elbette var. Ama bahsettiğimiz bu değil. Bizi biz yapan yapı taşları. O halde bizim o yapı taşlarını iyi tanıyıp, anlayıp, yaşamda doğru bir biçimlendirme süreci yaşatmamız gerekiyor kendimiz ve çevremiz için.

 

En basit haliyle yumuşak tavırlar çok tercih edilir bir davranış özelliği gibi gözükürken, söylediklerimizin netliğini kaybetmesine neden olacak derecede ifademizi yumuşatacak olursak avantajı dezavantaja döndürebiliriz. Nerede, ne zaman, nasıl…vb 5N1K misali ayırımları okuyucu kendisi yapmalı, yapabilir hale gelmeli… Eğer bu sağlanıyorsa kitap tam başarıya ulaşmış demektir zaten.

 

Tek bir kitaptan tüm bunlar beklenebilir mi? Diye düşünüyor elbette insan. Bence bunu bir başlangıç kitabı gibi görmeli ve öyle değerlendirmeliyiz.

 

Beden Dili ne kadar önemli? Beden Dilimizi nasıl kontrol altına alabiliriz? Beden dilinin sözcüklerden daha anlamlı olmasının nedenleri nelerdir?

 

Her şeyden önce çooook önemli diyerek sorularınızı yanıtlamaya başlayayım. Çok çok önemli. Bir mesajın karşımızdaki kişiye ulaşmasında % 68 etkisi olduğu kabul ediliyor. Sözcüklerin etkisi ise sadece % 7. Söyleyiş Tarzı ise % 35.

 

Bunu kendi yaşamlarımızda da çok rahat deneyimleyebiliriz. Mesela bize bir kağıt üzerine yazılmış bir not verildi. Üzerinde “Sen bir maymunsun” yazıyor. Tepkinizi bir düşünün. Ne hissedersiniz, nasıl davranırsınız? Sözcüklerin bize söylediklerini düşünün. Aleni bir şekilde bize bir maymun olduğumuzu söylüyor. Oysa hatırlamak gerekir ki sadece % 7 devrede. Bu sözcükleri telefonda duysak ve telefonun diğer ucumdaki kişi bu sözcükleri işveli bir şekilde sanki bize “dünyanın en güzeli/yakışıklısı/sevimlisi sensin” dermişçesine bir edayla bu sözcükleri söylüyor olsun. Hissettiğimiz, düşündüğümüz değişir mi dersiniz? Peki bir de karşımızda olsa… Ellerini kalbinin üzerine götürse, göz bebekleri ışıltılarla bezenmiş ve irileşmiş bir şekilde, tüm yüzünü aydınlatan son derece tatlı bir gülümsemeyle bize bakarak, bizi adeta kucaklayarak bu sözcükleri söylese nasıl hissedersiniz? 

 

İşte farkın deneyimsel bir anlatımı bu. Daha ötesinde ise işe yalanın anlaşılması, sevginin doğru ifade edilişi gibi kısımlar giriyor.

 

Kişisel gelişim kitaplarından yeteri kadar faydalanmak için nasıl  bir yol izlemeliyiz?

 

Çok teşekkür ediyorum özellikle bu soru için. Çünkü ben her okunanın bir şekilde yarar sağlaması gerektiğini düşünenlerdenim. Hele de bu bizi ve yaşamımızı etkileyecekse, mutlaka!

 

Her şeyden önce doğru seçilmeli okunacak kişisel gelişim kitapları. “Doğru” nedir? diye soracak olursanız ve her şeyden önce bu tarz kitapları yeni okumaya başlıyorsanız; bazı kavramları daha kolay kazandırabilecek, başlangıç niteliğindeki kitaplar ilk kitaplar olmalı. Sonrasında ise oradaki bilgilerden yola çıkılarak hangi konuyu kendileri için daha gerekli buluyorlarsa o yolda ilerlemeliler. Bu kimi zaman bir ekolün tam bir uygulayıcısı olmak üzere seçilmiş bir okuma/uygulama süreci de olabilir.

 

Kitapları okurken ise zihinlerinde “Ben olsam ne yapardım?”, “Bu anlatılan özellikleri ben ya da çevremdekiler ne kadar taşıyor?”, “Peki ben pratik yaşamda bunu nasıl hayata sokarım?” gibi soruları taşımalılar, anlatılanlarda kendilerini ve çevrelerini, gerçek yaşamı bulmaya çalışmalılar.   

 

ODTÜ Bilgisayar Mühendisliği bölümünü bitirdiniz. Bir süre mesleğinizi yaptıktan sonra Davranış Bilimleri Uzmanı olmaya karar verdiniz. Sizi Davranış Bilimleri Uzmanı olmaya götüren süreçten bahseder misiniz? Gençler meslek seçimi sırasında nelere dikkat etmeli?

 

Hani şöyle klişeleşmiş bir söz vardır ya “Benim çocukken şarkıcı olacağım belliymiş. Ütüyü mikrofon yaparmışım…”  işte ben de bu misal çocuklukta zihnimde canlandırdığım işi yapıyorum şimdi. Elbette adının Davranış Bilimleri olduğunu bilmiyordum. Ama “Büyüyünce ne olacaksın?” sorularına verdiğim standart yanıt, “Yazarak ve konuşarak kişilere yol göstereceğim” şeklindeydi. Şu anda yaptığım işin büyük bölümünü de bu teşkil ediyor zaten. Bu durumda diyebilirsiniz ki “E o zaman niye Bilgisayar Mühendisliği?” Bir nedeni, böyle bir mesleği bilmiyor olmamdı. Hatta böyle bir mesleğin o zamanlar bilinmiyor olması da diyebiliriz buna. Bir diğeri ise, matematik ve mantığa olan yatkınlığımdı. “Normal” meslekler arasından mantığımla ve yeniliklere ve teknolojiye de olan merakımla bir seçim yaptığımda ise Bilgisayar Mühendisliği seçeneği çıktı karşıma. Ama içimdeki sevda beni hiç rahat bırakmadı. Bilgisayar Mühendisliği mesleğimi yaparken bir yandan da Davranış Bilimleri konusunda eğitimler alıyor ve tamamen gönüllü olarak bünyesinde yer aldığım sivil toplum kuruluşları için eğitimler veriyordum. Bu amatör adımlar profesyonel adımlara dönüştü. Ciddiye almam gereken tekliflere dönüştü. Tam da bu dönemde yapmakta olduğum mesleğimde uluslar arası bir sorumluluk alma aşamasına gelmiştim. İşte o karar vermenin ince noktasında hiçbir tereddüt yaşamadan verdim kararımı ve hiç pişmanlık da duymadım sonrasında.

 

Yaşamdaki çok önemli kararlarımızdan birisi meslek seçimi. Aşk gibi bir şey yaşanan, eğer gerçek anlamda gönlümüzün aktığı bir mesleği seçtiysek eğer, hobimiz mesleğimiz olduysa. Bu konudaki tavsiyem gençlere kendilerini iyi tanısınlar ve neyi sevdiklerine doğru karar versinler. Ardından da yüreklerinin götürdüğü yere gitme cesareti geliyor elbette.

 

Son olarak yaptığınız işler konusunda bilgi verir misiniz?

 

Davranış Bilimleri çok geniş bir alan. İnsanın içine girdiği pek çok konuyla ilgileniyor Davranış Bilimler normal olarak. Amaç, insanı daha kaliteli bir hayat yaşayacağı ve yaşatacağı noktaya getirmek. Bunu gerçekleştirebilmek için ise hani bir tamircinin alet takımı ne ise bir Davranış Bilimleri uzmanı ya da danışmanının da bildiği, yetkin olduğu ekoller de öyle. Kitabımın arkasında ve içinde sıralanan pek çok kısaltma da işte o ekollerden bazılarını bizlere taşıyor. Mesela TLT, “Time Line Theraphy”nin yani Zaman Çizgisi Terapisi’nin kısaltması, ya da DHE, “Design Human Engineering”in yani İnsan tasarım Mühendisliği’nin kısaltması.

 

Benim yapmakta olduğum iş de bu ekolleri ve Davranış Bilimleri bilgilerini kullanarak eğitimlerle, atölye çalışmalarıyla, koçluklarla (Yönetim Geliştirme Koçluğu, Zihin Koçluğu, Yaşam Koçluğu gibi) ve performans akademisyenliği ile kişilerin daha iyiye, daha arzu edilene ulaşmalarını sağlamak. Kişilerin meslek alanları, yaşları, ilgi alanları, ve beklentileri birbirinden farklı olabiliyor. Önemli olan, kişiyi doğru çözümlemek, kendine doğru çözümletmek ve gelişim yollarını doğru biçimde ve zamanlamayla açmak. Sonrasın da ise bana sonuçları gözlemleyip, bu işin duygusal hazzını yaşamak kalıyor… 

 

Madem Öyle Pollyanna, Çınar Yayınları, 1. Basım Ocak 2006

 

Evrensel Kitap Mayıs 2006

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

1 yorum yazılmıştır

Yazan:noneahmet | Tarih: 5/10/2007
Konu: mrb

blogun çok güzel.bloguma beklerim

Bağlantı » »

« Önceki :: Sonraki »