29 05 2013

Türkiye Solu, Kürt Solu ve Yolun Sonu / Levent Yakış

 

 Yüzeyde tanık olduğumuz bütün bu gerilim ve çekişmeye rağmen bu iki aktör, AKP ve PKK, bütün kritik tarihsel eşiklerde doğrudan ya da dolaylı yoldan birbirlerini besleyip güçlendiren bir tutum takınmaktan geri durmadılar. Türkiye’nin son on yılını ABD ile birlikte bu örtülü (derin!) ittifak biçimlendirdi dersek, abartmış olmayız. Bugün çözüm süreciyle gerçekleşen, bu örtülü dayanışmanın alenileştirilmesidir. Artık, aralarındaki çelişkiler iyice geri plana çekilmiştir.

27.05.2013

Sosyalist Kürtlerin Türkiye sosyalist solunun ana akımlarından koparak Kürt Solu adı verilen ayrı örgütlenmelere yönelmelerinin tarihi 70’li yıllara dek geri gider. Bu kopuşun nedenleri ve devrimci mücadeleye etkileri sol saflarda çok tartışılmıştır. Ancak, ayrılıktan esas olarak Türkiye solunun sorumlu olduğu;Türk sosyalistlerin Kemalizmin etkisinde kalarak Kürtlerden gelen taleplere duyarsız kalmasının ayrılığı zorunlu kıldığı tezi bugün neredeyse genel geçer kabul görmektedir.

Oysa, bu tez, özellikle kopuşun gerçekleştiği 70’li yıllar baz alındığında gerçekliğe uygun düşmemektedir. Kuşkusuz, daha önceki dönemlerde, hatta 60’lı yıllara dek Türkiye solunun Kürt meselesinde bariz bir suskunluk içinde bulunduğunu hepimiz biliyoruz ama 60’lı yıllardan itibaren bu ketum tutum hızla terk edilmiştir.

 

TARİHSEL SÜREÇ İÇİNDE SUSKUNLUĞUN NEDENLERİ

Cumhuriyetin kuruluş döneminde gerçekleşen Kürt isyanları karşısında sosyalist solun sessiz kalması hatta devletten yana bir tutum takınmasında, solun Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş şartlarına ve kurucu ilkelerine dönük duygu ve düşüncelerinin önemli bir rolü vardır. Sosyalistler çürümekte olan gerici, feodal imparatorluğun enkazı içinden doğmuş ve emperyalizme karşı verilen bağımsızlık mücadelesiyle kendini var etmiş bu devleti Kürtlere hatta bizatihi sosyalistlere karşı takındığı baskıcı tutuma rağmen tarihsel açıdan ilerici bir adım olarak görmüş ve olumlamışlardır.

Kuruluş süreci, bağımsızlıkçı öze sahip bir burjuva demokratik devrimiydi. Yukarıdan aşağıya doğru Jakoben bir tarzda örgütlenen ve hızla uygulamaya sokulan bu modernleşme hamlesi daha başından itibaren çok geniş bir skalaya yayılmış bir dizi sınıfsal, toplumsal, kültürel tepkiyle karşı karşıya kaldı.

Örneğin, yeni kurulan Cumhuriyetin bir yönetim ilkesi olarak laikliği benimsemesi, hem politik hem toplumsal düzlemde dinin etkisini daraltacak bir pratiğe yönelmesi sınıfsal, toplumsal statüsü ne olursa olsun İslami duyarlılığı ağır basan her kesimin tepkisini çekiyordu.

Ama her şeyden önemlisi, Cumhuriyet, kapitalist modernleşmenin geriye doğru ittiği, kapitalizm geliştikçe güç kaybeden toplumsal, sınıfsal katmanların artan ölçüde tepkileriyle karşı karşıya kaldı.

Kürt isyanları bütün bu tepkilerin iç içe geçtiği, çok farklı talepleri aynı anda bünyesinde barındıran güçlü patlamalar halinde ortaya çıktı. Kürtlerin etnik temelli taleplerinin yanı sıra, kapitalist modernleşmenin güçten düşürdüğü sınıf ve katmanların, feodal bey ve ağaların, şeyhlerin, taşra esnafının hoşnutsuzluğunu da yansıtıyordu.

İşte, erken dönem Kürt isyanlarının bu özelliği, isyanlara önderlik edenlerin deklarasyonlarında bile Kürtlere yönelik taleplerle feodal gerici taleplerin, İslami tepkilerin iç içe geçmesi hatta vurgunun bu ikincilerde olması, dönemin sosyalistleri ve aydınları arasında isyanlara karşı olumsuz bir tutumu yaygın hale getirdi. Son olarak başta İngiltere dönemin emperyalist aktörlerinin Türkiye’ye ya da bölgenin geneline dönük hesaplarla giriştikleri kışkırtmaların Kürt isyanlarındaki katalizör etkisi, solun olumsuz tutumunu daha da pekiştirdi. Aynı olumsuz tutumun III. Enternasyonalin yaklaşımına da hakim olması benzer gerekçelerden kaynaklı olsa gerek.

Bütün bunlar aslında, Kürtlerin uluslaşma sürecinin henüz tamamlanmamış olmasıyla doğrudan ilgilidir. Kürt taleplerinin salt ulusçu bir formda dile gelmemesi, hatta bu yanın, bir dizi heterojen unsuru içeren farklı taleplerin gölgesinde kalması örneğin Şeyh Sait isyanında bile barizdir. Herkes bu isyanın bir Kürt isyanı olduğunu bilmektedir ancak, Şeyh Sait mahkemede yaptığı savunmasında Kürtlerin bağımsızlık davasını değil İslam davasını güttüklerini söyleyebilmektedir. Bu yalnızca yargılayan iktidar karşısında bir meşruiyet arayışı değildir; aynı zamanda kendi takipçileri nezdinde de bir meşruiyet arayışıdır. Adeta, isyan ancak İslami terimlerle dile geldiğinde meşruiyet kazanmaktadır.

İçinde bulunulan tarihsel süreç göz önüne alındığında bu da son derece doğaldır. Ulusçuluk o tarihte Türkler için bile henüz gelişme aşamasındadır. “Bile” diyorum, çünkü Türkler Osmanlı Devletinin merkezi topraklarında (Trakya ve Anadolu) hem baskın unsurdur hem de Kürtlere göre sosyo-ekonomik açıdan daha ileri bir konumdadır. Buna rağmen Türk ulusçuluğu tarih sahnesine oldukça geç çıkmıştır. Avrupa’da başlayıp Balkanlar’a yayılan ulusçuluk akımları Osmanlı sınırlarına ulaştığında önce imparatorluğun Hıristiyan halklarını etki altına alarak bu halklar nezdinde belli ölçülerde zaten varolan merkezkaç eğilimleri daha da güçlendirerek imparatorluğun çözülme sürecini hızlandırdılar. Çözülmenin engellenemeyeceği ve bir imparatorluk ideolojisi olarak Osmanlıcılığın çok dinli, çok uluslu yapıyı bir arada tutmada işlevselliğini yitirdiği açık hale geldiğinde imparatorluk bürokrasisinin elde kalanı korumak üzere sığındığı ilk liman Panislamizm oldu.

Osmanlıcılığın sonunu getiren Hıristiyan halkların ayaklanmasıysa Panislamizmin sonunu getiren de Anadolu dışındaki Müslüman halkların başkaldırısıdır. Geriye kalan son imparatorluk ideolojisi, Pantürkizm, Osmanlı sivil-asker bürokrasisinin daha dar bir halkasının ve birkaç kalburüstü ismi ayrı tutarsak daha alt katmanlarının itibar ettiği bir tarz-ı siyaset olarak uygulamaya sokulmuş ve başlar başlamaz da Enver Paşanın Sarıkamış faciası ve kısa süren Kafkasya macerasıyla hızlı bir yenilgiye uğramıştır.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş süreci işte bu üç tarz-ı siyasetin uygulamada karşılaştığı engelleri, yarattığı sorunları yakından gözlemlemiş, bu konuda bilgi ve birikim sahibi kadroların inisiyatifinde gelişmiştir. Kurucu kadrolar birkaç asra yayılan geri çekilme ve yenilgiler dizisinin son aşamasında öne çıkmışlar ve kendilerini sarmalayan endişe, korku ve hayal kırıklıklarını kuruluş sürecine olduğu gibi yansıtmışlardır.

Örneğin, kurucu kadroların mutabakatını yansıtan misakı milli, üç tarzı siyasetin işaret ettiği ve her biri farklı coğrafyalara doğru esneyip uzasalar da sonuçta birer imparatorluğa tekabül eden sınırlardan çok daha geriye, elde edilebilir ve ele tutulabilir sınırlara geri çekilişin bir ifadesidir aynı zamanda. Bu kabullenilmiştir ama metazori kabulleniş elde kalanı korumaya dönük çok güçlü duygulara da kaynaklık etmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti’nin ulus devlet olarak kurgulanmasında bu duygular başat rol oynamışlardır. Çöküş süreci, özellikle Balkan Savaşları, imkanları ne denli kısıtlı olursa olsun ulus tarifi üzerinden homojenleşmiş toplulukların bir imparatorluk karşısında bile son derece dirençli olabileceklerini göstermiş ve bu da kurucu kadroların, uluslar arası ilişkilerin çatışmalı bir seyir izlediği o günün konjonktüründe hasım devletlerin içinden sızıp yıkıcı, dağıtıcı etkiler üretebileceği etnik, dinsel ayrım çizgilerini silikleştirecek toplumu bu yönde homojenleştirecek tarifleri kolayca benimsemelerine neden olmuştur.

Tarif Türklük üzerinden yapılmıştır. Bu üç tarzı siyasetin ilk ikisine yani, Osmanlıcılığa ve Panislamizm’e bir tepkidir ve gerçekten bunlarla çelişir; sonuncusuyla, Pantürkizm’le ise tam örtüşmez ama kapıyı bu yönde açık bırakır.

Türk ulusçuluğunun Anadolu’da ön alması Kürt ulusçuluğunu daha da geriye itecektir. Başarısız kalan bir dizi isyanın ardından Kürt ulusçuluğunun uzunca sayılabilecek bir dönem boyunca sessizliğe büründüğünü görüyoruz. II. Dünya savaşı sonrasına dek uzanan bu sessizliği bozan, Türkiye sınırları dışında gerçekleşmiş iki önemli gelişmedir. İlki, İran’da kısa bir süre yaşamış da olsa bir Kürt devletinin (Mahabat Cumhuriyeti) kurulması, diğeri ise Irak’ta Barzani merkezli Kürt başkaldırısının mesafe katetmesidir. Bunlar Türkiye’deki Kürt ulusçuluğunun en azından fikri düzeyde yeniden canlanmasını sağladılar. Gelişen Kürt ulusçuluğu kendisini önce Türkiye soluna ve ardından uzunca bir gecikmeyle Türkiye sağına kabul ettirecektir.

Kürt taleplerini içselleştirmede Türkiye solunun ön almasında 60’lı yılların düşünce iklimi başat bir rol oynadı.   

60’lı Yıllar

Bu dönemin hemen başlarında sol faaliyetin hem entelektüel anlamda hem de örgütlenme boyutunda olağan üstü canlandığını görüyoruz. Bunda dünya çapında yükselen sol dalganın etkisi olduğu kadar 27 Mayıs müdahalesini takip eden nispi demokratik iklimin etkisi de belirgindir. Böylece, o güne dek son derece sınırlı bir azınlığın bilgisine açık olan Marksist literatür çeviriler veya özgün eserler yoluyla; dergi, kitap vb. mantar gibi biten yayınlar aracılığıyla çok daha geniş bir kitlenin erişimine sunulmuştur. Türkiye’nin ve Dünya’nın meselelerine sosyalist yaklaşım, bu dönemde, çok geniş bir alanda, parti, dernek binalarından, okul kantinlerine uzanan çok farklı mekânlarda gerçekleşen katılımı yüksek toplantıların, panel, forum ve tartışmaların ana konusu haline gelmiştir.

Dolayısıyla, ulusların kendi kadrini tayin hakkına Marksist bakışın da yaygınlaştığı bu dönem boyunca eski ketum tutum hızla terk edilmiştir. Bu konuda öncülüğü TİP yapmış ve gençlik liderlerinin inisiyatifinde kurulan THKP-C, THKO ve TİKKO açılan bu yoldan yürümeye devam etmiştir.

Ancak, en az bu genel entelektüel iklim kadar önemli bir diğer faktör de Kürtlerden gelen hak ve özgürlük taleplerinin artık gerici, feodal unsurlar tarafından değil ilk kez devrimci saflarda yer alan Kürtler tarafından dile getiriliyor olmasıdır. Devrimci mücadelenin kendi saflarından, içeriden gelen bu eleştiriler ve talepler, Kürt meselesinde ön yargıların yıkılmasını son derece kolaylaştırmıştır.

12 Mart’a gelirken hemen bütün devrimci örgütler Kürt taleplerini hızla içselleştiriyordu. Darbe bu süreci daha da pekiştirdi. Darbenin faşist uygulamaları, Türkiye solunun, Cumhuriyetin kuruluş paradigması Kemalizm’e yönelik azalan ilgisini ve sempatisini iyice köreltti. Hatta solun önemli bir bölümü açısından yaşanan tam bir kopuştu. 70’li yıllarda Kürtlerin bütün talepleri, ayrı devlet kurma hakkı dahil meşru bulunuyordu.

 

KÜRT SOSYALİSTLER TÜRK SOLUNDAN NEDEN KOPTU?

Demek ki, ayrılığa gerekçe olarak, Türk Solunun ketum tutumu belli bir tarihsel dönem için açıklayıcı olabilirdi; ancak kopuşun o dönemlerde değil de Türkiye Solunun Kürt taleplerini en fazla sahiplendiği dönemde gerçekleşmiş olması bu olasılığı kendiliğinden geçersiz kılmaktadır.

Aynı şekilde, 70’li yılların sol içi tartışma başlıkları da ayrılığa bir gerekçe oluşturamazdı. Sosyalist Devrim mi Demokratik Devrim mi; silahlı mücadele mi, barışçıl mücadele mi vb. ikilemler ya da uluslar arası sosyalist hareketi parçalayan SSCB-Çin kutuplaşmasında birinden veya diğerinden yana olmak gibi farklı yaklaşımlar Türkiye solunu böldüğü kadar Kürt solunu da kendi içinde bölüyordu. İşin esası, Türkiye Solunun ana akımlarından kopan Kürtler kurdukları kendi örgütlerinde geldikleri ekolün ana ideolojik tutumunu aynen sürdürüyorlardı; elbette artık bir Kürt örgütü olarak.

Sadede gelirsek, ayrılığın tek nedeni bağımsız bir Kürt devleti kurma arzusudur. Bu arzuyu taşıyan Kürtler ayrı örgütlenmeye mecburdular. Kendini bağımsız Kürt devletiyle sınırlayan ya da öncelikle bunu esas alan bir kavrayış, Türkiye’nin bütününü gözeten devrimci bir kavrayışla organik bir bütün oluşturamazdı. Çünkü, bunların her biri yöneldikleri hedefin (Türkiye Devrimi veya Bağımsız Kürdistan ya da Bağımsız Birleşik Kürdistan) kapsadığı coğrafyanın genel durumunu, sosyo-ekonomik koşullarını, toplumsal sınıfsal ilişkilerini baz alan bir devrim tasavvuruna, bunun koşulladığı ittifaklar sistemine, örgütlenme modeline, mücadele metotlarına gereksinim duyacaklardı.

Türkiye solu ortak örgütlenmeyi, Kürt solu ayrı örgütlenmeyi savunurken öne sürdükleri gerekçeler ne olursa olsun (nitekim, gerekçe üretiminde kimse diğerinden geri kalmamıştır) taraflar apaçık ya da sezgisel biçimde şu gerçeği kavramışlardır ki, ayrı örgütlenmeyle işe başlamak ayrı bir devlete götürecekti ortak örgütlenme ise ortak bir devleti daha mümkün kılacaktı.

Herkes önce bu konuda tercihini yaptı, sonra bu ilk tercihini rasyonalize edecek gerekçe üretimine girişti. Türkiye Solu, ne gerekçe üretirse üretsin, Kürtlerin ayrı bir devlet kurma hakkını hiçbir şerh koymadan bir postulat gibi kabul etti; ama ortaklaşa mücadele ile kurulacak sosyalist devlette Kürtlerin tercihini ayrılıktan yana yapmayacaklarını umut etti. Kürt solu ise daha başından, bağımsız bir devlet hedefine kitlenmiş Kürtleri bünyesinde barındırıyordu. Elbette, Türkiye’deki devrimci mücadeleye saygı duyuyorlar ve olumluyorlardı. Söz konusu mücadelenin nihayetinde mevcut statükoyu dağıtarak Kürt bağımsızlığı için alan açacağını ya da en azından devrimcilerin çekim alanına giren kitlelerin Kürt bağımsızlığını kabullenmede daha az sorun yaşayacağını varsayıyorlardı.

Bu hatlar arasındaki ilişki elbette bir karşıtlık ilişkisi olmak zorunda değildi, nitekim olmamıştır da… Ama dışsal bir ilişkiydi; konjonktürün gerekli kıldığı yan yana gelişleri, taktiksel ortaklıkları, ittifakları içeren ama stratejik olarak apayrı hedeflere yönelmiş dışsal bir ilişki…

 

SOSYLİST KÜRTLER NEDEN AYRILIKÇIYDI?

Aslında gerçekleşen, sosyalist Kürtlerin zamanla ayrılıkçı çizgiye kayması değil, ayrılıkçı Kürtlerin sosyalizme doğru kaymasıdır. Bunda içinde bulunulan tarihsel dönemin uluslar arası şartları başat bir rol oynamıştır. Bilindiği gibi, sözünü ettiğimiz 60’lı, 70’li yıllarda Dünyanın iki kutup ekseninde parçalanmışlığı hala devam ediyordu. ABD’nin başını çektiği Batı Bloğunda (Kapitalist Blok) ya da SSCB’nin başını çektiği Doğu Bloğunda (Sosyalist Blok) patlak veren ayrılıkçı kalkışmalar neredeyse kendiliğinden başkaldırdığı devletin bağlı bulunduğu Bloğun egemen söylemini karşısına alıyor ve çoğu kez de karşı Bloğun desteğini arkasına alıyordu.

O dönemde, kapitalist bloğun bağımlı ülkelerinde emperyalist çıkarlara uygun biçimde şekillenmiş statükoyu karşısına alan bütün muhalif hareketler; toplumsal, sınıfsal hatta ulusçu hareketler zamanla sosyalizmin etki alanına doğru çekiliyorlardı. Sosyalizm çağın ana muhalif söylemiydi. ABD’yle veya Kapitalist Bloğun genel çıkarlarıyla çelişen, sistemi riske edecek bütün tepki hareketlerini cezbediyor, kavramsal olarak besliyor ve kendi söylemine doğru eğiyordu.

Türkiye’de yaşanan da büyük ölçüde buydu. Türkiye iki blok arasındaki rekabetin en keskin olduğu sınır hattında Batı Bloğunun bir cephe ülkesi olarak yerini almıştı. Dolayısıyla, Türkiye gibi bir ülkede ayrılıkçı bir kalkışma kendiliğinden, emperyalizm lehine oluşmuş mevcut statükoyu dağıtmayı göze almak zorunaydı. Bunun tek istisnası doğrudan emperyalizmin inisiyatifinde gerçekleşecek kontrollü bir parçalanma ya da federasyonlaşmadır ki, Soğuk Savaş dönemi için emperyalizmin Türkiye nezdinde bu türden bir yaklaşımının olmadığını ya da en azından bunu güncelleştirmeyi zamansız bulduğunu söyleyebiliriz.

Sonuçta, nasıl ki Kıbrıs olayları ve bu vesileyle ABD başkanı Johnson’un İnönü’ye gönderdiği onur kırıcı mektup, Afyon ekim yasağı dayatması vb. gelişmeler Türkiye’deki milliyetçi diyebileceğimiz tepkileri anti- Amerikancılık üzerinden sosyalizme taşımış ve Türkiye solunu o güne dek görülmemiş biçimde kitselleştirmişse, Türkiye’de mevcut statükoyu dağıtıcı özelliğe sahip Kürt milliyetçiliği de Kürt sosyalizmini kitleselleştirmişti.

Geçmişten devralınan ayrılıkçı sağcı yapılanmalar ve 50’li yıllardan itibaren güç toplayan Barzanici yapılanmalar 70’li yıllarda hızla tasfiye olurken, Kürt ayrılıkçılığı Türkiye’de sol bir zeminde tutunmuş ve kendini ifade edebileceği en uygun ideolojik-politik dili sosyalizmde bulmuştur. Elbette bundan bütün sosyalist Kürtlerin ayrılıkçı olduğu sonucu çıkmaz. Hatta o dönemde, Kürt sosyalistlerin ağırlıklı bölümü Türkiye solunun ana akımları içinde mücadeleye devam ettiler; yine de ayrılıkçılık zamanla Kürt sosyalizmini besleyen en önemli damar haline geldi. Bu da, Kürt Soluna ait örgütlerin daha kuruluş aşamasındaki ayrılıkçı karakterin daha da katılaşmasına yol açtı.   

Ayrılıkçı bir itkiyle de olsa azımsanmayacak bir kitlenin sosyalizme doğru evrilmesi, faşistlerle olan çatışmaların bir iç savaş doğrultusunda derinleştiği 70’li yıllarda faşizme karşı mücadeleye güç kattı. Bu da ayrılıkçı düşüncelere karşı Türkiye Solundan gelebilecek muhtemel tepkileri önemli ölçüde törpüledi. Nedeni ne olursa olsun sol safları güçlendirme arzusu bütün diğer duygulara galebe çalıyordu. Yine de Kürt Solunun ezilen bir ulusun eşitlik talebinin meşruiyetine yaslanarak buradan ayrı bir devlet kurmanın meşruiyetine ve daha ötesi Birleşik Kürdistan’ın meşruiyetine kolayca uzanması yadırganıyordu.

Birleşik Kürdistan talebi en nihayetinde Kürtlerin birlikte yaşamak için esas olarak Kürtleri tercih etmesi demekti. Hadi, Türkiye’de yaşayan Kürtlerin birbirlerine olan ilgisi ve duygudaşlıklarını bir yere kadar anlayabiliyorduk; ezilen ulus olmaları, ortak bir dilin konuşulduğu, ortak bir kültürün paylaşıldığı belli bir coğrafyada Kürtten Kürde ilişkinin, hem toplumsal hem de iktisadi ilişkinin, Kürtlerle Türkler arasındaki ilişkiye ağır basması bu yöndeki yakınlıkları ve duyguları olağan kılıyordu. Ama Birleşik Kürdistan demek, Türkiyeli bir Kürdün Iraklı, Suriyeli, İranlı Kürtlere yalnızca Kürt oldukları için bir Türke olduğundan daha fazla yakınlık duyması demekti; işte bunu Türkiye Solu anlayamazdı.

Anlayamazdı çünkü, Türkiye Solu tarihsel koşullardan Kürt Solunun etkilediğinin tersi yönde etkileniyordu. Türkiye solunun Türkiye dışında yaşayan Türkçe konuşan halklara olan ilgisi nötr olmanın ötesinde olumsuzdu. Türkçe konuşan halklar esas olarak sosyalist devletlerin çatısı altında yaşıyorlardı. Buradaki etnik, ulus temelli tepkiler doğal olarak mevcut sosyalist rejimlere karşı patlak veriyor ve Kapitalist Blok tarafından örtülü, açık destek görüyordu. Türkiye’de dış Türkler davasının sahiplenicisi sağcılardı, onlar bu meseleyi öne çıkardıkça sol dış Türkler meselesinde daha da olumsuz duygulara bürünüyordu. Aynı dili konuştuğu başka coğrafyalarda yaşayan halklara yönelik bu türden olumsuz duygulara sahip solun, Kürtten Kürde yönelen sınırlar aşan ilgiyi olumlaması elbette beklenemezdi.
 

Burada bir parantez açıp eklersek; aradan geçen bunca yıldan sonra, dünya alt üst olup bütün bu nedenler ortadan kalkmışken baki kalanın yine aynı duygular olduğunu hayretle görüyorum. Birleşik Kürdistan’ın emperyalist statükoyu dağıtacağı gerekçesi de savunulamaz artık ama duygular yine aynı duygular, bu talebin sol bir talep olduğu inancı Kürtlerde hala yaygın biçimde sürüyor.

Türkçe konuşan halklarla Kürtlerin kurduğuna benzer bir duygudaşlık kurmak artık Sosyalist Bloktaki statükoyu emperyalizm lehine bozmak anlamına gelmiyor; ama Türk toplumları bu ülkenin Kürtlerine tercih etmek aklımızın ucundan bile geçmiyor. Yine de şövenist Türkiye solu yaftası boynumuzdan inmiyor; geçmişte de böyleydi şimdi de böyle; dünya değişiyor ama duygular garip biçimde baki kalıyor.

 

YENİ DÖNEM ve KÜRT SOLU

70’li yıllardan bugüne uzanan süreç iki önemli tarihsel olayın basıncı altında şekillendi; ilki, 12 Eylül 1980 faşist darbesi, Türkiye solunu fiziksel düzeyde çöküşe uğrattı. İkincisi 90’lı yılların başında sosyalist rejimlerin yıkılışı ise solu bu kez ideolojik açıdan kaosa sürükledi.

Bu iki olayın bileşik etkisi altında Türkiye solu önce kendine olan güvenini yitirdi. Fiziksel yenilgi, ideolojik kaos ve örgütsel-kurumsal hafızanın silinmesi, geçmişten devralınan ideolojik-politik reflekslerin yitirilmesi neticesinde sol, 90’lı yıllardan itibaren emperyalist siyasanın etkisine iyice açık hale geldi. Bu süreç hala aşılamamışken Türkiye solu önemli ölçüde kendi kanaat önderleri eliyle emperyalist siyasanın özgürlük ve demokrasi tanımına meftun edilip, PKK merkezli Kürt ulusal mücadelesinin yardımcı kuvveti haline dönüştürüldü.

Kürt solu ise aynı tarihsel dönemi farklı biçimde yaşadı. Öncelikle 80’li yılların sonuna geldiğimizde Kürt solunun ana gövde hareketi artık PKK’ydi. Diğer Kürt örgütleri arada geçen zaman zarfında büyük ölçüde tasfiyeye uğramışlardı. Bu tasfiyenin bir ayağı PKK’nin 12 Eylül darbesine dek diğer Kürt örgütlerine uyguladığı baskı ve şiddetle ilgilidir. Kürt soluna ait birçok örgütlü yapı bu baskının basıncı altında direnememiş ve dağılıp gitmişlerdir. Diğer ayağı ise, darbenin ardından birkaç yıl geçtikten sonra PKK’nın devlete karşı sağlam bir direniş hattı oluşturmasıdır. Bu direnişin prestiji, diğer Kürt örgütlenmelerinin toparlanmasına artık olanak vermemiştir.

PKK daha 12 Eylül darbesi gelmeden ve geldikten hemen sonra kadrolarının önemli bir bölümünü yurt dışına çıkarmış olması nedeniyle darbe rejiminin en fırtınalı dönemini nispeten az hasarla atlatmıştı. Daha sonra (1984) ses getiren eylemlerle geri döndüğünde arada geçen süreyi iyi değerlendirdiğinin ve yüksek düzeyli uzun soluklu bir mücadeleye hazırlandığının güçlü işaretini veriyordu.

PKK 90’lı yılları bu yükselen mücadele çizgisiyle karşıladı. Sosyalist rejimlerin çöktüğü dolayısıyla sosyalist sıfatının gözden düştüğü dönemde üzerindeki sosyalist kabuğu çıkarıp Kürt ulusçusu özünü koruyarak yoluna devam etti. İki kutuplu sistemin çözülmesinden kaynaklanan yeni jeo-politikten ise sonuna kadar yararlandı.

Soğuk savaş dönemine özgü bloklar arası rekabetin sona ermesi, ABD ve SSCB’nin kendi hegemonyaları altındaki devletlerin varolan sınırlarını korumaya dönük hassasiyetlerini önce gevşetti sonra tümüyle ortadan kaldırdı. Geçmişte değiştirilmesi yönünde atılacak bir adımın belki de dünya savaşına yol açacağı kimi sınırlar birçok örnekte geçişken hale geldiler, meşruiyetlerini kaybettiler.

Emperyalist devletlerin desteğini de arakasına alan etnik, ulusçu, dinsel başkaldırıların dört bir yanı sardığı, varolan sınırları parçaladığı, yeni devletlerin sahneye çıktığı bu yeni konjonktür PKK’ye mümbit bir ortam sunuyordu. Bu ortamdan, özellikle ABD’nin Irak’a saldırısı sonucu farklılaşan bölgesel koşullardan güç alan PKK hareketi inatçı ve gözükara mücadelesinin sonuçlarını devşirmekte gecikmedi.

Bugün geldiğimiz noktada PKK’ye endeksli Kürt hareketi yalnızca Kürtlerin çoğunluk olduğu bölgelerde değil Türkiye’nin genelinde diğer bütün sol örgütlere kıyasla bariz bir üstünlüğe sahiptir. Kitleleri seferber edebilme kapasitesiyle, militan gücü, mücadeleciliğiyle hemen her açıdan geçerli bu üstünlük sayesinde solun kümelendiği oda, dernek, demokratik kitle örgütleri vb. kurumsal, örgütsel yapılarda, solun ortak platformlarında belirleyici bir ağırlık oluşturmakta ve bütün bu yapıların eylemini ve söylemini kendi stratejisine hatta taktiksel ihtiyaçlarına göre eğip bükmektedir.

Bu asimetrik ilişki sonucu Türkiye solunun Kürtlerin çoğunluğu oluşturduğu iller bir yana batı illerindeki Kürtleri örgütleme yeteneği dahi fiili olarak sınırlanmıştır. Ki bu da ortak politik örgütlenme iddiasının düşünsel düzeyde dahi sürdürülmesini son derece zorlaştırmaktadır.

 

YOLUN SONU

İlk bakışta Kürt solu lehine gibi gözüken bu tablo aslında Kürt meselesinin sol bir perspektiften çözümüne dönük ortak bir öneriyi olanaksız hale getirdi. Çünkü, kabul edilebilir sol bir çözüm önerisi ancak Türkiye solunun saflarında birlikte mücadele eden Kürtlerin ve Türklerin karşılıklı olarak birbirlerini etkileyip dengeledikleri eleştirel, özeleştirel bir tartışmanın nihayetinde şekillenebilirdi. Aşırılıkları törpüleyen ve herkesi makule doğru çeken bu tartışma aracılığıyla önce sosyalistlerin Kürdüyle Türküyle içine sindirip benimseyeceği ve ardından tüm topluma empoze edeceği ortak bir çözüm önerisi ortaya çıkabilirdi.

Bu başarılamamıştır. Bugünkü mevcut durumda solun ezici ağırlığı açısından sol bir çözüm, PKK’nin inisiyatifine ve insafına bırakılmış bir çözüm anlamına gelmektedir ki, böylesi bir çözüm aslında ne sol olabilir ne de toplumsal çoğunluğa benimsetilebilir.

Çünkü, Türkiye’deki Kürtler ve Türkler, ezici çoğunluğuyla, birlikte yaşamak istiyorlar; PKK ise, tersi yöndeki bütün demogojilere karşın, daha başından itibaren Birleşik Kürdistan’ı istiyor. Bu hedefle yola çıkmış, örgütlülüğünü ve merkezi hiyerarşisini bu hedefe göre dört bir parçada da yapılandırmış, Birleşik Kürdistan idealini kurumsal hafızasında daima canlı tutmuş bir örgütten bahsediyoruz.

Ne yazık ki, Türkiye solunun birlikte yaşamak isteyen Kürtleri dahi bu örgütün etki alanı dışına çıkarmaya ne takati ne de niyeti var.  Solun içinde bulunduğu psikolojik iklim, her şeyden önce özgüven yoksunluğu PKK’ye yönelik eleştirel bir tutumun uç verip güç kazanmasını engelliyor. Var olan sınırlı eleştiriler de sol saflarda PKK lehine oluşmuş asimetrik güç dengesi içinde kaybolup gidiyor. Meydan PKK’ye, hık deyicilerine ve karnından konuşanlara kalmış durumda.

Ayrı örgütlenme PKK’ye güç vermiş ama son tahlilde solun ortaklaşa kotaracağı kabul edilebilir bir çözüm önerisini de olanaksız hale getirmiştir. Bu nedenle Kürt meselesinde inisiyatif artık Türkiye sağına geçmiştir.

 

TÜRKİYE SAĞININ ÇÖZÜM ÖNERİSİ

AKP ile PKK arasındaki görüşme trafiğine bakıp sürecin bu iki aktör tarafından şekillendirildiği sonucuna varılmamalıdır. Elbette, PKK’nin onay vermediği bir çözüm, çözüm olmaktan çıkar; sözünü ettiğimiz, çözüme ilişkin mutabakatın önce Türkiye sağının kendi içinde gerçekleştiğidir. Daha doğrusu, Türkiye sağının Kürt ve Türk elitleri ABD’nin önerileri doğrultusunda birlikte vaziyet aldılar sonra da bunu (A. Öcalan’ı aracı kılarak) PKK’ye empoze ettiler.

Burada bir parantez açıp eklersek: A.Öcalan’ın ABD tarafından Türkiye’ye teslim edilmesinin arkasındaki sır da böylece açığa çıkıyor. Her şey bugünler içinmiş… A.Öcalan, teslim edilerek, SSCB (Rusya)-Suriye hattının inisiyatifinden çıkarılıp NATO hattının inisiyatifinde bugün oynayacağı role hazırlanmış!

Devam edelim. Türk ve Kürt elitlerin çıkarlarını sağ politik kulvarda temsil eden başlıca parti günümüzde AKP’dir. İslami temelli akımlardan süzülüp gelerek Türkiye sağının ana gövde partisi haline gelen AKP, öncelikle egemen sınıfların (Kürt ya da Türk) çıkarlarını bünyesinde toplayan bir koalisyon olma özelliğini taşıyor.

Sağcı Türklerin ve Kürtlerin ağırlıkla AKP’de, kısmen de Türkiye sağına ait diğer parti, örgüt vb. politik yapılarda birlikte faaliyette bulunmaları, ortak bir dünya görüşüne, amaç birliğine sahip olmaları tarafların birbirlerini ikna ederek ortak bir öneriye ulaşmalarını kolaylaştırdı. Bütün bu sağcı yapılanmaların, ABD emperyalizmiyle olan ve geçmişi yarım asrı aşan köklü ilişkisi ise, ikna sürecinin ABD önerileri doğrultusuna gelişmesini mümkün kıldı.

Peki, nedir bu sağcı çözüm?

İktisadi düzlemde, Türkiye’nin ve bütün bölgenin neo-liberal talana sınırsızca açılmasıdır.

Politik düzlemde, Türkiye’nin ve bütün bölgenin merkezi-politik birliğinin dağıtılmasıdır.

İdeolojik düzlemde, Amerikancı İslam’ın (ılımlı İslam!) hakim kılınmasıdır.

Bu çerçevede, Türkiye Cumhuriyeti Devleti merkezi politik birliğine (üniter devlet) son verilip gevşek örgülü bir idari yapıya (konfederasyon, özerk bölgeler vb.) dönüştürülürken, Türk ulusu kavramı da terk edilecek, ortaya çıkan boşluk İslamla (elbette ki Sünni İslam!) doldurulacaktır.

Yeni ortak payda Sünni İslam’ın, Türkiye’nin ve bütün bir bölgenin Türklerle Kürtlerini bir araya getireceği ve ortaya çıkan bu birliğin diğer Sünni halklar için de bir çekim merkezi olacağı varsayılmaktadır.Böylece, Türkiye’nin (her ne kadar adı artık Türkiye olmayacaksa da) gevşek örgülü eklentilerle dışa doğru genişlemesi, Kürt ve Türk elitlerine bölge zenginliklerini, özellikle su ve enerji kaynaklarını emperyalizmin yedeğinde ortaklaşa sömürme imkanı verecektir.

Türkiye sağının öneri ve beklentileri kısaca, bunlar. Perde arkasından gelişmeleri yönlendiren ABD açısından ise bu süreç ilk elde, kendini daha fazla hırpalamadan, emperyalist taleplere direnç gösteren Şii aksını Kürt ve Türk dinamizmini kullanarak baskı altında tutmaya, geriletmeye hizmet edecektir. Elbette, uzun vadede bu kez Türk ve Kürt dinamizmini birbirine karşı kullanarak bölge coğrafyasını daha da parçalı hale getirmeye… Öyle ki, emperyalist çıkarlar açısından tehdit oluşturabilecek, doğal kaynakların ve insan emeğinin emperyalist sömürüsüne ket vurabilecek, sınırlama getirebilecek herhangi bir devlet, özellikle kendine yeterlilik kapasitesi taşıyan bir devlet ayakta kalmasın.

ABD’nin çözüm sürecine dönük öneri ve beklentilerinin arka planında kısaca bunlar yer alıyor; davranışlarının ekonomi politiği neo-liberalizme, jeopolitiği ise Büyük Ortadoğu Projesi’ne uzanıyor. ABD’nin bu yöndeki girişimleri Türkiye’de olmasa bile bölgede giderek artan bir dirençle karşı karşıya. Bölge dinamiklerinin yanı sıra yükselen küresel aktörler Çin ve Rusya’nın artan direnci söz konusu.

Türkiye sağı (ne yazık ki, azımsanmayacak ölçüde Türkiye solu da) bu direncin değil, ABD merkezli emperyalist uygulamaların sağlam takipçisi olmayı ısrarla sürdürüyor. Türkiye sağının AKP dahil bütün akımlarının neo-liberal dayatmaları benimsediğini hemen söyleyelim. BOP’un nihai politik hedeflerine sonuna kadar bağlanıp bağlanmadıkları ise en azından kimi fraksiyonları açısından bir soru işareti gibi duruyor. Ama, özellikle AKP’yi oluşturan egemen koalisyonun emperyalizme yaslanıp ilerleyebileceği kadar ilerleyeceğini, çeliştiği noktada ise emperyalizm lehine geri adım atıp sadık müttefik konumunu ısrarla sürdüreceğini söylemek kehanet sayılmamalı.

 

PKK NEDEN SÜRECE DAHİL OLDU?

AKP’nin ABD ile paylaştığı bu sağcı perspektifin çözüm adı altında PKK tarafından benimsenmesi ilk elde garip gelebilir. Oysa, ortada garipsenecek bir durum yok. PKK merkezli Kürt siyasası her zaman kendi dar ulusçu hedeflerine en kolay yoldan ulaşmayı esas alır. Bu hedefleri solcularla, sosyalistlerle Türkiye’yi demokratikleştirerek elde edecekse ne ala; ama, emperyalist müdahale ve uygulamalar aynı sonucu daha kısa yoldan verecekse buna da eyvallah diyecektir.  

Nitekim, çoktan eyvallah demiştir. PKK, gerek ABD’yle ve gerekse bir proje partisi olarak kurulup iktidara taşınmasından bugüne AKP’yle teması hiç kesmedi, hatta belli ölçülerde dayanışma içinde oldu.

AKP ve PKK’nin apayrı kulvarlarda siyaset yapması ve nihai amaçlarının farklı farklı olması uyuşmazlıklara yol açtı kuşkusuz; zaman zaman çatışmalı seyir izleyen kavgalarına da tanık olduk. Yüzeyde tanık olduğumuz bütün bu gerilim ve çekişmeye rağmen bu iki aktör, AKP ve PKK, bütün kritik tarihsel eşiklerde doğrudan ya da dolaylı yoldan birbirlerini besleyip güçlendiren bir tutum takınmaktan geri durmadılar.

Türkiye’nin son on yılını ABD ile birlikte bu örtülü (derin!) ittifak biçimlendirdi dersek, abartmış olmayız.

Bugün çözüm süreciyle gerçekleşen, bu örtülü dayanışmanın alenileştirilmesidir. Artık, aralarındaki çelişkiler iyice geri plana çekilmiştir.

Çözüm süreci, aralarındaki çelişkiler uğruna birbirlerine karşı harcadıkları güç ve enerjiyi tümüyle serbest bırakarak, AKP ve PKK’ye, ortak hedefler doğrultusunda daha fazla yoğunlaşmaları için veya bu mümkün değilse, her birinin kendi öncelikleri doğrultusunda serbestçe yürümesi için fırsatlar sunuyor.

PKK için en önemli fırsat, çözüm süreci bağlamında olup bitenlerin bir yandan sınırları geçişken hale getirirken diğer yandan PKK üzerindeki baskıyı hafifletmesi ve PKK’ye gücünü, enerjisini nihai hedefine  (Birleşik Kürdistan!) en kolay yoldan ilerleyebileceği coğrafyalara aktarması için imkan sunmasıdır. Bu coğrafya, Aysel Tuğluk’un ifadesiyle “şimdi Suriye, daha sonra ise İran”dır. Sıralamanın emperyalist müdahalelerin aşamalarıyla paralellik arzettiğini burada not edelim.

Suriye ve İran’a (elbette, Lübnan’a, Ürdün’e Irak’a) yönelik emperyalist uygulamaların son derece kritik bir aşamasına geldiğimiz şu günlerde PKK içindeki tartışmaların aniden son bulmasına bu nedenle şaşmamak gerek. Çözüm sürecinin PKK pragmatizmi için bile hazmetmesi son derece zor kimi sağcı önermelerine yönelik itirazların artık pek dillendirilmemesi, birlikte görüntü vermekten hem PKK merkezli Kürt siyasasının hem de AKP’nin kaygı duymaması, bütün bölgenin kaderini belirleyecek hesaplaşma anının yaklaştığını, PKK’nin de bu hesaplaşmada ABD önerileri doğrultusunda AKP’yle birlikte apaçık vaziyet aldığını gösteriyor.

PKK’nin kendi içinden gelen sınırlı itirazların da çözüm sürecinin (bölge kaynaklarının ortaklaşa sömürüsünü amaçlayan) saf kapitalist mantığına yönelik olmaktan ziyade sürecin mezhebi eksenine (Sünni İslama) yönelik olduğu gözden kaçmıyor. Çözüm süreci, nihayetinde Sünni İslam’ın başlıca kaynaştırıcı rolünü oynayacağı gerici bir kurgudur. Laikliği bir yönetim ilkesi olarak peşinen dışlayan bu kurgunun mezhepsel karşıtı (“ötekisi”) Türkiye’de Alevilik, bölgede ise Şiiliktir. PKK’nin iç yapısında buna itiraz edecek bir damar mevcuttu ve nitekim bu itirazın şu veya bu ölçüde dillendirildiği bilinmekte.     

İşte, Paris cinayeti ve üniversitelerde bir ara yaygınlaşma emareleri gösteren Hizbullah saldırıları bu türden itirazları daha baştan baskılamaya dönük girişimler olarak ele alınmalı. İşin sopa kısmını, ABD merkezli tehditlerin yanı sıra bunlar oluşturuyor. Şimdilik sonuç alınmış gibi gözükse de, çözüm süreci bağlamında olup bitenler yeterince açıklığa kavuştuğunda ya da sürecin daha ileri açılımlarıyla karşı karşıya kalındığında PKK içinde ve gerekse Kürt siyasasının genelinde önemli kırılmaların yaşanacağını, itirazların gelişeceğini söyleyebiliriz. Bu da, Kürt solunun Türkiye soluyla mevcut ilişkisini ve Türkiye solunun kendi içindeki mevzilenmeleri köklü biçimde değiştirecektir. (www.anafikir.gen.tr)

 

Levent Yakış

Gerçekedebiyat.com

73
0
0
Yorum Yaz